111 Hz ·Bölüm 22 ·14 Şubat 2022 ·22 dk ·3.180 kelime

Sesimi Duyurmam Gerek: Elektrogitarın Kusurlu Yolculuğu

20. yüzyıla damgasını vurmuş, müzikte yepyeni bir rota açmış bir sesin izini sürüyoruz bu bölümde. Gürültülü olduğu kadar, aykırı da bir ses bu. Onun bu sıradışı karakterinin değerini ise, ancak elektrogitarın dünyasına girdiğimizde kavrayabiliriz.

0:00

Klasik gitar, sırasıyla boş tellere vurulduğunu üstten başlayıp duymaya başlarız. Barış her birinin hangi nota olduğunu söyler:

Mi, la, re, sol,si ve tekrar mi

Az önce duyduğunuz klasik bir gitarın altı teline sırasıyla vurduğunuza çıkan sesler, notalardı.

Eğer hayatınızın bir noktasında elinize bir gitar aldıysanız ve eğer nasıl çalacağınızı da bilmiyorsanız, genelde birçok kişi gibi siz de bunu yapmış olabilirsiniz. Parmaklarınızın ucuyla sırasıyla, boş tellere vurmak

Fakat tarihin bir noktasında enteresan bir şey oldu ve birisi gitarın tellerine vurduğunuzda, çıkan bu seslerin daha farklı olmasını hayal etti.

Peki kim elektrikle buluşmasını ve yepyeni bir forma kavuşmasını istemiş olabilir? Daha da önemlisi neden böylesi oyunu değiştiren bir yeniliğe ihtiyaç duyar. Oyunu değiştiren diyorum, çünkü gitarın elektrikle buluşması fikrinin ardından elektrokeman, çello başta olmak üzere birçok enstrümanın kaderi değişti!

Artık amfimizi de ısıttığımıza göre jakımızı takalım ve çalmaya başlayalım!

GİTARIMIN SESİMİ DUYURMAM LAZIM

~~Edebiyat temelli popüler kültüre etkisi bakımından belki de Tolstoy kadar bilinen ya da tanınan bir isim değil George Beauchamp. Ancak çalıştığı alanda Tolstoy kadar kritik bir rolü olduğu da aşikar.~~

George Beuchamp 19. yüzyılın sonlarına doğru, Teksas’ta bir kasabada dünyaya geldi. Çocukluğundan beri müzikle haşır-neşirdi. Hem etrafındakileri dinliyor, hem de ufak ufak çalıyordu da.

O dönemlerde, vodvil adı verilen müzikal tiyartolar, Amerika’nın dört bir yanında çok yaygındı. Tiyatronun müziklerini, sahnenin hemen yanında bulunan vodvil orkestraları canlı çalıyordu.

George da işte böyle bir orkestraya, bir vodvil orkestrasına girdi. Önce keman çalarak başladı, ama daha sonra gitar bölümüne geçti ve Hawaii tipi çelik telli bir kucak gitarı çalmaya başladı.

İlginçtir ki, bu gitarın sesi insana gerçekten Hawaii’de bir sahildeymişsiniz hissi yaşatıyor.

George da bu gitarın sesini çok seviyordu, ama bir sorun vardı. Vodvil orkestrası, yapısı gereği büyük ve gürültülü bir orkestraydı. Çok sesliydi ve George’un gitarının sesi, bunca sesin arasında duyulmuyordu bile.

Günler geçtikçe, George’un heyecanı yerini memnuniyetsizliğe bırakmaya başladı. Bu memnuniyetsizlik de yerini, çözüm bulma gerginliğine... Aklında tek bir düşünce vardı: “Bu orkestranın içinde, gitarımın sesini duyurmam lazım!”

George’un bu isteği, gitarın müzik evrenindeki anlamını kökten değiştirecekti.

Gitarın telleri, titreşim üretiyordu

Belki bu titreşimler, başka bir şeye dönüştürülebilirdi?

