111 Hz ·Bölüm 23 ·21 Şubat 2022 ·21 dk ·1.519 kelime

Zamanın Hükümranlığı

Zaman kavramıyla ilişkimiz tarih boyunca sürekli değişti. Modern zamanlarda ise, zamanın özü, doğadan iyice koptu, ve insan aklının kategorileri ona hükmetmeye başladı. Peki ama, acaba biz mi zamana hükmediyoruz, yoksa zaman mı bize hükmediyor?

0:00

...20, 21, 22, 23, 24, 25... Ne mi yapıyorum? Bu podcasti dinlemeye başladığınızdan beri, kaç saniye geçtiğini sayıyorum.

Dikkat edin: Saniyeleri sayıyorum dedim, zamanı değil. Herhangi bir ekranda gördüğünüz saniyeler, bu podcasti dinlemeye başladığınızdan beri geçen zamana eşit mi sizce?

“Soru mu canım?”

Soru tabi!

Adına “zaman” dediğimiz kavramı, öylesine kanıksamışız ki, doğru kabul ettiğimiz şeyleri sorgulamıyoruz bile. Daha doğrusu, sorgulamaya ihtiyaç duymuyoruz. Günlük tantanasında zamanın akışı bizim için çoktandır...

...bu anlama geliyor.

Kusursuz, eşit aralıklara bölünmüş, ritmik bir düzen.

Şu anda saatin kaç olduğunu biliyor oluşumu, işte bu düzene borçluyum. Hepimiz, bu ritm sayesinde, hayatımızda bir düzen kurabiliyoruz.

Öylesine düzenli aralıklara, kusursuza yakın bir şekilde bölünmüş ki, sürekli onunla yaşadığımızda bize de bi’ çeki düzen veriyor, ister istemez organize ediyor bizi.

Sürekli onunla mı yaşıyoruz? Kim sürekli bu tiktaklarla yaşar ki?

İster kabul edelim, ister etmeyelim; bu düzenle ve düzenleyiciyle, sandığımızdan çok daha fazla iç içe yaşıyoruz.

Her şeyden önce, sürekli yanımızda taşıyoruz onu. Zaman zaman, kolumuza takıyoruz. Yahu daha ötesi var mı: Zamanı cebimizde taşıyoruz. Cebimizde!

Gün içinde defalarca, bazen saatlerce baktığımız ekranların bir köşesinde, durmadan onu görüyoruz. Ve bizim de aklımızın bir köşesinde her zaman o var.

Günümüzde zamanı, çoğu kez saatle ve tarihle eş anlamlı kullanıyoruz. Bizler için, bu ikisi sorgulanamaz biçimde eşitler sanki. Ama durum her zaman böyle değildi. Hatta düzelteyim, tarihin büyük çoğunluğunda, zaman algısı böyle değildi.

Takvimler 15 Şubat 1894’ü gösteriyordu. Doğu Londra’da bulutlu ve nemli bir öğleden sonra.

Tam ortasında o meşhur gözlemevinin de bulunduğu Greenwich Parkı’na, bir adam girdi. 26 yaşında bıyıklı bir Fransız. İsmi Martial Bourdin.

Parkın içinde önce biraz dolaştı. Hafif gergin görünüyordu, çevreyi kolaçan edercesine ha bire etrafına bakınıp duruyordu.

Bu şüpheli turun ardından, adımlarını Kraliyet Gözlemevi'ne doğru çevirdi. Ve Gözlemevine temkinli ve endişeli adımlarla yaklaştı.

Martial Bourdin, öyle sıradan birisi değil: Burada bulunmasının bir amacı var, ve elinde de bu amacı gerçekleştirecek bir araç. Bir bomba.

Bir bomba taşıyordu Bourdin. Elinde patlayıcı dolu metal bir kutu vardı.

Gözlemevi’ne yaklaştıkça, adımlarını da hızlandırdı. Bir yandan da elindeki metal kutuya kimyasal tepkimeyi başlatacak ve böykelikle bombayı patlatacak sülfirik asiti boşaltıyordu.

Hedefine yaklaştıkça yaklaştı, yaklaştı, tam Gözlemevini karşısında görmüştü kiii...

patlayıcılar birdeeenbire, Bourdin’ın elinde patlayıverdi. O bir tarafaaa, bombayı tutan kolu öte tarafa. Bacakları kırık, Bourdin ise çığlıklar içindeydi. Ölmemişti, hala yaşıyordu.

Polisler, o haliyle onu hemen oracıkta sorgulamaya çalıştılar. Kimdi? Kimler için çalışıyordu? Amacı neydi? Neden elinde bir bombayla Kraliyet Gözlemevi’nin bu kadar yakınına sokulmuştu?

Bourdin, hiç—hiçbirşey söylemedi; ne kimliğini, ne de amacını. Zaten 30 dakika daha yaşadı, sonra da hayatını kaybetti.

Kimse, elinde bir bombayla onun Greenwich Parkında ne aradığını tam olarak öğrenemedi. Bourdin’in ölümüyle birlikte, tarihin sayısız bilinmezleri arasına, bir yenisi daha eklenmişti.

Sahi, sizin bir tahmininiz var mı? Yani bir bilim merkezine, İngiltere Kraliyet Rasathanesi’ne neden elinde bi’ kutu patlayıcıyla gider bir insan?

Greenwhich, Bourdin’in başarısız gözlemevi saldırısından tam 10 yıl önce, 1884 yılında, başlangıç, yani sıfır meridyeni olarak kabul edilmişti. Ve yine 1884 yılında kabul edilen küresel standart saat dilimlerinin kilit taşıydı:

O artık, Greenwhich Ortalama Zamanı’ndaki Greenwhich’ti.

Zamanı bütün dünyada organize eden, yerküreyi boylamlara ayıran sistemin, kerteriz noktasıydı. 1884’te düzenlenen Uluslararası Meridyen Konferansında, aralarında Osmanlı Devleti'nin de bulunduğu 25 ülke, Greenwich’i, sıfır meridyeni olarak kabul etmişti.

İşte Bourdin’ın amacı belki de, bu standardı ve standartlaşmayı, yani saate göre ölçülen zamanı, “saat zamanını” bombalamaktı, kim bilir? Küresel zaman ölçümünü kökünden sallayacak, sembolik bir devrimci eylemdi belki de bu saldırının amacı. Bir anarşist için, uluslararası otoritelerin ortak kararına yapılan böylesi bir saldırıdan âlâ eylem mi var?

Ama Bourdin’ın saldırısı, saatlere ve saat zamanına karşı yapılan ilk saldırı değildi. Modern dünyanın pek çok şehrinde, isyancılar saat kulelerine saldırıyor, bu saatleri bozuyor, kırıyor, parçalıyorlardı.

İyi ama, neden?

Bu insanlar, zaten zamanlarını saatlere göre ayarlamıyor muydu?

Kısmen evet, ama çoğunlukla hayır.

111 Hz’in “Saatleri Kim Ayarlıyor?” bölümünü dinlemişseniz, eminim hatırlayacaksınız: Zamanı ölçme çabası, medeniyetimiz kadar eski.

Ne demişti Antik Efes’in Heraklitos’u, zamanın geçiciliğini anlatmak için? “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz”. Nehir.

Heraklitos’un örneğini sudan, yani akışkan bir maddeden vermiş olması tesadüf değil.

Zaman, insan deneyimi için, özünde akışkan, ele avuca gelmeyen, bu yüzden de kavranması oldukça güç bir kavram. Bir düşünün: Çıplak ellerinizle suyu tutabilir misiniz?

Oysa su, ancak bir bardağa dolduğunda, kavranabilir hale gelir.

İşte insanlar da böyle bardaklar yaptılar yüzyıllar boyunca. Çeşitli ölçüm aletleri, ve zihinsel şablonlar inşa ettiler, akış halindeki zamanı kavrayabilmek için. Güneş saatleri, kum saatleri, mumun erime hızıyla zamanı ölçen ateş saatleri...

Ama işte, daha evvel de konuşmuştuk, bunlar her zaman aynı sonuçları vermeyen, güvenilirliği düşük ve dağınık ölçüm aletleriydi. Farklı coğrafyalarda, farklı sonuçlar veriyorlardı.

Çünkü ölçüm aletleri, hep fiziksel bir şeylere, ve çoğu zaman doğrudan doğaya bağlıydı. Ve doğanın rutini değiştiğinde, bu aletlerin ölçümleri de değişiyordu.

Yalnızca zaman için de geçerli değil bu söylediğim. Her türlü ölçüm aleti için geçerli. Osmanlı’da halkın kullandığı ağırlık ve uzunluk ölçü birimlerini hatırlayın: İki avuç pirinç; altı karış uzunluğunda bir sehpa, üç ayaklık mesafe. Avuç, karış, ayak, arşın: Bunların hepsi de, özünde bedeni referans alan ölçü birimleri. Standart ve homojen değiller. Bedenden bedene ve insandan insana değişiyorlar. Hoş, ABD’de pek çok ölçü birimi böyle...

Elbette bu ölçüleri belli standartlara sabitlemek denendi. Hatta önemli tüccarlar bu standartlarda üretilen ölçüm aletlerini kullandılar. Ama halkın çoğu tüccar falan değildi. Çiftçiydi ve köyde yaşıyordu. Ve belirlenen bu standartlar, halk arasında hiç de öyle yaygın değildi. Yaşamlarına nüfuz etmemişti.

Aynı sorun, zamanı ölçmek için de geçerli.

Eminim çevrenizde, doğum gününü sorduğunuzda size “kiraz mevsiminde doğmuşum evladım” diye cevap veren, yaşlı bir büyüğünüz olmuştur. Çünkü eskiden insanlar için zaman, mevsimler demekti. Zaman doğanın döngüsüydü. Her mahsulün bir mevsimi vardı; ekilme ve biçilme dönemleri. Hasat mevsimi. Çiftçilikten geçimini sağlayan köylüler de, bu dönemleri neredeyse ezbere biliyordu.

Peki ya saat? Günlerini düzenlemiyorlar mıydı bu insanlar? İsterseniz gelin, birkaç dakikalığına 19. yüzyılda iki köylü olduğumuzu hayal edelim.

Günaydın! Sabah alarmın çaldı.

Oysa hiç kurmamıştın. Niye kurasın ki? Mesai mi var? Kendi işinin patronusun sonuçta. Keyfin varsa çalışırsın, yoksa çalışmazsın. Her şey senin kontrolünde —mi acaba?

Sabah alarmın, senin kontrolünde değildi. Onu kurmamıştın. Kurmamıştın ama, horoz bu, kursan da kurmasan da ötüyor.

Hadi, kalk kalk. Yüzünü yıka, gün yeni ağarıyor. Hızlıca bir kahvaltı et de, aydınlıkta düşelim yollara...

Ohooo. Öğle olmuş bile, güneş tam tepede. Kiraz toplamaktan, zamanın nasıl geçtiğini farkedememişiz. Kaç saat çalıştın? Kim bilir? Öğleye kadar çalıştın işte. E kiraz mevsimindeyiz, günler daha bir uzun. Öğleye kadar çalışmışsak, iyi çalışmışız demektir.

İşte böyle.

İnsanlar horozun ötüşüyle uyanıyor, uykuları geldiğinde uyuyordu.

Belirli bir yemek saati falan yoktu, karınları ne zaman acıkırsa, veya ne zaman vakit bulurlarsa, o zaman yemek yiyorlardı. Ve gün doğunca evden çıkıp, güneş battığında da eve dönüyorlardı.

Doğa, zamana hükmediyordu. Ama insanlar, doğaya hükmetmeye başladıklarında, zamana da hükmetmek için kolları sıvadılar.

Kolları sıvayanların öncülerinden biri de, “yine de dönüyor!” cümlesiyle hatırladığımız, Galileo Galilei.

Galileo, bir gün Pisa Katedrali’ne gitmişti. Katedralin tavanından aşağıya sarkan, uzunca bir avize vardı. Rahipler mumları her yerleştirdiğinde, bu avize bir ileri bir geri sallanıp duruyordu. Avizenin bu sallanışlarında kat ettiği mesafe, zamanla giderek kısalıyordu.

Galilei, kısalan mesafeye rağmen, avizenin salınım süresinin azalıp azalmadığını merak etti. Ama salınımların süresini ölçebileceği bir aleti yoktu. O yüzden bir elini diğer elinin bileğine koydu, kendi nabzını ölçmeye başladı. Nabız atışlarını, avizenin salındığı süreyle karşılaştırdı.

Süre hep aynı çıkıyordu.

Sarkacın salınımı, hiç şaşmıyordu.

Sarkaç. Modern bilimin simgesi olan bu alet, modern yaşamın da belirleyicisi olmuştu artık. Bir başka bilim insanı olan Christiaan Huygens, düzenli aralıklarla salınan sarkacı kullanarak, tarihteki ilk sarkaçlı saati icat etti.

Artık zaman, doğanın boyunduruğundan çıkmıştı. Ondan uzaklaşmıştı. Ve artık zamana, insan hükmetmeye başlamıştı.

Zamanın anlamı, güneşin hareketi veya mumun eriyişi değildi artık; iki ses arasındaki bir boşluktu.

Üzerine çok da düşünmediğimizde, saatin bu vuruşlarının, sanki doğada bir karşılığı olduğunu falan sanıyoruz, öyle değil mi? Saatin kaç olduğunun, veya bir saniyenin uzunluğunun, dünyanın dönüş hızıyla falan bir ilgisi vardır herhalde?

Hayır, yok.

Dünya ve yörüngesi mükemmel bir yuvarlak değil ki, her gün aynı saatte dönsün? Güneşin kütleçekimi yerkürenin dönüş hızını sürekli etkiliyor. Bazen daha hızlı, bazen de daha yavaş dönüyor dünyamız. Dünya mükemmel değil, mükemmeliyet kavramı insana özgü. Onun aradığı bir şey.

Saat: Mükemmel, homojen ve kusursuz bir düzende çalışmalı. Ve kusursuz olması için de, doğadan daha da uzaklaşmalı.

Bugün bir saniyeyi, bir Sezyum-133 atomunun titreşimiyle ölçüyoruz.

Öyle bir atom ki bu: Saniyede tam 9.192.631.770 titreşim yapıyor. Ne bir eksik ne bir fazla. İşte bugün bir saniye dediğimiz şey, tam da bu titreşim sayısına eşit.

Bu atomun titreşim sayısı o kadar hassas ki, bir atom saatinin bir saniyecik şaşması için, aradan 30 milyon yıl geçmesi gerek. 30 milyon yıl!

Ve bu hassaslığı koruyabilmek için, atom saatleri doğanın tüm dış etkilerinden soyutlanmalı. Ne nemden, ne sıcaklıktan, ne de basınçtan etkilenmeli. Bırakın doğanın boyunduruğundan çıkmayı, doğadan bütünüyle soyutlanmış ve steril olmalı.

İşte bugün bir saniyenin, doğayla ilişkisi bu.

Artık zamana, insanlar hükmediyor.

Ya da, büyük resmi görmek için, fazlasıyla kibirliyiz.

Düşünün bakalım, biz mi zamana hükmediyoruz, yoksa o mu bize?

Kaçta yatıp, kaçta kalkacağımızı saatle belirlemiyor muyuz? Yemek saatlerimiz, ders saatlerimiz, tenefüsümüz, iş saatlerimiz... Tüm bunlar, bizim zamana değil de, zamanın bizim hayatımıza hükmettiğininin kanıtı değil mi?

Zaman artık hayatımıza her zamankinden daha fazla hükmediyor. Bizi, bedenimizi disipline sokuyor.

Bölümün başlarında hikayesini paylaştığım, Martial Bourdin’i hatırlıyorsunuz değil mi? Patlayan bombasıyla, hayatını kaybeden anarşist.

Bourdin’in Greenwich Gözlemevi’ne saldırma nedeni, belki de buydu. Belki de onun bu eylemi, saatin insanlar üzerindeki hükümranlığına bir başkaldırıştı.

Künye
  • YazanBerkant Gültekin
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
  • Müzik SeçimleriUmut Barış Genç
Kaynaklar (7)