111 Hz ·Bölüm 24 ·2 Mart 2022 ·21 dk ·1.569 kelime

Ses ile Şifa Bulmak

Duyduğumuz seslerin, hayatımızdaki önemi sandığımızdan daha büyük. Kimi sesler zor zamanlarımızda, hatta sağlığımız bozulduğunda bize yardımcı olabilir. Bazı özel seslerin sağlığımızla nasıl bir ilişkisi var? İç huzurumuzu nasıl sağlıyorlar? Kulaklıklarınızı takın, gözlerinizi kapatın ve seslerin mucizevi etkisine tanık olun.

0:00

Dinle!

Gözlerini kapat ve sese odaklan.

Bu titreşimler, öyle her zaman duyabileceğin, herhangi bir ses değil.

Herhangi bir sesten çok daha farklı hareket ediyorlar. Önce, başının arkasına doğru ilerliyorlar yavaaş yavaş. Ve iki kulağında duyduğun bu sesler, ensende, omuriliğinde birleşiyor.

Usul usul, aşağıya iniyorlar sonra. Hissediyor musun? Omurgandaki her bir bölmeyi tek tek aşarak, vücuduna yayılmaya başlıyorlar. Ve giderek bütün bedenini sarmaya başlıyorlar. Titreşimler. Bütün bedeninde hissetmeye başlıyorsun onları.

Kasların yavaş yavaş gevşiyor, zihnin tüm kaygılardan arınıyor, hafifliyorsun, hafifliyorsun, hafifliyorsun.

111 Hertz’e hoşgeldin.

Duyduğunuz bu ses, saf 111 hertz frekansıydı.

Bu frekansı, sırf podcaste adını veren frekans olduğu için duymadınız elbette. 111 Hertz, bu podcaste adını veren frekans evet. Ama bunun yanında çok, çok özel bir frekans.

Söylenen o ki, bu ses frekansı, beynimizde endorfin salınımını artırırmış. Endorfin, vücudumuzda ağrıyan dokularda ağrının azalması için salgılanan hormon. Yani bu ses, bir nevi bir ağrı kesici. Yani en azından söylenti bu yönde.

Peki bu gerçek olabilir mi? Yani, bazı özel ses frekanslarını kullanarak, zihnimizi veya bedenimizi, tabiri yerindeyse hacklemek mümkün olabilir mi?

Sanırım bu soruya kesin bir yanıt vermeden önce, şüpheyle yaklaşmak en doğrusu. Ve her şeyden önce, sesle insan beyni arasındaki ilişkiden başlamamız gerekli.

Sesin dalgalardan ve dalgaboylarından, yani frekanslardan oluştuğunu biliyoruz. Hatırlayın, bundan önceki bölümlerde de bahsetmiştik.

Ancak frekanslardan oluşan tek şey, duyduğumuz sesler değil. Beynimizde de, frekans kavramının bir karşılığı var.

Biliyorsunuz, beynimiz nöron denilen sinir hücrelerinden meydana geliyor. Bu nöronlar biribiriyle elektriksel ve kimyasal sinyaller vasıtasıyla iletişim kuruyorlar. İşte, nöronların birbirleriyle iletişimde kullandıkları bu sinyallerin de, tıpkı ses gibi, dalgalardan oluştuğunu düşünebiliriz.

Beyinde gerçekleşen elektriksel aktiviteler ve bunun sonucu ortaya çıkan ritmik ve tekrarlayıcı paternler yani. Beynimizdeki bu aktivite de genellikle çeşitli dalga tiplerinin kombinasyonundan meydana geliyor.

Bunları, frekans yoğunluğuna göre sıraladığımızda; Delta, Teta, Alfa, Beta ve Gama dalgaları olarak adlandırılıyorlar. Şimdi ben sizler için bunları tercüme edeyim.

Delta ve Teta dalgaları uyku ile ilişkilendirilen dalgalar.

Uyku sırasında, beynimizde en yoğun olan frekanslar, bunlar. Delta derin ve rüya görülmeyen zamanlarda izleniyor, Teta dalgaları ise REM uykusu dediğimiz, rüya görülen ve gözlerin hareket ettiği dönemde izleniyor. Bu dalgalar 1'den 8 Hertz'e kadar olan dalgalar. Yavaş salınımlılar, tam da şu an duyduklarınız gibi.

8 ve 14 Hertz aralığı ise beyinde dinlenme anlarıyla ilişkilendirilen aralık. Bu aralıkta beynin Alfa dalgaları yaydığı görülüyor.

Beta ve Gama dalgaları ise 14 ile 100 Hertz aralığına kadar olan bölümde yer alıyor. Bu aralık ise insan beyninin konsantrasyon anlarıyla ilişkili.

Anlayacağınız, bedenimizde bir yerlerde, beynimizde, tıpkı ses gibi dalgalardan oluşan bir şeyler oluyor, biz farkına varmasak da. Ama ses ile beyin arasındaki ilişki yalnızca bu benzerlik üzerinden ilerlemiyor.

Çünkü duyduğumuz sesleri de bir bakıma beyin dalgalarına dönüştürüyoruz. Öyle ya, neticede işitmek ve duymak, bir beyin aktivitesi.

İşte insanlar, bu ilişkiyi ve benzerliği bilerek veya bilmeyerek, tarihin başından bu yana, duyduğumuz seslere özel bir anlam yüklediler. Sesi bir tedavi, bir şifa aracı olarak gördüler.

Bunun en eski örnekleri, herhalde yine bu topraklarda görüldü. Antik Anadolu ve Yunanistan’da yani.

Antik Yunanistan’da, özellikle de ruhsal hastalıkların tedavisi için, insanlar mağaralara giderdi. Bu mağaralar, birer şifa merkeziydi. Ses ile şifa.

Bilirsiniz, mağaralar çatlaklardan sızan suyun yıllar boyunca kayaları yavaaş yavaş aşındırması ve eritmesiyle oluşuyor. İşte, şifalı olan ses de tam olarak buydu o çağlarda yaşayan insanlar için. Mağaralara girip, suyun sesini dinliyorlardı. Ve bu sesin, dinlendirici etkisinin, özellikle de zihinsel hastalıklara iyi geldiğine inanıyorlardı.

Benzer bir düşünce, şamanizmde de var.

Onlar da, duyduğunuz bu sesi, yani şaman davulunun sesini, şifa verici bir amaçla kullanmışlar. Bu davulu kullanarak, müzikle harmanlanmış ritüller yapar, koruyucu ve iyileştirici olduğuna inandıkları ruhları çağırırlarmış.

Dikkatli dinlerseniz, bu davulların çıkardığı ritmik seslerin, bir tür trans ortamı hazırladığını anlayabilirsiniz. Müziği dinlerek, bir nevi hipnoz terapisi yani.

Kulağa büyücülük gibi geliyor, öyle değil mi? Ne de olsa kadim medeniyetlerin, kadim inanışlarından söz ediyoruz.

Peki acaba, tüm bunlar bir büyücülük mü, yoksa gerçekten bilimsel bir tarafı var mı? Sonuçta, modern anlamda bilimin henüz ortaya çıkmadığı, deney ve gözlem süreçlerinin nesnel ölçümlerinin yapılamadığı dönemlerden söz ettik hep. Peki ama bu yöntemlerin, yani ses ile tedavinin gerçekten bilimsel bir karşılığı var mı?

Doktor Lee Bartel, bu konu üzerine kapsamlı çalışmalar yapan öncü isimlerden.

Doktor Lee, Kanada’nın batısında, bir kasabada doğar. Ailesi arıcılıkla uğraştığı için de, çocukluğundan beri zamanının büyük kısmını arı çiftliğinde geçirir.

Doktor Lee, bir gün ailesinin çiftlikteki evini ziyarete gider. Ve arıcılıkla çocukluğundan beri haşır neşir olduğu için, ailesine yardım etmek, biraz bal toplamak için arı kovanlarının olduğu bölüme girer.

Bal peteklerini toplar, ve ardından petekleri süzmek için kullanılan makinenin yanına gelir.

Yerleştirdiği peteklerden birkaç damla bal, makinenin motor kayışına damlar. Ve disklerin arasında dönen kayış, damlayan balın etkisiyle sinir bozucu bir şekilde gıcırdamaya başlar.

Tam bu gıcırtıların duyulduğu esnada, bal evinin yakınlarındaki bir cırcırböceği de, muhtemelen bu ses tepki vererek ötmeye başlar.

Birbirini andıran iki farklı ses. Lee Bartel, makinenin kayışından çıkan gıcırtılarla, cırcırböceğinin ötüşü arasında, garip bir senkron olduğunu farkeder.

Bir ritm. İşitsel bir illüzyon.

Evet, işitsel bir illüzyon dedim. Ve bu illüzyon, şöyle meydana geliyor:

Şu anda, iki ton birden duyuyoruz. Bu tonların frekans değerleri birbirinden biraz uzak. Biri yaklaşık 500 Hz iken, diğeri yaklaşık 400 Hertz frekansında titreşiyor. Şimdi, 400 herz olan sesin frekansını yavaş yavaş artıracağız. Dikkatli dinleyin.

Ritmi duyuyorsunuz değil mi? Oysa ortada aslında hala iki sabit ton var. Ama artık bu tonlar birbirine çok yakın frekanstalar. Biri 500 Hz iken, diğeri 495 Hz. Aralarında yalnızca 5 hertzlik bir frekans varkı var.

Ama işte bu 5 hertzçik fark, frekanslar arasında bir düzensizlik, bir çakışma yaratıyor. Tam olarak aynı frekans olmadığı için, mükemmel bir şekilde üst üste binemiyor bu iki ton. Ve o aradaki 5 Hz’çik fark, ses dalgaları arasındaki düzensiz çakışmadan ötürü, bu ritmik senkronizasyonu yaratıyor.

İşte Dr Lee Bartel’ın duyduğu ritmin sebebi de buydu. Motor kayışından çıkan gıcırtıyla, cırcırböceğinin ötüşü, birbirine çok yakın frekanstaydı, ve Dr Lee, tıpkı az önce duyduğumuza benzeyen bir senkronizasyon duymuştu.

İşte, Lee Bartel’ın aklına, o an dahiyane bir fikir geldi. Eğer yakın frekanslardaki ses dalgaları arasında böyle bir ilişki varsa, belki bu ses dalgaları, beyin dalgalarımızla da etkileşime geçebilirdi. Ne de olsa, beynimizdeki aktiviteler de, belli frekanslarda meydana geliyordu.

İşte, Lee Barter’ın bulduğu bu fenomene, bineural beats adı veriliyor. Ancak uygulanışı, az önce anlattığımdan biraz farklı. Bineural sesler, yalnızca kulaklıkla dinlenebiliyor. Ve birbirine çok yakın iki frekanstan biri, yalnızca bir kulaklıktan verilirken, diğeri de diğer kulaklıktan veriliyor. İşin garip tarafı, beynimiz iki farklı kulaklıktan gelen bu sesleri, hala ritm olarak algılıyor. Kulaklıklarınız kulağınızdaysa, hemen bir örneğini paylaşayım sizinle

Bu duyduğunuz sesin, baş ağrılarını ve stresi azalttığı söyleniyor. Ben elbette kısa bir örneğini paylaştım, sizin daha uzun dinlemeniz gerekli.

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaşayan pek çok kişi, bu türden sesleri dinleyerek, konsantrasyon sağlayabildiklerini söylüyor. Çünkü düzensiz beyin dalgaları, bir süre sonra bu ses frekanslarıyla uyumlu bir şekilde titreşmeye, onlarla bir senkronlanmaya başlıyor. Bu türden sesler bir nevi beyin aktivitesini düzenliyor anlayacağınız.

Beyin dalgalarımızın, duyulan ses dalgalarına eşlik etmesini, çalan bir müziğin etkisiyle yerimizde duramayıp dans etmek istememize benzetebiliriz. Duyduğu müziğin ritmine ayak uydurarak dans eden beynimizin, vücudumuzdaki her şeyi kontrol ettiği düşünülünce, duyduğumuz seslerin mucizevi şeylere yol açabileceğini varsayabiliriz.

Parkinson, bir sinir sistemi hastalığı. Beynin alt kısımlarındaki gri cevher çekirdeklerinin bozulması nedeniyle ortaya çıkıyor. En belirgin semptomları, vücutta titreme, sertlik ve yavaşlık.