George, tellerin hemen altına bir manyetik alıcı yerleştirdi. Bunun bugünkü adı, pickup. Pick-up — alıcı, fazlasıyla açık ve net bir isim. Bu manyetik alıcı, gitardaki titreşimleri yakalıyordu, ve bunları elektriğe çeviriyordu.

Artık gitarın sesi, yalnızca tellerin titreştiğinde çıkardığı ses değildi, aynı zamanda kabloyla aktarılabilecek bir enerjiye dönüşmüştü. Nihayet George, gitarının sesini duyurmayı başarmıştı.

Elektrikli gitar, sesini yükseltmeye başlamış, fark edilir hale gelmiş ve orkestra içinde parlamaya başlamıştı. Tüm parlaklığına rağmen, onu müzik evreninin yıldızı haline getiren olay, George’un pickup’ı buluşundan yıllar sonra yaşandı.

~~19. Yüzyılın son senesinde Teksas’ta doğan Beauchamp, 10’lu yaşları itibarıyla müziği hem dinleyen hem de çalan biriydi. 1880’ler ile 1930’lar arasına damga vuran vodvillerin, elektrogitarın ortaya çıkmasında yer alacak fikrin ilk tohumu olduğunu düşününce uzak türlerin aslında ne kadar da dirsek temasında olduğunu fark edebiliyoruz. Fransa kökenli bir ailenin oğlu olan George da bu kültür dalgasından etkilendi elbette. Etkilenmekle kalmayıp 1920’lerde önce keman, sonrasındaysa Hawaii tipi çelik telli kucak gitarlarıyla sahneye çıkma deneyimlerine de vodvillerle başladı. Vodvil orkestralarının büyük, gürültülü ve çok sesli orkestralar olduğunu da hatırlatmak gerek. Bu doğrultuda George’un günler, performanslar geçtikçe heyecanı, memnuniyetsizliğe ve bu memnuniyetsizliğin tetiklediği çözüm bulma gerginliğine dönüştü. Aklında tek bir düşünce vardı. “Bu orkestranın içinde, gitarımın sesini duyurmam lazım!” George Beauchamp, 1929’un sonlarıyla 1930’un ilk yarısında bu sorunu çözebilmek için temel noktayı keşfetti: Pickup~~

~~Türkçeleştirmek istersek manyetik alıcı da diyebiliriz pickup için. Pickup’ın, bir elektrogitarın kalbi olduğunu söylemekten çekinmeyeceğim. Neden beyni, akciğeri ya da bir başka organı değil de kalbi olduğunu da açıklamak istiyorum. Bu cihaz, tellerin titreşimlerini elektriğe dönüştürür ve gitarın gövdesine tellerin hemen altına yerleştirilmiştir. Bu yerleşim, özellikle elektrogitarın ortaya çıktığı 1930’ların ilk yarısında tabiri caizse oyunu değiştirir. Günümüze geldiğimizde altı iğneden gelen sesi daha iyi almak için altı mıknatıs kullanılır. Bazı manyetik çeşitlerinde mıknatıs yerine metal çubukların kullanıldığı da görülmüştür.~~

~~Elbette o dönemlerde az önce açıkladığım kadar gelişmiş bir yapı yoktu ortada. Hatta George Beauchamp’ın ürettiği Rickenbacker Electro A-22 ya da bilinen adıyla The Frying Pan modeli, gitar gibi de çalınmıyordu. Frying Pan, bir çelik telli kucak gitarıydı. Yani, oturduğumuz yerden, dizlerimizin üstüne koyduğumuz ve parmak ya da penayla tellere ritim doğrultusunda vurmayıp, parmağa tutturulan metalle perdeler arasında geçiş yapılan bir gitar modeliydi. Bu modelin gelişmiş versiyonunu Pink Floyd’dan David Gilmour uzun yıllar boyunca sahnede ve kayıtlarda kullandı.~~

