111 Hz ·Bölüm 159 ·25 Kasım 2024 ·24 dk ·1.825 kelime

Korku Katilidir Aklın

Frank Herbert tarafından yazılan ve 1965'te ilk kitabı yayınlanan Dune, çok derin ve etkileyici bir bilim kurgu destanı. Fakat Dune'u sadece bu sözlerle tanımlamak da haksızlık olur. Zira satır aralarına baktığınızda ekolojiden dinlere, psikolojiden politikaya kadar birçok kavramı etraflıca ele alıyor bu hikaye. İnsanın zihnini köreltebilen korku gibi duyguları da incelikle işliyor elbette. 111 Hz'in bu bölümünde bu hikayede çizilen haritayı takip ediyoruz. Dune’un felsefesi üzerinden korkularımızla yüzleşmenin yolunu arıyoruz.

0:00

> >

Okuyanlar hatırlayacaktır… Az önce duyduklarınız, Dune serisinin daha ilk sayfalarında okuduğumuz cümlelerdi. Paul Atreides’in içinden geçirdiği bir dua ya da bir telkin demek daha doğru olur sanırım… Paul bu cümleleri aklından geçirirken, bir Bene Gesserit rahibesi olan Gaius Helen Mohiam’ın testine maruz kalıyordu. Dışarıdan bakan biri için çok basit bir test gibiydi bu…

Paul sağ elini metal bir kutuya koyacak ve Gaius Helen ona söyleyene dek elini bu kutudan çıkartmayacaktı. Gayet kolay, değil mi?

Fakat bu, zayıf bir zihin için aşması son derece zor bir testti... Çünkü kutunun içinde en büyük korkuları ve endişeleri bekliyordu kişiyi. Sonsuz bir acı… Kelimenin tam anlamıyla bir ısdırap… Ancak fiziksel bir acı da değildi Paul’ün hissettiği. Bene Gesseritler insan duygularını ve psikolojisini manipüle etmekte uzman kişilerdir. Bir fikri aklınıza kolaylıkla yerleştirebilir, seslerini kullanarak düşüncelerinizi rahatlıkla değiştirebilirler. Tek bir sözleriyle, insanın sinirlerini uyarıp acı çekmelerini sağlayabilirler. Paul’ün de başa çıkması gereken esas şey buydu.

Tüm o akıl oyunlarına karşı koymalı, dirayetini korumalı, odaklanmalıydı.

Ama işte… Testin tek zorluğu bu da değildi. Hissettiği acı bir yana, soğuk kanlı da olmalıydı Paul.

Zira boynunun dibinde, rahibenin elinde tuttuğu Gom Cabbar’ın da soğukluğunu hissediyordu. Geri çekildiği an, iğnenin ucundaki zehrin etkisiyle ani bir ölüm karşılayabilirdi onu. Tam bir kapana kısılma anı…

Bir yanınızda aniden ölme ihtimali, diğer yanınızdaysa ıstırap…

Korkularıyla yüzleşmeliydi Paul. Onların geçip gitmesine izin vermeliydi… Korkunun aklını yenmesine müsaade edemezdi. Hayatta kalabilmek için tüm o acıya katlanmalı, zihnini ve vücudunu kontrol edebilmeliydi. Fakat her geçen saniye daha da artıyordu o acı. Daha da ve daha da…

Derkeeeen… Aniden elini kutudan çıkarmasını emretti Gaius Helen.

Sadece bir sözüyle Paul’ün duyduğu o korkunç ısdırabı sonlandırmıştı rahibe. Üstelik genç adamın kutudan çıkardığı elinde hiçbir yara izi de gözükmüyordu. Korku etrafından ve içinden geçip gitmiş, Paul testi geçmişti…

Tekrardan merhaba sevgili arkadaşlar. Biliyorum, biraz gergin bir giriş oldu... Bu bölüme ilham olan evrenin atmosferini size de hissettirerek başlamak istedim.

Takip edenlerinizin malumudur… Geçtiğimiz hafta HBO’nun yapımını üstlendiği isimli bir dizi başladı. Frank Herbert’in 1965’te yayınlanan ilk kitabındaki maceradan 10 bin yıl öncesini anlatan bu dizide, Bene Gesseritlerin hikayesinin köklerine iniyoruz. Eh konu Bene Gesseritler ve onların yöntemleri olunca, ben de Dune’u ve bu destanın altında yatan felsefeyi konuşalım istedim. Zira bu sadece bir bilimkurgu hikayesi değil. Satır aralarında ekolojiden dinlere, psikolojiden politikaya kadar birçok kavramı etraflıca ele alıyor Dune serisi. Üstelik bunu da soluksuz akıp giden bir macera ve harika bir hikaye anlatımıyla başarıyor. Öyle ki bilimkurgu yazınının ustalarından Arthur C. Clarke bile, Dune’un sadece Yüzüklerin Efendisi ile kıyaslanabileceğini söylemiş. Çok da haksız sayılmaz açıkçası. Sonuçta bugün milyonlarca hayranı olan Star Wars gibi uzay maceralarının ya da birçok süper kahraman filminin de ilhamını oluşturuyor bu kitaplar.