İşte Cohen de, bundan 13 yıl önce, Parkinson teşhisi konulan biri. Hastalığının başlarında, vücudundaki titremeler oldukça ufaktı. Çok rahastsız edici değildi yani. Günlük hayatında birazcık titriyordu, o kadar. Ama zaman geçtikçe titremeler giderek artmaya başladı. Ve titremelerle birlikte, Cohen’in hareketleri de aksamaya başladı.

Cohen’in içsel ritmi, zihin-vücut koordinasyonu, gün geçtikçe bozuluyordu. Hastalığı, aradan geçen yıllarla birlikte, yürümek gibi temel bir eylemi bile bir işkenceye çevirmeye başlamıştı. Ne zaman yürümeye kalksa, vücudu çok hızlı titremelerle, kilitlenip duruyordu. Hastalığı yüzünden artık, hareket etmeye, adım atmaya korkar hale gelmişti.

Ta ki...

müziğin mucizevi etkisiyle tanışana kadar.

Ne zaman müziğin ritmine ayak uydursa, adımlarını da çok daha güvenli bir şekilde atabiliyordu Cohen. Hatta bırakın adım atmayı, dans ediyordu! Adım atmaya korkan o adam gitmiş, yerine müzik eşliğinde vals yapan bir adam gelmişti.

Hastalığı yüzünden kaybettiği içsel ritmini, dışsal bir uyarıcıda, müzikte bulmuştu. Müziğin ritmi, kendi içsel ritmini bulması için, ona bir dayanak olmuştu.

Eğer, İngiltere kralı 6. George’un hayatını anlatan The King’s Speech filmini izlemişseniz, bu anlattığımı kolayca anlayabilirsiniz.

Hatırlayın, orada da normalde konuşurken sürekli takılan, içsel ritmini kaybetmiş kekeme kral George, şarkı söyleyerek konuştuğunda kekelemeyi bırakıyor, şarkının ritmine kendini kaptırarak, müziğin ritminden destek alarak, hiç takılmadan, zihnindekileri aktarabiliyordu. İşte Parkinson hastası Cohen’in, müzik yardımıyla iç ritmini bulması, tıpkı buna benziyor.

Modern bilim, müziği bir tedavi yöntemi olarak kullanıyor anlayacağınız.

Çünkü müzik ve ritm algısı, aslında içimizde çok ama çok derin bir yerlerde yatıyor.

Duyduğumuz sesler ruhumuzdaki bir yerlere dokunuyor, derinde bir yerlere. Ve vücudumuzda derin bir öfori durumunun yaşanmasına sebep oluyor.

Bu bazen öylesine yoğun bir his ki, bazı sesleri duyduğumuzda, tüylerimiz diken oluyor. Sesin ve müziğin hepimizin bildiği, en yaygın fiziksel etkisi de bu sanırım.

Öyle ki, duygusal bir müzik duyduğumuzda, kimi zaman gözlerimiz doluyor. Beynimizde, seslerin dönüştüğü bu haller bize huzur veriyor. Bu huzur bize çok tanıdık. İyi hissettiriyor.

Çünkü konuştuğumuz gibi: Müzik ver ritm algısı, içimde çok derin bir yerlere kazınmış gibi adeta.

Öyle derinde ki, dilden bile önce tanıyoruz onu aslında.

Antropologlar, insanlık tarihinde, müziğin ve ritmin, dilden daha önce ortaya çıktığını söylüyorlar. Kabile üyeleri, muhtemelen birbirleriyle konuşmaya başlamadan önce, ateş başında, ellerindeki hayvan kemiklerini birbirine vurarak, bir ritim eşliğinde dans ediyordu.

Hem yalnızca insanlık değil. Her birimiz, bir birey olarak, henüz dil öğrenmemişken, ninniler dinliyoruz annemizin sesinden. Ve daha onun karnındayken, duymaya, işitmeye başlıyoruz.

Bu kadar derinlere gömülü, adeta ruhumuza kodlanmış bir olgunun, bizi, ruhumuzu ve bedenimizi bu denli derinden etkilemesine, şaşmamak gerek.

Künye
  • YazanOğulcan Ayan
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
  • Müzik SeçimleriUmut Barış Genç
Kaynaklar (39)