111 Hz ·Bölüm 161 ·9 Aralık 2024 ·24 dk ·2.138 kelime

Hediyelerin İçinde Hangi Duygular Saklı?

Kutlamalar ve özel günlerin vazgeçilmez aktivitesi: hediye almak. Hediyeleşmenin genellikle karşıdaki kişiyi iyi hissettirmekle ilgili altruistik bir eylem olduğu düşünülür. Fakat araştırmalar, durumun bu kadar basit olmayabileceğini gösteriyor. Biz de 111 Hz'in bu bölümünde ve yılın en çok hediye alınan döneminde; kökeni devirler öncesine dayanan armağanlardan başlayıp hediyelerimizin aslında bize dair neler söylediğine doğru bir yolculuk yapıyoruz.

0:00

Ah, arkadaşlar burada mıydınız? Oldukça kafası karışık bir halde yakaladınız beni… Çok sevdiğim bir dostuma yeni yıl hediyesi almak için çıktığım yolda pes etmek üzereyim. Hatta uzunca bir süre hediye paketi, ambalaj kağıdı, kurdele falan görmesem iyi olacak. Gerçekten şu özel gün ve haftalar tam bir stres harbi… Binlerce seçenek, düşünülmesi gereken binlerce detay; ne sevilir, ne sevilmez… İşin içinden çıkamadığım gibi çok da yoruldum. Zaten neden böyle bir şeye kalkıştım hiç bilmiyorum. Kim nereden icat etmiş şu hediye alma ritüelini!

Bakın kafama takıldı bu soru şimdi... Biz neden hediye alıyoruz sahiden de? Yani bir isyan gibi söylemiyorum bunu, ama sizce de düşününce artık çok alışık olduğumuz bu hediyeleşme aktivitesinin ilginç bir yanı yok mu? Yani kendimiz için bir şey almak yerine, bir başkasına sürpriz yapmanın ardında yatan duygu ve düşünce ne olabilir? Kısacası tam da şu anda, yılın bu zamanında neden buradayım? En iyisi şu seçim yapma derdinden bir süreliğine sıyrılıp soruların peşine düşelim biraz da... Zira bu seçenekler denizinin içinden çıkmak bana iyi gelecek gibi görünüyor.

Evet arkadaşlaar, ben tabii vakit kaybetmeden hemen sıkı bir araştırmaya giriştim; ve gördüm ki hediye almanın kökeni oldukça eskiye dayanıyor. Hatta bu köken, neredeyse insanlık tarihiyle aynı yaşta diyebiliriz.

Hediyeleşmenin, tarih öncesi devirlerde bile farklı topluluklar arasında güven bağı oluşturmak için baş vurulan bir eylem olduğu düşünülüyor. İngiltere’nin Wiltshire kentinde, Neolitik döneme ait taştan bir anıt olan Stonehenge’in etrafından çıkarılan 38,000’den fazla hayvan kemiği de bu fikri destekler nitelikte. Çünkü araştırmacılara göre o dönemlerde kutlanan kış gündönümü ziyafetlerinden geriye kalmış bu kemikler; yiyecek bolluğunu, dolayısıyla bu hayvanların bir kısmının hediye olarak sunulmuş olabileceğini gösteriyor. Ama tabii ki zaman geçtikçe hediyeler temel ihtiyaçların ötesine geçip daha soyut anlamlar da ihtiva etmeye başlamış. Örneğin Antik Roma’da insanlar, yine kış mevsiminde birbirlerine sağlığın ve şansın tanrıçası Strenia’nın onuruna, onun bahçesinde yetiştiğine inandıkları defne ağacı dallarından hediye ederlermiş. Ağaç dalları, zamanla yerini üzerinde başlangıcın ve sonun tanrısı Janus’un basılı olduğu madeni paralara bırakmış. Her iki yüzü de geçmişi ve geleceği temsil edecek şekilde zıt yönlere bakan Janus’un adı, belki bazılarınıza tanıdık gelmiştir. Zira İngilizce’de Ocak ayı anlamına gelen January, ismini buradan alıyor. Geride kalan yılı hatırlamak, ama gelecek için de aynı coşku ve umudu taşıyabilmek… Böyle bakıldığında ağaç dalları da, madeni paralar da salt hallerinden çıkıp yepyeni anlamlar kazanıyorlar.

Hediyelerden bahsederken Antik Roma döneminin en popüler festivali olan Saturnalia’yı es geçmek olmaz tabii…

Kış gündönümlerinden ilhamla, tarım ve hasat tanrısı Saturn adına düzenlenen bu eğlenceler, yine Aralık ayında düzenlenirmiş. Partiler, ziyafetler, hediyeler vermenin yanı sıra sosyal normlar da bir süreliğine rafa kaldırılırmış… İşler ertelenir, efendiler hizmetçilerin yakasından düşer, toplumda hor görülen aktiviteler o dönemde hoş karşılanırmış. Hediyelerse şaka amaçlı eşyalardan ya da küçük balmumu figürlerinden oluşurmuş, çünkü arkadaşlar arasındaki samimiyeti böyle küçük hediyeler simgelermiş. Hatta pahalı hediyeler seçenlerin, deyim yerindeyse fazla kastığı düşünülürmüş. Kısacası burada esas amacın birlikte gülmek, eğlenmek ve mutlu bir anı paylaşmak olduğunu söyleyebiliriz. Hediyeler, eğlencenin odak noktası değil; yalnızca küçük bir parçasıymış anlayacağınız. Saturnalia’nın esintileri bugün dahi hissediliyor üstelik… Örneğin yılbaşında çam ağaçlarını süsleme geleneği ve ağaçların dibine büyük bir heyecanla yerleştirilen rengarenk paketler, festivaldeki hediyeleşme ruhunun bir devamı aslında…

Fakat Saturnalia’da hediyeler genellikle erkekler arasında verilir, kadınlar ve çocuklar bu etkinliğe nadiren katılırmış. Bu pürüzün de Aziz Nicholas’la beraber giderildiğini söylesek yanlış olmaz.

Çünkü yaşamına dair kısıtlı bilgiye rağmen hakkında pek çok mucizevi hikayenin bulunduğu tarihi bir figür olan Nicholas’ın, çocukların koruyucu azizliğini yaptığına ve ihtiyaç sahiplerine hediyeler getirdiğine inanılırmış. 4. yüzyılda Myra antik kentindeki zengin bir psikopos olduğu düşünülen ve mal varlığını ihtiyaç sahibi insanların iyiliği için kullanan bu kişinin hikayesi, haliyle başkalarını da iyilik yapmaya teşvik etmiş. Sonuç olarak 6 Aralık, Hristiyan Avrupa ülkelerinde Saint Nicholas Day ismiyle, çocuklara özel bir eğlence olarak kendisine yer bulmuş. Saint Nicholas… Santa Claus… Sizce de benzemiyor mu? Bu bir tesadüf değil arkadaşlar… Zira bu tarihi şahsiyet, modern zamanların Noel Baba konseptinin de çıkış noktası…

İşin ilginç tarafı; şimdilerde kışla ve karla kaplı ormanlarla özdeşleştirilen Noel Baba, bize genellikle yaz mevsimini hatırlatan bir şehrimizde yaşamış aslında... Myra Antik Kenti olarak geçen yer, bugün artık Antalya olarak biliniyor ve Aziz Nicholas’ın mezarı, halen pek çok farklı ülkeden ziyaretçiyi konuk ediyor.

Devam eden bu bağlılık ve hayranlığın yanı sıra Noel Baba’nın kalıcı bir figür haline gelmesi; hediye vermenin yücelttiğimiz, kalbimizde güzel duygular uyandıran bir eylem olduğunu da gösteriyor sanki. Hatta psikologlar bu durumu “warm glow of giving” olarak tanımlamış. Bir başkası için bir şeyler yaptığımızda; içimizde sıcak bir hissin belirdiğini ve bunun ışıltısının yüzümüze vurduğunu öne sürüyor bu konsept kısaca…

Arizona Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Jesicca Andrews-Hanna, başkaları için hediye almanın beynimiz tarafından bir ödül olarak algılandığını ifade ediyor. Birisine karşı sevgi ve şefkat duyguları beslediğimizde, o kişiyi iyi hissetirmek üzere bir motivasyon geliştiriyoruz. Çünkü yakınlık hissettiğimiz kişiyi bir başkası olarak değil; adeta kendimizden bir parça olarak görme eğilimindeyiz. Fakat şöyle bir şey var; aynı durum ters yönde de işliyor. Yani birisi için güzel bir şeyler yaptığımızda, o kişiye daha yakın hissediyoruz. Hem hediye alırken hem de hediyenin açılışını izlerken karşımızdaki kişinin perspektifine geçiyor, dolayısıyla o kişinin mutluluğuyla mutlu olabiliyoruz.

Hatta bu mutluluk ölçülmüş arkadaşlar… Evet, Zurich Üniversitesi’ndeki araştırmacılar oldukça dikkat çekici bir çalışma yürütmüş. Toplam 50 katılımcının her birine 100 dolar verilmiş ama grubun yarısından bu parayı kendilerine harcamaları istenirken diğer yarısına bir başkası için kullanmaları söylenmiş. Bir ay sonra yapılan görüntülemelerde, paralarını bir başkası için harcayan kişilerin beynindeki cömertlik ve zevkle ilişkilendirilen bölgelerde daha yoğun aktivite olduğu gözlemlenmiş. Üstelik bu kişiler, mutluluk ölçeklerinden de daha yüksek puanlar almışlar. Andrews-Hanna’ya göre hediye vermenin herhangi bir maddi ödül kazanmaktan farkı, aynı zamanda beynimizde oksitosin salgılanmasını sağlaması… Sonuç olarak “warm glow of giving” denilen o sıcak duygular, bu hormonla birlikte geliştirdiğimiz güven ve bağlılıkla yakından ilişkili… Öyle ki, hediye vermek başlı başına bir sevgi dili olarak bile konumlandırılmış.

Bilimsel anlamda dayanağı olmadığı gerekçesiyle akademik çevreler tarafından eleştiri yağmuruna tutulsa da, günümüzde yaygın olarak kullanılan “sevgi dili” kavramını ortaya atan “Five Love Languages” kitabının yazarı Gary Chapman, aynı zamanda eski bir din adamı. Mutlu bir aile yaşamı üzerine çalışmalar yürütürken pek çok farklı insanla görüşmeler yapmış ve bu görüşmelerden de beş tane sevgi dili olduğu sonucuna ulaşmış kendisi… Herkesin yer yer bu sevgi dillerinin hepsini konuştuğunu düşünse de, günün sonunda her birey için bir tanesinin ön plana çıktığını öne süren Chapman, bu dilleri de şöyle ayırıyor; kaliteli zaman, fiziksel yakınlık, onaylayıcı cümleler, hizmet davranışları ve son olarak… hediye almak ya da vermek.

Ona göre karşımızdaki kişiyle aynı dili konuştuğumuzda anlaşıldığımızı da hissediyoruz aslında… Sorunlarsa dillerimiz farklı olduğunda ortaya çıkıyor. Hediye alma sürecinin de kimi zaman içimizde sıcak duygular uyandırmak yerine kaygı ve stres yaratması da bu yüzden. İçsel ve dışsal çatışmalarımızın ardında, gerek hediyelere gerekse hediye alma eylemine yüklediğimiz bambaşka anlamlar yatıyor. Mesela-

Satıcı: Hah Barış Bey, mağazanın içinde sizi arıyorum dakikalardır… Sonunda bulabildim. Ne dersiniz, biraz düşünme şansınız oldu mu seçenekler arasında?

Off arkadaşlar, hediye tamamen çıkmış aklımdan… Hala da bir karar verebilmiş değilim zaten. Biz biraz ara verelim en iyisi… Hem ben de biraz daha zaman kazanmış olurum. Döndüğümüzde mağazadan farklı bir yerde buluşalım olur mu? Yeni bir soru yağmuruna tutulmak istemiyorum da…

Ohh arkadaşlar, mağazanın o basık atmosferinden çıkıp biraz oksijen almak iyi geldi cidden! Washington’da bulunan Smithsonian Ulusal Hayvanat Bahçesi’ndeyiz. Neden buradayız derseniz…

… tanıştırayım; Bao Li ve Qing Bao. Kendileri uzuuuun bir yolculuk yaparak, taa Çin’den geldiler buraya… Sebeb-i ziyaretleriyse, Panda Diplomasisi.

Evet, kulağa biraz ilginç geldiğinin farkındayım. Ama hiç merak etmeyin, açıklayacağım.

Panda Diplomasisi’nin tarihi çook eskilere dayanıyor. Endemik bir tür olan ve sadece Çin’de yetişen dev pandalar ABD’ye ilk olarak 1972’de, dönemin başkanı Richard Nixon’ın tarihi ziyaretinden sonra, iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirmek amacıyla hediye olarak gönderilmiş. Çin, ulusal bir hazine olarak gördüğü dev pandaları yüz yıllardır farklı topraklara aynı amaçla yolluyor. Günümüzde 20’den fazla ülkede en az 60 panda, uluslararası barışın bir simgesi olarak korunmaya devam ediyor ayrıca... 3 yaşındaki Bao Li ve ve Qing Bao arkadaşlarımız da, son zamanlarda pek de parlak dönemler geçirmeyen Çin ve ABD arası ilişkileri canlandırmak amacıyla, henüz bu yılın Ekim ayında Washington’a getirildiler.

Zor zamanlara rağmen ilişkilerin kopmaması temennisiyle hediye edilen pandalar, işler kötüye gittiğinde yine bir mesaj olarak geri istenebiliyor da üstelik… Verilen hediyenin geri alındığı nerede görülmüş diye soruyor olabilirsiniz, fakat Çin; ipler gerildiğinde, sert bir mesaj olarak bu kararı vermekten de geri durmamış. Yani arkadaşlar anlayacağınız, ülkeler arasında bile hediyeler farklı zamanlarda, farklı bağlamlarda bambaşka anlamlara sahip olabiliyor. Pandalar yeri geldiğinde huzuru, barışı ve sevgiyi, yeri geldiğinde özrü, teşekkürü, ama bazen de bir uyarıyı simgeliyor.

Bir hediye verirken ya da kabul ederken de aslında sadece o eşyayı değil; tüm bu alt mesajları ve beklentileri görüyoruz. Kelimelere dökülmeyen hisler, yaldızlı paketlerin içine konuluyor. Bu durum mutluluk kaynağı olabileceği gibi, kaygı ve strese de sebebiyet verebiliyor. UC Berkeley’de nörobilim profesörü olan Emiliana Simon-Thomas, özel bir etkinlikte bize hediye alınıp da bizim elimiz boş gelmemiz gibi tatsız bir durum yaşandığında ya da kendi hediyemizin eşit olmadığını düşündüğümüzde, beynimizin fiziksel acı noktalarında aktivasyon yaşandığını ifade etmiş. Yani sosyal anlamda duyduğumuz rahatsızlık, kendimizi yaraladığımızda deneyimlediğimiz bir acıya eş değer olabiliyor.

Dolayısıyla hediyeler, sadece onu verdiğimiz kişiyle değil; aslında bizimle ilgili. Hediyelerimiz bizim tahminlerimizi, korkularımızı, umutlarımızı; kendimize dair sahip olduğumuz ve de yaratmak istediğimiz algıyı yanısıtıyor. National University of Singapore’dan profesör Adelle Yang, bu kendimize odaklanma halini bir çeşit miyopa benzetmiş ve bazı örnekler sunmuş. Bunlardan biri de “tebessüm bekleme hipotezi” şeklinde çevirebileceğimiz “smile-seeking hypothesis”. Hediyeyi veren kişi olarak biz, karşıdakinin ihtiyacı yerine kendi arzularımız doğrultusunda seçimler yapabiliyoruz. Takdim anında en görkemli ve çekici görünecek, dolayısıyla karşıdan en büyük reaksiyonu alacak hediyelere yöneliyoruz.

Uzun yıllar yaşayacak mütevazi bir ev bitkisi yerine birkaç gün içinde solacak süslü bir çiçek buketi gibi… Üstelik hediyelerin bizimle olan bağlantısına dair örnekler bununla da bitmiyor…

Yang, kimi zaman hediyeyi aldığımız kişiye karşı bir imrenme dahi hissedebileceğimize dikkat çekmiş. Yani almayı düşündüğümüz hediyeyi o kadar beğeniyor, o kadar güzel buluyoruz ki; ister istemez bunu kendi sahip olduklarımızla kıyaslıyoruz. En sonunda kişiye o hediyeyi almaktan vazgeçmeye kadar gidebiliyor iş… Hatta sırf sevdiği bir yakınına karşı bu negatif hisleri duymaktan kaçındığı için daha düşük kalitede hediyeler tercih eden kişiler olduğunu ifade ediyor Yang. Belki de bu kişilerin, bir bakıma sevdiklerini kendilerinden koruduklarını söyleyebiliriz o halde… Ya da bahane yarattıklarını… öhöm, ama neyse…

West Virginia Üniversitesi’nden profesör Julian Givi, hediye almaya harcadığımız büyük mental enerjinin, aynı zamanda ayrıcalıklı ve eşsiz görülme arzumuzdan da kaynaklanabileceğini öne sürüyor. Herkesin hayran olduğu nadir bir koleksiyon ürününe sahipseniz örneğin, buna bayılacağını bildiğiniz bir arkadaşınıza aynısını almaktan kaçınabilirsiniz ona göre… Çünkü bu ürün, artık öylesine bir eşya olmaktan çıkmış; karakterinizin bir parçası ve tanımlayıcısı haline gelmiş oluyor. Günün sonunda arkadaşımıza duyduğumuz sevgi, özel olma arzumuzun gerisinde kalabiliyor. Oysa hediye vermenin, sadece karşıdaki kişiyi iyi hissettirmekle ilgili altruistik bir eylem olduğu düşünülür öyle değil mi?

Araştırmacılara göre durum bu kadar basit değil işte... Onlara göre hediyeleşmek, içinde nüanslar barındıran psikolojik bir ticari faaliyet. Yani bu süreçte, masaya kendi almak istediklerimizi de koyuyoruz. Fakat almak istediğimiz her zaman maddi bir karşılık değil. Kimi zaman hediye seçme becerimizle övünmek kimi zamansa bizim için değerli olduğunu düşündüğümüz kişiye, onu ne kadar tanıdığımızı gösterme şansını kaçırmamak önemli oluyor bizim için… Sonuç olarak bir beklentimiz olduğunu inkar edemeyiz. Sonuçta başkasının mutluluğuyla mutlu olmak da bir yanıyla kendi mutluluğumuzu aramak değil mi? Ya da hediyemizin beğenilmesi, aynı zamanda onaylanma ihtiyacımızı karşılamıyor mu? Ve tüm bunların sonunda daha çok sevilmek; daha da önemlisi, sevildiğimizi bilmek istemiyor muyuz?

Böyle bakıldığında hediye vermek nasıl da erdemli, iyi niyetli bir jest olmaktan çıkıp çıkar ilişkisine dayalı, bencilce bir eylem gibi duyuluyor… Hatta hediye almak keyifli bir şey olmaktan çıkıp adeta bir sınava evriliyor. İyi hediye alabilmek bir başarıya, kişiliğin değişmez bir özelliğine dönüşüyor resmen. Keza kötü hediye almak da aynı şekilde… Sorumluluk sahibi olmamakla, karşıdaki kişiyi yeteri kadar tanımamakla, yeteri kadar düşünmemekle veya sevmemekle itham edilebiliyoruz. Bu beklentileri içselleştirip aynı suçlamaları kendimize yönelttiğimizde de süreç işkence oluyor haliyle… Hediyeler, sessizce kimliğimizi tanımlayan; tıpkı içine girdikleri paketler misali bizi de kalıplara sokan veya başkalarını kalıplara sokmamızı sağlayan ürkütücü bir canavar gibi aleyhimize çalışıyor.

Bu yüzden hediye almak belki de her şey ve herkesten önce kendimizi tanımak, kendimizle bağ kurmak demek. Özel günler bizim için ne anlama geliyor, kalbimizde hangi tür duyguları açığa çıkarıyor, neler düşündürüyor sorgulamak; ilişkilerimize dürüstçe ve samimiyetle yaklaşabilmek gerek. Kendimizi yargılamadığımız ama aynı zamanda kandırmadığımız bir yerden, gerçekte neye özlem duyduğumuzu merak etmek… Biz kim olmayı arzuluyor, hangi deneyimleri arıyor, karşımızdaki kişiden ne görmeyi umuyoruz acaba? Sevgi mi, saygı mı; yakınlık mı, bağlılık mı? Birisi için hediye alıyoruz ama kendimize ne vermek istiyor, ya da neye ihtiyaç duyuyoruz? Sanırım bölümün başında ben de detaylara fazlaca kapılıp sürecin keyfinden kendimi mahrum bıraktım. Belki de biraz dinlenmeye, eğlenmeye ihtiyacım var. Belki de ben de farkında olmadan kendimi ve dostumu görünmez kalıpların içine soktum. Oysa eşyalar değil, onlara yüklenen anlam önemli olan… Onları sıradan objelerden bir hediyeye çeviren, kalbimizde yer edinmelerini sağlayan şey, kurduğumuz bağlar üzerinden kendimize ve hayata dair bulduğumuz yanıtlar aslında… Bu yüzden de hediye alma sürecimiz, bu yanıtları aradığımız bir yolculuk en nihayetinde. Ben de seçenekler denizini ve soru yağmurunu aşıp bu yolculuğa çıkmaya hazırım galiba…

The End

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (25)