Ancak Dune’un etkilediği tek şey sinema ve edebiyat da değildi tabii ki. Dediğim gibi, birçok farklı duyguyu ve kavramı ele alan bir kitap serisi bu. Ki biz de bugün Dune’un felsefesi üzerinden korkularımızla yüzleşmenin yolunu arayacağız.

Korku… Genelde dış faktörlerden dolayı duyduğumuz bir histir, değil mi? Duyduğumuz bir ses ya da gördüğümüz bir gölge korkutur bizi mesela. Veya acı… Sadece fiziksel bir his olduğunu düşünmeye teşneyizdir… Fakat en büyük yanılgılarından biridir bu insanın. Esasında zihnimizde, kendi düşüncelerimizin etkisiyle yaşarız bu duyguların büyük bir kısmını. İç dünyamızda yarattığımız devasa bir çöl gezegeninde kaybolmamıza yol açar bu hislerin hepsi. Ama her zehrin bir panzehri de mevcuttur… Kaybolduğumuz o devasa çölü tıpkı Paul gibi aşmanın, hatta o çölü yeşertmenin de yolları vardır.

İşte 111 Hz’in bu bölümünde, o yolları bulmak için bir arayışa koyulacağız. Ve belki de burada konuştuklarımız, o çöllerden çıkmanın haritasını çizecek bize. Bunun için de önce korkunun tam olarak ne olduğunu bir anlamamız gerekiyor.

Korkuyu en basit şekilde, vücudun geri kalanına tehlike sinyalini hızla ileten bir his olarak tanımlayabiliriz.

Bir tehlike anı yaşandığında beynimizin amigdala bölgesi, savaş ya da kaç tepkisini vererek bu hissi tetikler. Ancak bu tehlikeleri atlattıkça, yani deneyim kazandıkça, beynimiz de bilişsel anlamda yüksek bir seviyeye erişir. Böylece korkuyu deneyimlerimize göre düzenleyebilir ve kontrol edebiliriz. Mesela bir korku filmi izlerken gerilsek de, kendimizi güvende hissettiğimiz için beynimiz savaş ya da kaç mekanizmasını devreye sokmaz. Fakaaat gerçek bir tehlike, yaşam tehdidi ya da bir bilinmezle karşı karşıya kaldığımızda, savaş ya da kaç tepkisi daha güçlü bir şekilde devreye girer. Bu da beynimizdeki bilişsel bölgenin inaktif hale gelmesini sağlayan bir etki oluşturuyor. Böylece beynimizin stratejik ve karmaşık düşünme yeteneğinden yoksun kalıyor.

Çocuk sağlığı ve nöroloji alanında çalışmalar yapan doktor Alison Escalente, bu tür bir korkunun gerçekten de “aklın katili” olabileceğini ifade ediyor. Zira ona göre korkunun etkisi altındayken daha çok vahşi bir hayvan gibi tepkiler veriyoruz. Bölümün en başındaki anı hatırlayın. Paul’ün gerçek bir insan olup olmadığını test etmeye çalışan Helen Mohiam, ona şöyle diyor kitapta: İşte bu da bizi diğer canlılardan ayıran bir özelliğimizi ön plana çıkarıyor. Duygularımızı -özellikle de korku gibi güçlü olanları- kontrol edebilmeyi öğrendiğimizde, başımıza gelen birçok sorunu aşabiliyoruz.

Escalente de buna vurgu yaparak, korkularla yüzleşme meselesine dikkatli bir şekilde yaklaşmamız gerektiğini ifade ediyor. Onun incelediği nörolojik ve modern psikoloji çalışmaları üzerinden yaptığı tespite göre biz olumsuz duygularımızdan kaçtıkça, zihnimiz onları daha güçlü hale getirme eğiliminde bulunuyor. Escalente bu eğilimin özellikle de kaygı ve korku gibi duygularda görüldüğünü söylüyor. Olumsuz duygularımızla ya da anılarımızla yüzleştiğimizde ve onları anlamaya çalıştığımızda daha mutlu hissedebildiğimizin de altını çiziyor. Ancak kendisinin bir uyarısı da var… Burada mevzubahis olumsuz duygu ve anılar, daha çok gündelik problemleri kapsıyor. Escalente, travmaya dayalı deneyimlerin mutlaka bir uzman eşliğinde ele alınması gerektiği de vurguluyor yani.

Peki korkularımızdan kurulup, zihnimizi özgür kılabilmek bu kadar kolay mı? Yani sadece korkularımızla yüzleşmemiz yeterli mi? Ne yazık ki bu o kadar da basit bir süreç değil arkadaşlar. Şimdi gelin tekrar hatırlayalım Paul’ün içinden geçirdiği sözcükleri… “ diyordu Atreides Hanedanı’nın prensi. İşte bu da zihnimizdeki çölden çıkabilmek için başka bir ipucu veriyor bize.

Bu ipucunun da izini süreceğiz elbette, fakat burada kısa bir ara verelim. Geri geldiğimizde kaldığımız yerden devam ederiz.

Eveet, nerede kalmıştık? “ sözünden yakaladığımız ipucunu takip edecektik, değil mi? Bu cümleden şunu çıkarabiliriz… Korkunun panzehirlerinden birisi de bilgi ve merak. Bunu da doğrudan Dune’u yaratan hikaye üzerinden anlatmak istiyorum size.

1950’lerin başı… O yıllarda Oregon sahilindeki devasa kum tepeleri, bölge için epey bir problem yaratıyordu. Rüzgarın da etkisiyle dağılan kumlar, sık sık yakınlardaki otoyolu tıkıyordu. Sırf bu yüzden birçok insan otoyolu kullanmaktan çekinip, yolunu dahi uzatıyordu. Fakat bu çözülmesi gereken bir problemdi. Bunun için de ABD Orman İdaresi bir deney istasyonu kurup çalışmalara başlamış, en nihayetinde bu devasa kum tepelerini nasıl kontrol altına alabileceklerini bulmuşlardı.

İşte Dune’un hikayesi de burada başlıyor. 1953’te, henüz 33 yaşında genç bir gazeteci olan Frank Herbert, çalıştığı dergi tarafından bu bölgeye gönderilmişti. Kendisinden ekolojik bir gözlem yapması ve kumulların nasıl kontrol alındığına dair bir makale yazması isteniyordu. Çölü andıran bu alanda uzun süre dolaşan ve yüzlerce fotoğraf çeken Herbert’ın kumullara olan merakı da her geçen gün artıyordu. Bu ilgisini de şöyle anlatıyor bir röportajında…

Ancak Herbert’in kumullara olan ilgisi zamanla ekolojik bir meraktan da öteye gitti. Oregon’da geçirdiği günlerde çöl anlatılarına da ilgi duymaya başlamıştı kendisi. Birçok dini ve mitolojik anlatının çöl coğrafyasında başladığını da burada fark etmişti hatta. Bölgedeki çalışması bittiğinde değil bir makale, kısa bir öyküye yetecek kadar bilgi biriktirmişti Herbert. Oregon’dan evine dönünce de dinmedi bu merakı. Öyle ki çölle ilgili iki yüzden fazla kitap okumuştu. Üstüne altı yıl boyunca Arapça bile çalışmıştı. Dile kolay, on iki yıllık bir araştırma sürecinden bahsediyoruz… İşte bu titiz çalışmanın sonucunda, 1965’te altı kitaplık Dune serisinin ilk romanını çıktı ortaya.

Bir zamanlar insanların yanından geçmeye dahi çekindiği o kum tepeleri, edebiyat tarihinin en nadide eserlerinden birinin yazılmasına vesile oldu kısacası. Bunun ateşleyicisiyse Frank Herbert’in merakıydı elbette. Bilginin izini sürerek, epik bir anlatı kurabilmişti usta yazar.

Şimdi bölümün biraz gerilerine gidelim. Ne demiştik? Bir bilinmezle karşılaştığında beynimiz, bilişsel bölgesini inaktif hale alıyor. Frank Herbert’ın da korkuyu alt etme ve zihni özgürleştirme gibi kavramları bir çöl temasında ele alması tesadüf olmasa gerek.

Gerçek bir çölde kaybolduğunuzu bir düşünsenize…

Uçsuz bucaksız bir boşlukta ve korkunç bir sıcaklıkta yolunuzu bulamadığınızı bir hayal edin… Akıl almaz bir bilinmezlik hali… Böyle bir durumu düşünmek bile tüyler ürpertici olabilir birçoğumuz için.

Aslına bakarsanız Herbert, çöl üzerinden çok sayıda metafor kurmuştu anlatısında. Yaşadığı dönem ve geleceğe dair cevaplar saklamıştı kumların altına. Mesela Arrakis Çölleri’nden çıkan ham madde, yani baharat… Baharatı kontrol eden, galaksiyi de kontrol edebilirdi. Devletlerin ham madde yarışını hatırlatıyor bu da bize. Ya da baharatın, yani “spice” kelimesinin, “space” sözcüğüyle olan benzerliğini bir düşünün… Kitabın yazıldığı yıllarda ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki uzay yarışları kaplıyordu manşetleri. Uzaya hükmedebilen, gezegenin de süper gücü olabilirdi…

Diğer yandan insanlığın doğayla kurduğu bağı da satır aralarına gizlemişti Herbert. Doğayı ve ekolojiyi anlamak, onlara adapte olmak da zihnen özgürleşmenin aşamalarından biriydi ona göre. Bunu da yine kitaptan bir hikayeyle anlatacağım size.

İlk kitapta Paul’den bile önemli bir figür vardı aslında. Hikayenin tüm akışını belirleyen şey… Arrakis gezegeninin ekosistemi. İşte bu engin çöle adapte olan bir grup değiştiriyordu hikayenin tüm seyrini. Arrakis’in daimi sakinleri Fremenler…

Bu insanlar çölün tüm olumsuz koşullarını doğdukları günden beri biliyorlardı. Hangi yolun güvenli olduğunu, çölde nasıl hareket edileceğini ve suyun kıymetini özümsemişti hepsi. Çöl onlar için bir bilinmez değildi, dolayısıyla da korkusuz ve özgür insanlardı her biri. Hatta çölün derinliklerinde gizlenen devasa kum solucanları bile gözlerini korkutmuyordu Fremenler’in. Dahası bu vahşi yaratıkları, çölde seyahat etmek için dahi kullanmayı öğrenmişlerdi. Arrakis’in coğrafyasını avantajlarına kullanabiliyorlar, tehlikeli yabancıları bu avantajlar sayesinde alt edebiliyorlardı. Kısacası bir Fremen’in zihninde korku diye bir şeyin kırıntısını dahi bulamazdınız.

İşte bu çöl insanlarının tek bir amacı vardı. Arrakis'i yeşil ve bereketli bir gezegene dönüştürmek… Ve bu uğurda tüm benlikleriyle bir kehanet bağlıydılar… Lisan al Gaib, namı diğer Muad’Dib isimli mesihin gezegene gelip, burayı yeşerteceğine inanıyorlardı. O kişi de Paul Atreides’ti elbette.

Frank Herbert, Fremenler üzerinden çok önemli iki şeyin altını çiziyor aslında. Zihnen özgür olmak için iki kritik aşama daha… Öncelikle yaşadığınız şartlara adapte olmalı, bu şartları iyi tanımalısınız. Yaşadığımız doğal afetleri düşünün mesela. Doğaya aykırı hareket etmenin hiçbir faydasını göremedik tarih boyunca. Her ihmalimiz, ekolojiye aykırı yaptığımız her hareket bize pahalıya patladı şimdiye kadar. Doğaya adapte olmak yerine onu manipüle etmeye çalıştığımız her an, daha da karanlık bir yere çekiyoruz yaşamı yani. Bu sadece doğa için de geçerli değil üstelik. Karşılaştığımız zorluklardan yakınmak yerine, tıpkı Fremenler gibi onları anlama ve adapte olma cesaretini de bulabilmemiz gerekiyor aslında.

Onlardan alabileceğimiz diğer ilhamsa şu… Bir şeye körü körüne bağlanmamak. Frank Herbert’in, Dune serisinde verdiği en önemli mesaj bu belki de. Sorgulamanın, eleştirel düşünebilmenin önemli bir anahtar olduğunu hatırlatıyor bu hikaye bize. Fanatikçe inandığımız her şey bizim korkularımızı da derinleştiriyor aslında. Demem o ki, bir şeyi sorgusuz sualsiz savunduğumuz her an kendimize sözünü hatırlatmamız gerekiyor galiba…

Bölümün başındaki Gom Cabbar testini tekrar anımsamanızı rica ediyorum... O test aslında Paul’ün “Ben kimim?” diye sorgulamaya başlamasına sebep olan bir andı. Korkularını, acılarını, varoluş amacını, üzerine dikilen kurtarıcı ceketini ve daha birçok şeyi o testten sonra sorgulamaya başlamıştı Paul.

Aydınlanmanın da anahtarıdır bu aslında. Sorgulamak… Korkularınızdan sıyrılmanızı, onlarla barışmanızı, bilgiye ulaşmanızı, sert koşullara adapte olmanızı, körü körüne bağlandığınız şeyleri aşmanızı sağlayan şeydir bu. Böylece zihninizi özgür kılabilir, kaybolduğunuz çöllerden çıkış yolu bulabilirsiniz.

Madem öyle, bu yolculuğumuzun sonunda kendinize şu soruları sormanızı rica ediyorum sizden…

Ben kimim ve kim olmak istiyorum?

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (2)