111 Hz ·Bölüm 25 ·8 Mart 2022 ·24 dk ·1.975 kelime

Kadının Adı Var!

Hiç düşündünüz mü: Ya adınız olmasaydı? Size seslenebileceğimiz isminiz, tarih boyunca yok sayılsaydı? Bu bölümde tarihte bir gezintiye çıkıyoruz. İsimsiz yaşamak zorunda bırakılan ve bu zorunluluğa başkaldıran, onunla mücadele eden insanların hikayelerine yelken açıyoruz: Kadınların hikayelerine.

0:00

Hikayeler.

Onları anlatmayı seviyoruz. Bu podcasti başlattığınıza göre, belli ki dinlemeyi de...

Seviyoruz çünkü aslında hepimiz, birer hikayede yaşıyoruz.

Tabii! Hepimizin geçmişini, bugününü ve yarınını bir araya getirdiği, ya da getirmeye çalıştığı bir hikayesi var: Kendi hayat hikayelerimiz.

Bu en değerli hikaye sayesinde, bir bebeklik fotoğrafımıza baktığımızda, o fotoğraftaki artık bize en ufak benzerliği kalmamış o çocuğu gördüğümüzde: “Ah! İşte bu benim!” diyebiliyoruz. Tıpkı bir film şeridi gibi, o bebeğin fotoğrafı bugüne, bu hikaye sayesinde bağlanıyor.

Hayat hikayelerimiz bizim için işte bu kadar önemli.

Ve elbette, her hayat hikayesinin, tıpkı her hikayede olduğu gibi bir baş kahramanı var. Bu başkahramanın da bir adı!

Sahi, daha tanışmamıştık değil mi?

Sorabilir miyim: adınız nedir?

Memnun oldum, çok güzel bir isminiz varmış.

Ben de Barış.

Pekiyi, artık tanıştığımıza göre, şimdi bir de düşünün bakalım: Ya adınız olmasaydı?

E nasıl tanışacaktık? Sizi nasıl tanıyacaktım? Ya da siz beni nasıl tanıyacaktınız? Hayat hikayelerimizi nasıl dinleyecektik?

Hayal etmesi bile zor değil mi?

Öyleyse başka bir ihtimal: Ya bir başkasının hayatını, onun adına yaşamak zorunda olsanız?

Ama yine de bi’ düşünmeye çalışın. Ne hissederdiniz?

Kimse adınızı bilmiyor, belki kimse sizi tanımıyor ya da en kötüsü önyargılarla dolu bir hissiyatla sizi tanımak istemiyor.

Kendi hayatını yaşamaktan mahrum bırakılmak.

İnsanın herhalde bununla lanetlenmiş falan olması gerekir.

Ama bugün anlatacağım hikayeler, lanetli birer masal falan değiller. Gerçekler ve medeniyetimizin sunduğu bazı acı gerçeklerin içinden sesleniyorlar bize.

Tarihin karanlık sayfalarından...

1842 yılının, sıcak bir Haziran sabahı. İngiltere Kraliçesi Victoria ve eşi Prens Albert, dönemin en önemli bestecilerinden Felix Mendelssohn’u, Buckingham Sarayı’na davet etmişti.

Kraliçe Victoria da Prens Albert de, müziğe çok düşkündü. Hatta müzik onları birbirine yaklaştıran, evlenmelerine sebep olan şeydi. Öyle ki, müzikten uzak kalmamak için, seyahate çıkarken bile, yanlarında sayfalar dolusu nota götürürlerdi.

Felix Mendelssohn da, onların müziğe olan bu düşkünlüğünü ve kraliçenin şarkı söylediğini biliyordu. Bu yüzden Buckingham Sarayı’na giderken yanında kadın vokal için yazılmış besteler de götürdü. Saraya vardığında ise Mendelssohn’un Kraliçe’den bir isteği oldu:

“Acaba ekselansları yanımda getirdiği bestelerden birini seslendirebilir mi?”

Victoria, Mendelssohn’un isteğini büyük bir zevkle kabul etti. Mendelssohn da, elindeki eserleri kraliçenin önüne serdi

Victoria, eserleri tek tek inceledi. Tüm besteler arasında “İtalien” adındaki besteyi özellikle beğenmişti. Ve bunu seslendirmek istiyordu.

Piyanoda Felix Mendelssohn, vokalde ise Kraliçe Victoria, karşınızda “Italien!”

Victoria ilk kez karşılaştığı bu beste ile kelimelerden çok uzakta bir bağ kurmuştu sanki. Bu bestede, onu kendine çeken bir şey, garip bir ortaklık vardı.

Nihayet parçanın sonuna geldiklerinde, kraliçenin yüzünde bir gülümseme, Felix Mendelssohn’unkinde ise birşeyler söyleyecekmiş gibi bir ifade belirmişti.

Parça biter bitmez, Felix dilinin altındaki baklayı çıkardı:

“Ekselansları, itiraf etmeliyim ki, size sunduğum tüm o besteler arasından seslendirmeyi tercih ettiğiniz bu eser, maalesef bana ait değil.”

Kraliçe Victoria, şaşkındı:

“Bay Mendelsson, nasıl olur? İşte! Sayfanın üzerinde isminiz var. Bakın, “F nokta Mendelssohn” yazıyor. Madem kendi eseriniz değil, niçin adınızı yazdınız üstüne?”

Sayfanın üzerinde gerçekten de F nokta Mendelssohn yazıyordu, ve bu eser gerçekten Mendelssohn tarafından bestelenmişti. Ama baş harfi “F nokta” şeklinde kısaltılan bu isim, bizim de kraliçenin de aklına ilk gelen romantik dönemin en ünlü bestecilerinden biri olan piyanistimizin ismi değildi.

F’nin açılımı, Felix değil, Fanny’ydi.

Felix Mendelssohn’ın ablası, Fanny Mendelssohn.

Fanny, Felix Mendelssohn’un da aralarında bulunduğu dört kardeşin, en büyüğüydü. Tıpkı Felix gibi, müziğe doğuştan bir yatkınlığı vardı ve Felix’le birlikte piyano dersleri aldılar.

Hocaları, dönemin önde gelen piyanist ve bestecilerinden Carl Zelter’dı. Ve hocaları Zelter’ın gözünde, Fanny’nin yeri ayrıydı. Onu Felix’in üstünde tutuyordu. 1816’daki, bir mektubunda Zelter şöyle yazmıştı:

“Abraham Mendelssohn’un harika çocukları var. Özellikle, en büyük kızı Fanny bana Sebastian Bach’ı hatırlatıyor. Gerçekten çok özel bir çocuk.”

Fanny gerçekten de özel bir çocuktu. Daha 14 yaşındayken Bach’ın 24 prelüdünün tamamını ezberinden çalabiliyordu. Kendi bestelerini yazıyordu.

Piyanoya hakimiyeti o kadar kuvvetliydi ki, çocukların hocası Zelter, küçük oğlan Felix’ten çok, ablası Fanny’nin parlak bir geleceği olabileceğini düşünüyordu.

1831’de, baba Mendelssohn’a yazdığı mektubunda hocası, Fanny’yi bir kız çocuğu için verilebilecek en yüksek övgüyle tarif ediyordu: “Adeta bir erkek gibi çalıyor!”

Adeta bir ERKEK gibi.

İyi de, Fanny erkek değildi?

Sorun zaten tam da burada.

Kraliçe Victoria’nın seçtiği o bestenin üzerinde, bir isim yazıyordu ya hani. F nokta Mendelssohn. Fanny’nin adını, o noktanın ardına saklamalarının sebebi, buydu işte:

Fanny bir erkek değildi. Ve besteci olmak yalnızca bir erkeğin işi olabilirdi.

Abarttığımı mı düşünüyorsunuz?

Öyleyse tekrar düşünün. Düşünün, 1800lerin ortalarından söz ediyoruz. Avrupa’ya Viktoryan dönemin katı kuralları hakim. Bu dönemden belki başka bir bölümde ayrıca bahsederiz ama, şunu bilseniz yeter:

Tarihte kadın ve erkek rollerinin en keskin biçimde tanımlandığı dönemler bunlar.

Bu roller öyle katı bir biçimde belirlenmiş, öyle su geçirmez kategorilere ayrılmıştı ki: babası, 15 yaşındaki Fanny’e mektubunda, şöyle yazıyordu:

“Belki de müziğin, yalnızca kardeşin Felix’in işi olması gerekiyordur. Senin hayatındaysa müzik yalnızca bir süs olarak kalmalı. Onu asla kimliğinin bir parçası yapmamalısın.”