George Beauchamp’ın bu keşfinin dünyaya yayılmasını sağlayan bir şansı daha vardı. O da İsviçreli elektrik mühendisi ve müzik tarihinin en bilinen soyadlarından birinin sahibi Adolph Rickenbacker’di. 1930’lu yıllarda müzikle ilgili bir göçmen elektrik mühendisinin George Beauchamp’la tanışması aslında çok da garip gelmiyor kulağa, kabul ediyorum. Ama onların tanışmasıyla beraber adeta puzzle’ın eksik parçası tamamlandı. Beauchamp’ın elektrogitar yapmak fikrine, Adolph Rickenbacker’den, bu gitarları birlikte açacağımız bir markayla satalım önerisi geliyor ve bu öneri Rickenbacker gitarlarının 1931’de resmi ilk elektrogitar markası olmasını sağlıyordu. 1931’deki açılıştan hemen 1 sene sonra da meşhur “The Frying Pan” modeli satışa çıkarılıyordu. Frying Pan’in özel olması sadece ilk elektrogitar olmasınne kaddan gelmiyor; o dönem yaşayan bir müzisyen olduğunuzu ve 3 tane Frying Pan sipariş ettiğinizi düşünün. Sizi temin ederim ki elinize ulaşacak gitarların hiçbiri birbirinin aynısı olmayacaktır. Çünkü bu gitarların hepsi el yapımı olmakla kalmayıp üretim aşamasında manyetikleri, pickup’ı ya da bir başka özelliğine dair akla geliştirici bir fikir gelirse anında uygulanıyordu. Kelimenin tam anlamıyla yeni doğmuş bir bebekten farksızdı. Yine de bu modelin satışa çıkışıyla beraber hemKelimenin tam anlamıyla yeni doğmuş bir bebekten farksızdı. Yine de bu modelin satışa çıkışıyla beraber hem üreticiler hem de müzisyenler için barajın kapakları açılıyor ve rekabetin temele oturacağı bir düzende her şey çok daha hızlı ilerlemeye başlıyordu.

BARAJIN KAPAKLARI AÇILIYOR 1934 ile 1937 yılları arasında adeta bir patlama yaşandı. Hemen hemen tüm gitar, mandolin üreticilerinin aklında “Ben de bir tane bundan yapmak istiyorum. Nasıl fark yaratabilirim? Nasıl daha fazla pazarlayabilirim? Nasıl daha iyisini üretebilirim?” ve en temelde “Bunu nasıl kendime ait hale getirebilirim?” sorusu vardı.

Evet, George Beauchamp ilk elektrogitarı yapan insan diyebiliriz ama bildiğimiz elektrogitar modelini, müzik dünyasına armağan eden isim Gibson markasının kurulduğu dönemlerden itibaren yaptığı mandolin tasarımlarıyla tanınan Lloyd Loar’dan başkası değildi. Loar’un bildiğimiz elektrogitar formundaki ilk tasarımını biraz daha detaylı ele almak istiyorum çünkü bu tasarımdan sonra müzikte bildiğimiz birçok şey bir daha aynı kalmadı.

1935 yılında tahmin etmekte zorlanmayacağınız gibi Gibson markası için ES-150 modelini üreten Loar, ilham kaynağını okyanusun diğer yakasında, İtalya’nın Cremona şehrinde hayatını sürdürmüş müzik aletleri üreticisi Antonio Stradivari’de bulmuştu. Stradivari’nin yaptığı keman, viyola, arp ve çelloları inceleyip bunu elektrogitara nasıl uyarlayacağı konusunda soru işaretleriyle boğuşan Loar, çözümün gözünün önünde olduğunu anladı. O döneme kadarki elektrogitarların aksine önce İspanyol tarz bir gitar kasası yapması gerektiğini fark edip bunu yaparken de ilham kaynağı Stradivari gibi, akustik ve çalım rahatlığı bakımından akçaağacın doğru seçim olacağını fark ederek önce gitar kasasını, ardından da sapını akçaağaçtan yapıyordu. Loar’a göre kasanın tasarımındaki en önemli nokta kemanlarda yer alan f-deliklerini aynen aktarabilmekti. F-deliklerinin gitara dahil olmasıyla beraber, gitarın gövdesindeki rezonanstan kaynaklanan titreşimleri ses kaybı ya da kusuru olmadan dışarı vermesi sağlandı.

Amfiden yoksun gitarlar, dönemin orkestralarında duyulmuyordu. Piyano veya nefesli çalgılar çok daha büyük bir yer kaplıyordu. Her ne kadar gitarın önüne bir mikrofon koymak problemi çözebilecek gibi tınlasa da geri besleme sorunu –gitarın hoparlörden gelen uğultulu sesinin gitar mikrofonuna geri gitmesiyle oluşan döngü – riski taşıyordu. İlk elektrogitar denemelerinin bazıları kulağa çok arkaik gelse de rezonans deliğine veya köprüsüne bir mikrofon takarak üretilmişti. Bu prensip sesi yükseltip gitarların duyulmasını arttırsa da geri besleme yani feedback problemini çözmüyordu. Fiziksel titreşimlere tepki gösteren transdüser tipi manyetikler görece daha tatmin edici sonuçlar veriyordu. Loar’un ürettiği gibi gitarların da görece daha tatmin edici sonuçlara ulaşması başta Leo Fender ve Les Paul Gibson gibi üreticileri tatmin etmeyecek, kusursuzlaşma mücadelesinde sonradan birbirleriyle bir mücadeleye de girişeceklerdi.

Gibson ve Fender gitar markalarını müzikle çok ilgilenmeyen insanların dahi bildiğini düşünmekteyim. Aslında Gibson da Fender de Rickenbacker’in açtığı yolun farklı noktalarını temsil etmekte. Gibson, Fender’e göre enstrüman üretimi konusunda daha fazla tarihe sahip bir marka olsa da öne çıkmasını sağlayan temel nokta pazarlama stratejisiydi. Gibson’ın elinde Charlie Christian gibi caz müziğin Jimi Hendrix’i olarak tanımlanıp 1990’da Rock’n Roll Şöhretler Müzesi’ne alınmış bir icracı vardı. Charlie Christian’a elektrogitarın doğuşunu sağlayan müzisyen denmesinin sebebi; tarihte grubuyla beraber sahnede diğer enstrümanlardan daha yüksek ses çıkaran ve solo atan ilk gitarist olmasıydı. Bunu zaman ilerledikçe her konserde yapıp kitleleri peşine takmasıysa hem kendisini hem de Gibson’ın ününü arttırdı. Gibson’ın ve müzik dünyasının şanssızlığı caz müziğin Jimi Hendrix’i, Charlie Christan’ı kariyerinin zirvesinde tüberkülozdan kaybetmekti.

Hayatına radyo, ev hoparlörü ve fonograf tamircisi olarak devam eden Leo Fender’in, “Fender Radyo Servisleri” şirketi Western Electric bünyesine dahil olup 1930’ların sonunda elektrogitar amfisi üretimiyle müzik dünyasına adım attı. Adım atmasından çok kısa bir süre sonra Leo’nun teknik konulardaki dehasının farkına varan çelik telli kucak gitarı üreticisi ve tremolo kolunun patentini alan Doc Kaufmann, tıpkı George Beauchamp-Adolph Rickenbacker ilişkisinde olduğu gibi bir marka kurup ilerlemelerini teklif etti.

Leo Fender, elektrogitarı icat eden insan değildi ama o, elektrogitarı güvenli ve düzgün çalınıp teknik kusurlarından arındıran insandı. Daha da basit anlatmak gerekirse, tekerleği icat edenden rol çalacak kadar büyük bir rolü vardı, o tekerleği günlük hayata entegre etmeyi başardığı için. 1940’lı yıllarda Kaliforinya’da yaşamış bir müziksever olsaydınız, dans eden kadın ve erkeklerin arkasında, duvara yaslanmış şekilde elinde kağıt kalemiyle notlar çıkaran beyaz saçlı birini görme şansınız çok yüksekti. O 10 senelik süre zarfında başta Kaliforniya olmak üzere civar eyaletlerde gerçekleşen caz konserlerinin yarısından fazlasını izlediği iddia edilen Leo Fender, gitaristlerin her bir hareketini not almakla kalmayıp gitarları da çiziyordu. Çizdiği gitarların kusurlu olabileceği noktalarını dinlerken, sorunları keşfetmekle kalmayıp bağlantılı kusurları da üzerinde çalıştığı modelde nasıl yok edeceğinin farkına varıyordu. Buna dair gitarist Noel Boggs’un kızı Sandra K. Boggs’un sözlerine kulak vermemizi öneririm:

“Leo, evimizdeki bir sehpa veya koltuktan farksızdı. Birden evin içinde belirir ve babamın “Gitarımdaki x, y, z noktalarında sorun yaşıyorum” sözlerine, “Bundan bahsettiğin için mutlu oldum çünkü çalışını izliyordum ve senin bahsettiğin noktalar ve daha fazlasını modifiye etmem gerektiğini anlamıştım” diyerek karşılık verirdi. Babamın çalıdığı tüm gitarlar Leo’nun ve doğal olarak Fender gitarlarının prototipiydi. Leo’nun bu çabaları ve müziği geliştirmek için, müzisyenleri izlemesi gerektiği bilinci o dönemlerde ve hala da süren Fender’in özgün soundunun temel sebebidir.”

Fender markası Leo’nun idealist yaklaşımıyla kendine farklı bir yol açmaya çalışırken Gibson önce mandolin modelleri, sonrasında Charlie Christian ile ortaklığının reklam gücü derken elektrogitar ve müzik aletleri üreticiliğinde devasa bir yer kaplıyordu piyasada. 30’lar ve 40’ların tamamında ya da Fender’in yükselişine kadarki dönemde Gibson dokunulmazdı. Burada müzisyen kimliğiyle o dönem Amerika’nın tamamında tanınıp sevilen Lester Williams Polsfuss yani Les Paul, Gibson’ın günümüze kadar gelen marka değerini tescilleyen insandı. Les Paul kaynaklı Gibson’ın en büyük avantajı Fender’in, Leo Fender ile kazandığı sorun çözücü eksiği kapamasıydı.

Les Paul, gitaristlikten geldiği için üretmeye çalıştığı modelden ne beklemesi gerektiğini Leo Fender’e göre çok daha net bir bakış açısı farkıyla biliyordu. Adeta Epiphone’un fabrikasına kapanan Les Paul, “The Log” olarak bilinen çift parçalı gövdenin ortasından geçen tel, manyetik sistemi ve köprüsüyle ilk katı gövdeli gitar denemesini başarıyla gerçekleşti. Bu modelin gerçekleşmesiyle beraber aslında 2 temel sorunu çözmeye çok yaklaşıyordu. Bu sorunu çözme yolunda sonuna gidemese de çok kritik adımlarını, akustik gövdenin güçlendirilmiş sesle rezonansa girmemesinden dolayı geri bildirim yok olmasa da azalıyor ve gitar gövdesi aracılığıyla ses üretirken tellerin enerjisinin dağılması ihtimalini ortadan kalkıyordu. Bu modelle üretilmiş gitarlar yıllar içinde sürekli olarak geliştirilip modifiye edildi ve Paul, kendi adını taşıyan Gibson modelinin geliştirilmesinden sonra bile “The Log”u kayıtlarında kullanmaktan vazgeçmedi.

Leo Fender ise kelimenin tam anlamıyla Les Paul’ün elini görüyor ve 1949’da müzik tarihinin ilk katı gövdeli elektrogitarı olan Fender Esquire’i çıkararak arttırıyordu. E peki, katı gövdeli gitar nedir? George Beauchamp’ın bulduğu çelik telli kucak gitarı ya da Lloyd Loar’un ürettiği ilk elektrogitarların aksine bir ses kutusuna ihtiyaç duymadan tamamen tellerin titreşiminin merkezde olduğu ve bu katı gövdeye bağlı manyetiklere ulaşmasını sağlayan gitardır katı gövdeli gitar.

Ve artık sonunda puzzle’ın eksik parçasına Leo Fender sayesinde ulaşılıyordu. Ulaşılan parça, titreşen tellerin manyetiğe ulaşmasından doğan sesin de amfilerle dinleyiciye geri besleme sorunundan azade bir şekilde ulaşmasıydı. Çünkü katı gövdesi ve metalik yapısı bu geri besleme problemini ortadan kaldıracak yalıtımı sağlıyordu hem müzisyene hem de dinleyiciye. Fender Esquire’ın bu sorunu çözmesinin ardından müziğe ve müzisyenliğe doyacağımız bir devrim gerçekleşiyordu. Fender’in ardından, Gibson, Rickenbacker başta olmak üzere diğer üreticilerin de geri besleme sorununu çözüp üst düzey amfileri kullanmayı normalleştirmesi, ‘gürültülü’ müziği, gençliğin marşı haline getirdi. 50’lerde Elvis, 60’larda Beatles, Jimi Hendrix, 70’lerde Led Zeppelin, Pink Floyd derken model skalası genişliyor ve artan pazar payıyla birlikte her türü daha iyi tanımlayan gitar markaları, çalışmalarını bu alanlarda spesifikleştiriyordu.

Bunların hepsi olurken Leo Fender, 1960’ların ortasında markasını California Broadcasting System’a New York Yankees beysbol takımından daha yüksek bir meblağ karşılığında satıp müzik aleti üretiminin de en az müzik üretimi kadar büyük bir pazar olduğunu Gibson’ın da zamanında yaptığı gibi medya yoluyla ispatlıyordu…

Sağlıklı bir kulağın, normal şartlarda alışık olduğu ses aralığı 0 ile 120 desibel aralığıdır. 0-50 desibel arasını kolayca işitebilir, 85 desibelle beraber seslerden rahatsız olmaya başlar ve 120 desibelin üstüne çıkarsa kulağa acı, kulak zarına zarar vermeye başlar. Bu noktada aklınıza gelecek soruya siz sormadan cevap vermekten memnuniyet duyarım. Dev boyutlarda amfilerin, yüksek sesli gitar ve davulların bulunduğu bir rock konseri yaklaşık olarak 120-130 desibel aralığındadır. Düşününce insanı zorlayan hayatta normal şartlarda tercih etmemesi gereken bir aralıktır ama duruma bakın ki bunun için hem zamanını, hem parasını hem de sağlığını ortaya koyabilir. Aslında benzer bir durum elektrogitarlar ve amfiler için de geçerli.

Amfileri ansiklopedik bir yolla tanımlamak istemiyorum. Bazı çok büyük oyuncular vardır. Yer aldıkları filmi izlenir ve değerli kılmak için en az yönetmen ya da senarist kadar büyük yer kaplayıp başrolün de sahibidirler. Bu denklemde o başrolün sahibi oyunculara, elektrogitarlar diyebiliriz. Hafızanızı biraz zorlamanızı rica ediyorum sizden. Harika bir başrol performansı izlesek de bir o kadar değerli bir yardımcı oyuncunun olmadığı filmlerden kaç tane başyapıt sayabiliriz? Ya da yıllara meydan okuyan?.. İşte amfilerin de elektrogitarların müzikal yolculuğundaki yeri de bu örnekteki gibi. Elektrogitardan amfiye giden sesin de yetmediği çok vakit geçmeden fark edildi. Bu yardımcı oyuncunun rolünü güçlendirmek için hikayeye etkili yan karakterler gerekiyordu. İşte o yan karakterlerin belki de en unutulmazı distortion olmuştu.

1940’lı yıllardaki amfilerin içinde vakumlanmış ampuller vardı. