111 Hz ·Bölüm 162 ·16 Aralık 2024 ·25 dk ·2.220 kelime

Başımıza Ne Gelirse Meraktan mı?

Ateşin bulunmasından dillerin oluşmasına, uzayın keşfinden internetin icadına... Her şeyi başlatan o şey, ilk kıvılcım, merak değilse nedir? 111 Hz'in bu bölümünde; bu podcastin de varlık sebebi diyebileceğimiz, sürekli kullandığımız ama üzerine pek fazla düşünmediğimiz bu duygumuzu anlamaya çalışıyoruz: Merak... Merak iyi midir yoksa kötü mü, tehlikeli bir duygu mudur yoksa faydalı mı? Merak etmemek mümkün mü? Peki insan neden merak eder, hiç düşündünüz mü?

0:00

Merhaba? Kimse var mı? Heeyyy!?

Bu feneri de iyi ki almışım yanıma, göz gözü görmüyor resmen. Eveet, sanırım içerde bizden başka kimse yok. Bu arada yine çok önemli bir işe girişmişken yakaladınız beni arkadaşlar. Yani en azından benim için önemli, çünkü aylardır beni meraklandıran bir konuyu çözmeye geldim bugün.

Bir dakika ama ya. Lafa sondan başladım değil mi? En baştan anlatayım en iyisi. Şimdi arkadaşlar ben kendime yeni bir yürüyüş rotası oluşturup düzenli yürüyüşe başladım aylar önce. Şehrin biraz dışında, çok güzel bir mahalleden de geçiyor yolum bu sırada. Birbirinden güzel evler, bahçeler falan. Ama bir tanesi var ki… Dikkat çekmemesi imkansız. Bir bahçenin içinde, iki katlı, böyle pembe panjurlu, şirin mi şirin bir ev… Yani eskiden öyleymiş belli ki… Şu an o halinden pek eser kalmamış, çünkü terk edilmiş, oldukça bakımsız ve üflesen yıkılacakmış gibi duruyor…

Biraz şu… Hani… Iıı… “Perili köşk” dedikleri tarzda bir ev yani işte. Mahalledeki herkese bunun olmayacağını anlatmaya çalıştım ama dinlemediler beni.

Herkes bu evin hayaletli olduğu, burada acayip canlıların yaşadığı, içeri girenin bir daha çıkamayacağı konusunda hemfikir. E ben de merak ettim tabii içerde ne var ne yok, bu söylentiler nerden çıktı diye. İşte bu akşam kimseye görünmeden girmeyi başardım sonunda.

Of amma da tozluymuş buralar. Senelerdir kimse girmemiş tabii…

Eveett, etrafa bakıyorum ama herhangi bir hayalet göremiyorum. Gerçi hayaletleri gözle görebi—-

Nereden geldi o ses?

Kimse var mı? Şey… Ben tehlikeli değilim, sadece merak ettiğim için geldim.

Neyse ya dışardan falan geldi heralde, kimse yok belli ki… Evet ne diyorduk? Heh evet, hayalet yok demiştim.

Tamam o zaman şuranın fotoğraflarını çekeyim de ben, soran olursa gösteririm kanıt olarak.

Hay aksi, şarjım bitmiş. Nasıl oldu bu ya?

Daha buraya girerken kapıda bakmıştım aslında, tamamen doluydu…

Kim var orda?

Offf noluyor ya? Eyvahhh!!!

Huuhh, arkadaşlar neyse ki son anda kaçmayı başardım. Gördünüz değil mi başıma gelenleri? Az kalsın ev tepeme yıkılıyordu. E boşuna demiyorlarmış demek ki buraya girilmez, giren de çıkamaz diye.

Ama benim şu merakım yok mu işte… Hayır bir kere de söyleneni kabul et ya, neden sorguluyorsun ki? Böyle giderse bir gün başıma bir şey gelecek ama bakalım ne zaman… Bununla ilgili çok güzel bir söz var zaten bilirsiniz; merak kediyi öldürür!

Yani diyor ki sus otur, merak etme, her şeye burnunu, sookkmaa…..

Ama… Yaniii… Şimdi düşününce bu biraz ağır bir laf olmuş sanki ya… Merak etmek bu kadar da kötü bir şey olamaz heralde, değil mi? Tamam bazen tehlikeli olabiliyor ama merak etmezsek nasıl öğreneceğiz ki? Bakın şimdi de bunu merak ettim işte: Merak iyi mi yoksa kötü mü? Tehlikeli mi yoksa faydalı mı? Gelin o zaman bu bölüm; sürekli kullandığımız ama üzerine çok da düşünmediğimiz, 111 Hz’in varlık sebebi diyebileceğimiz bu duygunun; merakımızın üzerine konuşalım.

Merakı kısaca; içsel bir dürtüyle bilgi arama davranışı olarak tanımlayabiliriz. Yani aslında bilinmeyeni anlama, anlamlandırma, keşfetme ve öğrenme ihtiyacımızın temelinde yatan şey, doğuştan sahip olduğumuz bu duygu. Yapılan çalışmalar merakın farklı türleri olduğunu da ortaya çıkarmış. Fakat temelde algısal ve epistemik merak olarak ikiye ayırmak mümkün bunları. Algısal merak; duyu organlarımızla algıladığımız, bilinmeyen, alışık olmadığımız ya da kafamızı karıştıran dış uyaranları bilme isteğimiz aslında. Beklenmedik bir ses duyduğumuzda bizi bu sesin kaynağını aramaya yönlendiren ya da gördüğümüz ama anlamlandıramadığımız bir nesnenin ne olduğunu öğrenmeye iten şey algısal merakımız yani. Merakın bu türünü en yoğun olarak yaşayanlarsa çocuklar tabii ki. Bilmedikleri bir dünya hakkında bilgi edinmek, öğrenmek için büyük bir istek duyuyorlar doğal olarak. Ardı arkası kesilmeyen o; “Bu ne? Niye? Neden? Tamam ama neden?” gibi sorularının sebebi de tam olarak bu. Epistemik meraksa bilgi edinme arzumuzun, entelektüel tatmin arayışımızın sebebi. Yani keşfetme ve öğrenme sürecinde ihtiyaç duyduğumuz o motivasyonun kaynağı diyebiliriz. 111 Hz’te bizi her bölüm oradan oraya sürükleyen, aklımıza takılan şeylerin peşinden gitmemizi, bilmediklerimizi öğrenmemizi sağlayan şey de bu zaten, epistemik merakımız.

Ama tabii yalnız değiliz. Merakına engel olamayıp yeni şeylerin peşinden koşan bizden başka insanlar da var... Hatta hadi gelin onlardan birini yakından tanıyalım.

Eveet, 1941 yılında İsviçre mühendis George de Mestral’in laboratuvarındayız. Biraz erken gelmişiz ama köpeğiyle yaptığı yürüyüşten dönmek üzere olmalı kendisi.

Derkeeeen, işte geldiler bile.

İşte George de Mestral’ın merakı bu soruyla ateşlendi. Orman yürüyüşü sırasında üzerlerine yapışan bu küçük, dikenli tohumları hemen mikroskop altında incelemeye başladı kendisi.

Yakından baktığında bu tohumların kanca benzeri çıkıntıları olduğu görmüştü Mestral. Belli ki kumaş ve tüy gibi yüzeylere yapışabilmesi de bu kancaların yüzeye tutunması sayesinde olabiliyordu.

Mestral bunu öğrenmekle yetinmedi tabi. Şimdi de doğada keşfettiği bu yapıdan gündelik hayatlarımızda yararlanıp yaralanamayacağımızı merak ediyordu. Bunun için 8 yıl sürecek detaylı bir çalışmaya başladı kendisi. Çeşitli çalışmalar ve denemeler sonucunda nihayet hayal ettiği şeyi buldu.

Evet, George de Mestral cırt cırtı bulmuştu. Bu icadına Velcro adını vererek tescilletti. İlk başlarda ne işe yaradığı çok da anlaşılmayan ve fazla rağbet görmeyen bu şeyler, 1960’larda NASA tarafından astronot kıyafetlerinde ve ekipmanlarında kullanılmaya başlanmasıyla birlikte her alana yayıldı. Şu an bir düşünün; ayakkabıdan kıyafetlere, bebek bezlerinden, medikal malzemelere kadar her alanda cırt cırtlar olmazsa olmaz.

Tek meraklımız Mestral değil elbette. Ziyaret edeceğimiz biri daha var.

Eveeettt, şu an 1960’ların başında, Tanzanya’daki Gombe Ulusal Parkındayız… Jane Goodall’ı bulacağız, o yüzden şempanzelerin yaşadığı alana doğru ilerlememiz gerekiyor. Bu sırada ben de biraz ondan bahsedeyim size.

Jane Goodall 26 yaşında, kariyerinin başında genç bir primatologken şempanzeler hakkında çalışmak için İngiltere’den kalkıp Tanzanya’ya gideceğini söylediğinde herkes ona delirmiş gözüyle bakmış. Ama o bunların hiç birine kulak asmamış tabii. Çünkü merak ediyormuş arkadaşlar... Çocukluğundan beri hem hayvanların dünyasına hem de okuduğu Tarzan hikayeleri sebebiyle Afrika’ya karşı büyük bir ilgisi varmış kendisinin. Seneler süren bu çalışması boyunca Goodall her gün sabahın erken saatlerinde Gombe Ulusal Parkına gelip sessizce oturmaya, şempanzeleri gözlemleyip notlar almaya ve onların kendisine alışmasını beklemeye başlamış.

Ve nihayetinde Batılı bilim insanlarının o güne kadarki ezberlerini sarsacak çok önemli şeyler keşfetmiş bu hayvanlar hakkında. İnsandan başka bir türün de alet yapıp avlanabildiğini, şempanzelerin kendilerine ait ilişki türleri ve farklı farklı kültürleri olduğuna dair pek çok hususu ilk kez ortaya çıkarmış Jane Goodall.

İşte şempanzelerin yaşam alanına oldukça yakın bir noktada oturuyor şu an. E buraya kadar gelmişken yanına gidip bir selam verelim kendisine değil mi?

Bir dakika bir dakika, bize mi bağırıyor onlar?

Yooook artık, buraya doğru koşuyorlar şimdi de!!!!! Tamam tamam… Sakin oluyoruz veee… Hemen buradan kaçıyoruz!!!

Huhhh… Arkadaşlar çok ucuz atlattık yalnız. Yani hata bende tabi… O kadar yaklaşmamam lazımdı. Neyse en iyisi biz şimdi kısa bir ara verelim de ben bir kendime geleyim. Sonra devam edelim.

Oh ara iyi geldi arkadaşlar, biraz toparladım kendimi. O halde devam edebiliriz. George de Mestral ve Jane Goodall’ın meraklarının sonucu yaptıkları keşiflerden bahsetmiştik değil mi? Sadece onlar da değil tabii ki. Galileo Galilei, Charles Darwin, Neil Armstrong ya da Albert Einstein… Tüm bu insanlar merak etmeseydi, meraklarının peşinden gitmeseydi, insanlık bugün olduğu yere gelebilir miydi sizce? Yeni şeyler keşfetmek ve ilerlemek için fitili ateşleyen şey bu işte; merak duygumuz… Zaten bu noktada da hayvanlardan ayrılıyoruz. Zira hayvanlar yalnızca beslenme, barınma ya da tehlikelerden korunma gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıyorlar bu duyguyu. Ancak biz insanlar buna ek olarak, sadece yeni şeyler öğrenmek için de merak ediyoruz. Yani -bölümün başında da bahsettiğimiz gibi- biz, algısal merakla birlikte epistemik bir meraka da sahibiz.

İyi ama neden? Tam olarak neden merak ediyoruz, neden hiçbir sebebi yokken yeni şeyler keşfetmek istiyoruz? Şimdi biraz bunun olası sebeplerine bakalım. Bunun için size Matthias Gruber’in 2014’te California Üniversitesinde gerçekleştirdiği bir deneyden bahsetmek istiyorum öncelikle.

Matthias Gruber ve arkadaşları bu deneyi üç aşamalı olarak tasarlamıştı. Öncelikle laboratuvara davet ettikleri deneklerin beyin aktivitelerini görüntüleyebilmek için onları fMRI makinasına bağladılar ve ilk aşama başladı.

Katılımcıların her birine daha önceden hazırladıkları bir dizi genel kültür sorusu yöneltildi araştırmacılar tarafından. Ardından sordukları her sorunun cevabını ne ölçüde merak ettiklerini derecelendirmelerini istediler. Ve bundan sonra ikinci aşamaya geçildi.

Bu aşamada soruların cevapları açıklanacaktı. Fakat deneklerin cevaplara ulaşmadan önce 14 saniye beklemeleri gerekiyordu. Araştırmacıların bunu yapma amaçları; katılımcıların merak ettikleri soruların cevaplarını öğrenmeyi beklerken beyin aktivitelerinde herhangi bir değişiklik olup olmayacağını tespit etmekti. Ayrıca araştırmacılar bu bekleyiş esnasında deneklerin her birine sorularla alakasız bazı yüzlerin fotoğraflarını da gösterip sonraki aşama için bunları hatırlamalarını istediler. Ve nihayet sıra, son aşamaya geldi.