İyi de, NEDEN?

Nedenini, babasının 8 yıl sonra Fanny’e yazdığı başka bir mektuptan öğreniyoruz:

“Kendini, kaderindeki tek gerçek şeye, genç bir kadının tek kaderi olan şeye hazırlamalısın: Ev kadınlığına.”

Victoria döneminin Avrupasında, bir kadına biçilen yegane toplumsal rol, işte buydu.

Kardeşi Felix’e daha 10 yaşındayken, sonradan üzerine ilk operasını yazacağı bir defter ve kalem alınıyordu. Ablası Fanny için ise, mücevher ve kıyafet.

Felix’e bestelerini prova edebileceği bir orkestra kiralanmıştı, Fanny’nin ise bestelerini yalnızca evlerinde verilen davetlerde başkalarına duyurmasına imkan vardı.

Böyle mi düşünüyordu babası Abraham Mendelssohn? Bilmiyorum. Muhtemelen, o zamanın ruhundan etkilenerek kızı için en doğru olanı seçtiğini düşünüyordur.

Peki, söndürebildi mi?

Asla.

Fanny, hayatı boyunca kardeşi Felix’e sunulan imkanlardan mahrum kaldı belki; ama müzik, onun hayatında hep bir tutku olarak devam etti. Piyano çalmayı ve beste yapmayı hiç bırakmadı.

Hatta Kardeşi Felix’e bestelerinde yardım etti, öyle ki Felix Mendelssohn, ablası Fanny’nin eleştirisine sunmadan, hiçbir bestesinden emin olamaz, yayımlamazdı.

Ama işte, F nokta Mendelssohn, Felix Mendelssohn’du, hiçbir zaman Fanny olamadı. Bestenin üzerinde yazan isim gerçekte Fanny’e aitti. Ama kime sorsanız, F nokta Mendelssohn deyince, akla yalnızca bir kişi gelir.

Anlayacağınız bir başkasının hayatını yaşıyordu Fanny. İsmi, bir erkeğin adının ardına gizlenmişti.

Daha doğrusu, gizlenmek zorunda bırakılmıştı.

Gizlenmeye zorlanan, yalnızca Fanny de değil. Dünyanın en çok satan kitaplarıyla ilgili bir video yapmıştım YouTube’da. Toplamda 500 milyon satışla tüm zamanların en çok satan kitap serisi Harry Potter romanları. Peki bu romanların yazarı neden ilk adını kullanmak yerine J. K. Rowling şeklinde kısaltma ihtiyacı hissetti dersiniz? İlk yayıncısının tavsiyesi yüzünden... Yayınevi, erkek okuyucuların, kadın bir yazarı okumaktan çekinebileceğini düşünerek yazarın erkek olduğu izlenimini vermek için adının "J. K. Rowling" şeklinde yazılmasını tercih etmiş.

Tarih, sırf eserleri ciddiye alınsın diye bir erkek mahlası kullanan kadın müzisyenlerle, yazarlarla, şairlerle, bilim insanlarıyla dolu.

Bilim insanları. Komik bir şeyi itirafla karışık söyleyeyim size. Daha benim çocukluğumda “bilim insanı” demezdik. “Bilim adamı” vardı o zamanlar. Televizyonlarda, okullarda, kitaplarda hep böyle görmüş, böyle okumuştuk: Bilim adamı!

En başta sorduğum, “bir başkasının hikayesini yaşıyor olsaydınız nasıl hissederdiniz” sorusu, sanırım şimdi daha çok anlam kazanmıştır.

Bir başkasının hikayesi.

Hikayeler.

Ama merak etmeyin. Yalnızca can sıkıcı hikayeler anlatmayacağım bu bölümde. Çünkü hikayeler, doğaları gereği, can sıkıcı olamaz. Onları dinleriz çünkü, bize bir şeylerin farklı olabileceğini gösterirler, sıcacık bir umut aşılarlar içimize ve bizi harekete geçirirler.

Bu yüzden size, adını tarihin sayfalarına tırnaklarıyla kazımış bir başka kadından bahsetmem gerek. Kendi hikayesini her şeye rağmen ve her şeye inat yazabilmiş birinden: Maria Sklodowska’dan.

Ya da namıdiğer...

Bu kadın, Fanny Mendelssohn’un ölümünden sadece 20 yıl sonra, 1867’de Polonya’nın Varşova kentinde doğdu. Dikkat edin, Polonya’nın başkenti demedim, çünkü 1867’de, Polonya diye bir ülke yoktu ve Varşova’ya Rus çarlığı egemendi.

Çarlık da, üniversiteler üzerinde inanılmaz büyük bir kontrol ve sansür uyguluyordu. Üstelik kadınların bu üniversitelerde okuma hakkı bile yoktu.

Maria da bu yüzden kızkardeşiyle birlikte, gizli bir yeraltı üniversitesine gitmişti.

Evet evet, bir yeraltı üniversitesi. Çok ilginç ama var böyle bir şey: Adı da Uçan Üniversite.

Şaka yapmıyorum. Çarlık Rusya’sında üniversiteler üzerinde öylesine bir kontrol vardı ki, akademisyenler otoritelerden gizli gizli, böyle bir üniversite kurmuştu. Gezici bir üniversite. Amacı, Polonya gençliği için resmi ideolojiden ve sansürden arındırılmış bir üniversite ortamı yaratmak ve bu ortamda kadınlara da eğitim hakkı sağlamaktı.

Maria ve kızkardeşi buradan mezun olunca, bir anlaşmaya vardılar. Sırayla Paris’e gidecekler ve üniversite okuyacaklar, ve geride kalan kişi, diğerinin eğitimini maddi olarak destekleyecek. Bir kız kardeş dayanışmasıydı yani bu.

Önce kızkardeşi gitti Paris’e ve tıp okudu. Maria, kızkardeşinin üniversitede okuduğu süre boyunca dadılık yaparak para kazandı, ve kazandıklarını kardeşine gönderdi.

Sıra ona gelmişti.

Paris’e gitti ve Sorbonne Üniversitesi’nde önce fizik, daha sonra ise matematik okudu. Doktorası için çalışma konusu aradığı dönemde ise, ismi Pierre olan bir Fransızla tanıştı.

Pierre ve Maria. Evlendiler, ve sonucunda hepimizin gayet iyi gibi bildiği o ünlü isim ortaya çıktı:

Marie Curie.

Pierre ve Marie Curie’nin hayatlarını birleştirmelerinin, ne anlama geldiğini sanırım biliyorsunuz. Eh, ikisi de hayatlarını bilime adamışlardı, dolayısıyla hayatları birleştiğinde, laboratuvarları ve çalışmaları da birleşti.

Bir ekiptiler artık, ve birlikte gece gündüz tek bir şey üzerine çalıştılar: Gizemli ışıklar saçan bir şey:

Radyoaktivite.

Yaptıkları çalışmalar sonrasında, Marie Curie, bilim tarihini kökten değiştiren bir hipotezi öne sürüyordu:

Bilim dünyası, atomun yapısını o güne dek yanlış anlamıştı. Atom, bilim adamlarının o zamana dek sandıkları gibi durağan, bölünmez ve katı değildi. Radyasyonun yaydığı ışıma, o güne dek hep, maddenin havayla etkileşiminin bir sonucu sanılmıştı. Tıpkı, barutla ateşin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan etkileşim gibi.

İşte Curie’ler, bu görüşü kökten değiştirdiler. Radyasyon, maddenin havayla kimyasal etkileşiminin bir sonucu değildi. Aksine, bizzat atomun içsel olarak yaydığı bir enerjiydi. Atomda bir düzensizlik ve hareketlilik vardı. O durağan ve bölünmez değildi.

Bunun ne kadar önemli bir buluş olduğunu, sanırım tahmin edebilirsiniz.

Zaten 1903 yılında, bu çalışmalarının önemi nedeniyle Pierre ve Marie Curie’ye, öncü çalışmalar yapan Henri Becquerel ile birlikte Nobel Fizik Ödülü verildi.

Pardon, düzelteyim: ödül başlangıçta yalnızca Pierre Curie ve Henri Becquerel’e verildi. Ödülü veren komite, Marie’nin böylesine önemli bir buluştaki imzasını görmezden gelmişti.