Deneklere bir nevi hafıza testi uygulanan bu aşamaysa, katılımcıların merak ettikleri ve etmedikleri soruların cevaplarını hatırlamaları arasında herhangi bir fark olup olmadığını tespit edebilmek için kurgulanmıştı.

Böylelikle deney sona erdi. Fakat elde edilen veriler dikkate değer doğrusu.

fMRI sonuçlarına bakılınca merak duygusunun beynimizin iki ana merkezini etkilediği tespit edilmiş arkadaşlar. Bunlardan biri bellekten sorumlu olan hipokampüs bölgesi. Ve bu durum deneyin son aşamasında elde edilen verilerle de örtüşüyor. Son aşama hafıza testiydi biliyorsunuz. Burada yapılan hafıza testi sonuçları; deneklerin merak ettikleri soruların cevaplarını, merak etmediklerine oranla çok daha iyi hatırladığını ortaya çıkarmış.

Sadece bununla da kalmamış üstelik. Hatırlarsanız, ikinci aşamada deneklere cevaplar gösterilmeden hemen önce, sorularla alakasız bazı yüzlerin fotoğrafları gösterilip bunları hatırlamaları istenmişti. İşte hafıza testi sırasında deneklere bu yüzler de sorulmuş. Ve deneklerin, merak ettikleri soruların cevaplarını bekledikleri sırada gördükleri alakasız fotoğrafları çok daha iyi hatırladıkları görülmüş.

Yani bu demek oluyor ki, merak duygusu öğrenme ve hatırlama kapasitemizi ciddi şekilde arttırıyor arkadaşlar. Hatta merak o kadar güçlü bir motivasyon kaynağı ki, bu sırada karşımıza çıkan konuyla alakasız bilgileri dahi daha iyi öğreniyor ve daha iyi hatırlıyoruz. O sırada beynimiz önüne çıkan her şeyi adeta vakumluyor yani.

Pekiiiiii, şimdi gelelim bu deneyin diğer bir sonucuna… Merak ederken beynimizde tetiklenen ikinci bölge; ödül beklentisiyle ilgili olan kısım. fMRI sonuçlarına göre, beynimizin somut bir ödül beklerken aktive olan kısımlarıyla, merak ettiğimiz bir sorunun cevabını beklerken aktive olan bölgeleri aynı.

Yani şöyle düşünebilirsiniz; çok sevdiğimiz bir tatlının masamıza geldiğini gördüğümüzde ya da maaşımızın yatmasını beklerkenki hislerimizle merak ettiğimiz bir sorunun cevabına ulaşmaya çalışırkenki hislerimiz oldukça benzer. İçsel bir motivasyon olan merak, dışsal ve somut nitelikte olan ödüller kadar önemli yani zihnimiz için.

İşte merak sırasında böyle bir ödül beklentisine giren beynimiz; bu duygumuzu tatmin ettiğimizde, yani bilmek istediğimiz şeyi öğrendiğimizde ödülüne ulaşmış oluyor.

Ve tabi ödülünü alınca da hemen dopamin yani mutluluk hormonu salgılamaya başlıyor.

Tüm bu sürecin sonunda biz de kendimizi çok daha iyi ve çok daha mutlu hissediyoruz doğal olarak. Bu veriler “Neden merak ediyoruz?” sorusunun nörobiyolojik bir açıklamasını yapmış oluyor bize aslında. Merak ediyoruz; çünkü ödüle ulaşarak beynimizin daha fazla dopamin salgılamasını istiyoruz. Merak ediyoruz; çünkü daha iyi ve daha mutlu hissetmek istiyoruz.

Hatta aslına bakarsanız, bu durum neden bazı insanların daha meraklı olduğunu da kısmen açıklıyor bence. Zira her insanın dopamin duyarlılığı farklı olduğunu, bazı insanların mutlu hissetmek için daha fazla dopamine ihtiyaç duyduğunu göz önüne alırsak, merak seviyelerinin kişiden kişiye değişmesi de normal bu durumda. Fakat merak etmemizin sebebini sadece dopamine bağlamayan, farklı açılardan yaklaşan bilim insanları da var tabii.

Mesela ekonomi ve psikoloji profesörü George Loewenstein bunlardan biri. Loewenstein “Information Gap” yani “Bilgi Boşluğu” teorisinde; merakı ortaya çıkaran şeyin insan zihnindeki bilgi boşluğu olduğunu iddia etmiş. Bir kişi bir konuda bilgi eksiği olduğunu fark ettiğinde bir gerilim hisseder, adeta kaşıntıya benzer bir rahatsızlık duyar ve bu bilgi boşluğunu kapatmak için harekete geçerek eksik bilgiyi aramaya başlar diyor kendisi. İşte hissedilen bu gerilimi, bu rahatsızlık hissini de merak olarak tanımlıyor. Ayrıca Loewenstein, merak sonucunda bilgi edinip boşluğu tamamlayan kişinin bir ödül elde etmiş gibi hissedeceğini de belirtiyor bu teori kapsamında.

Bu insan zihninin yapısı göz önüne alındığında tutarlı bir teori. Zira beynimizin belirsizlik haliyle çok da iyi anlaşamadığı ortada. Pek çok uzman, bilinmez durumlarda olası tehlikelere karşı önlem alamayan beynimizin her şeyi tehdit olarak algıladığını ve bu durumun da üzerimizde büyük bir stres yarattığını ifade ediyor zaten. Dolayısıyla beynin bilmediği boşlukları doldurmak istemesi anlaşılabilir bir durum. Çocukların zihnindeki bilgi boşluklarının bir yetişkinden çok daha fazla olduğunu düşünürsek, neden bizden daha meraklı olduklarını da bu teoriye dayanarak açıklayabiliriz sanırım.

Bu duruma tersten bakarsak da, yaş aldıkça merakımızın azaldığını söylemek mümkün. Büyüdükçe bilgi dağarcığımızın ve tecrübemizin artması, ayrıca akıl yürütme becerimizin de gelişmesi sayesinde, etrafımızda olan biteni daha kolay algılıyoruz. Bu da algısal merakımızın düşmesine neden oluyor doğal olarak. Yine yaşla birlikte, yenilik arayışımız ve yeni şeyler deneme isteğimiz de azalma eğilimine giriyor. Bu da maalesef çevremizde olan bitene karşı duyarsızlaşmamıza, merak ve heyecan duygularımızın körelmesine yol açabiliyor. Epistemik merak açısından baktığımızda da durum benzer. Yapılan araştırmalar; ileri yaşlarda bilişsel kapasitenin azalması, yani zihinsel yeterliliğimizin düşmesiyle bağlantılı olarak merak duygusunun da azaltabileceğini göstermiş.

Ama durun, hemen öyle enseyi karartmaya gerek yok. Çünkü hiçbir şey için geç değil. Azalan merakımızı geri kazanmamız mümkün!

Biliyorsunuz ki beynimiz, her yaşta yeni sinirsel bağlantılar kurabilen ve mevcut bağlantıları yeniden organize edebilen yani değişen ve gelişen büyülü bir yapı. Yani beynimizin körelmesini engellemek, bilişsel kapasitemizin azalmasına mani olmak için öncelikle beynimizin nöroplastisitesini arttırmamız gerekiyor. Bunu başarabilmenin en önemli yoluysa; yeni şeyler denemekten korkmamak, sürekli sorgulamak ve yaptığımız şeyleri tekrar etmekten geçiyor. Yani aslında içimizde saklanan, derinlerde uyuyan o merak duygumuzu uyandırmamız, onun peşinden gidecek cesareti göstermemiz gerekiyor.

Merak duygusu sahip olduğumuz en büyük hazinelerden biri arkadaşlar. Medeniyetlerin gelişmesini, insanlığın bugünlere gelmesini sağlayan şey merak en temelinde… Ve eğer o olmasaydı; ne ateş bulunurdu, ne diller ortaya çıkardı, ne de şu anda ben size bunları anlatabiliyor olurdum. Sadece toplumsal da değil üstelik faydaları. Bireysel olarak baktığımızda da merak sayesinde hayat amacı belirleyebilmemiz, motivasyon bulmamız, kaygılarımızdan kurtulup daha mutlu hissetmemiz mümkün… O yüzden kaç yaşında olursak olalım merakımızı kaybetmemek oldukça önemli. Ve onu körelten en büyük tehlikelerin ezber bilgi ve konfor alanı olduğunu da unutmamak lazım… Bu sebeple mümkün mertebe bunlardan kaçındığımız bir hayat inşaa etmemiz gerekiyor kendimize. Ezber bilgi yerine sürekli sorgulamayı, okuyup araştırmayı tercih etmemiz; konfor alanı yerine yeni şeyler deneyecek, yeni keşiflerin peşinden koşacak cesareti göstermemiz gerekiyor.

Yani, merak kediyi öldürmez arkadaşlar; aksine, gerekli önlemleri alan kedi, merak sayesinde dünyasını genişletir.

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (10)