Onun adını ve hikayesini, bilerek ya da bilmeyerek, belki de zamanın ruhundan dolayı tarihin karanlığına hapsetmek üzereydiler.

Neyse ki böyle olmadı.

Pierre Curie, eşinin çalışmalarının tanınması yönünde bir tavır aldı. Böylece 1903 Nobel Fizik ödülü, gece gündüz çalışarak onu başından beri haketmiş olan Marie Curie’ye de verilmiş oldu.

Bir kadın, ilk kez Nobel ödülü alıyordu. Neyse ki bu ilk ödüllerin dağıtılmaya başlandığı 1901’den 2 yıl sonra nispeten erken bir dönemde gerçekleşti.

Fakat, bu Marie Curie’nin aldığı tek Nobel Ödülü de değil. 1911 yılında, Nobel Kimya Ödülü de aldı kendisi.

İki nobel ödülü alan ilk, ve bunu iki farklı branşta gerçekleştiren tek bilim insanı olarak, adını tarihe adeta tırnaklarıyla kazımış oldu.

Marie Curie’nin hikayesini de yalnızca bir başarı hikayesi olarak anlatmadım aslına bakarsanız. Sizlerin de bunu, sadece bir başarı hikayesi olarak algılamanızı istemem.

Çünkü, başarı hikayelerinin bizi motive etmelerinin yanında, tehlikeli bir yanı da vardır genellikle. Başarı hikayeleri, karanlığın içinde parlayan yıldızları gösterir bizlere. Başkahramanları, istisnalardır hep, koca bir isimsizler yığının arasından öne çıkan bir isimdir genellikle.

Zaten, bu yüzden “başarı” hikayesi demiyor muyuz onlara? Her şeye rağmen, istisnai olabildikleri, onları kolaylıkla yutabilecek akıntılara karşı kürek çekip kendi rotalarını çizebildikleri için?

Ama, yalnızca parlayan yıldızlara bakmak, bazen zifiri karanlığın orada olduğunu unutmamıza yol açabilir.

Bu yüzden, Curie’nin hikayesini, yalnızca bir başarı hikayesi olarak değil, bir mücadele hikayesi olarak dinlemek, o şekilde algılamak galiba en doğrusu.

Onun adını tarihten silmeye çalışan, unutan ya da görmezden gelen bir karanlığa karşı, bir kadın olarak kendi hikayesini yazmanın mücadelesi bu. Kendi hayatının başkahramanı olmanın mücadelesi. Bu mücadele, maruz kaldığı yüksek radyasyon yüzünden hayatına mâl olsa bile.

Bu yüzden şunu da unutmamamız gerek: Hikayesi anlatılan her Marie Curie için, hikayesi anlatılmamış, ya da hikayesini yazmasına fırsat dahi tanınmamış binlerce kadın var tarihte. Bunların kimi bilim insanı, kimi yazar, kimi şair, kimiyse Fanny Mendelssohn gibi, müzisyen, sanatçı ya da her kimse.

Tarihin büyük çoğunluğunda, insanlık nüfusunun yarısını kadınlar oluşturdu. Peki bir topluluğun yarısı potansiyellerine ulaşmaktan alıkonulduğunda, bir toplum ne kadar ilerleyebilir?

Şimdi medeniyetimizin bugüne dek kat ettiği mesafenin büyüklüğünü düşünün.

Ardından, bugün sizinle adını ve hikayesini paylaşamadığım kadınlara da, tarih boyunca erkeklerle aynı olanakların sağlanmış olduğunu... Kadınların da özgürce bilim, sanat veya felsefe yapabilmiş ve kendi hikayelerini yazabilmiş olduğunu bir düşünün.

Unutmayın, hikayeler güçlüdür ve Marie Curie gibi, bazen yalnızca bir hikaye bile dünyayı değiştirmeye yetebilir.

Hayal edin: O zaman insanlık olarak, bugün nerede olurduk?

Bugün 8 Mart Kadınlar Günü’ndeyiz.

Kutlu olsun.

Künye
  • YazanBerkant Gültekin, Şevval Balkan, Oğulcan Ayan
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
  • Müzik SeçimleriUmut Barış Genç
Kaynaklar (8)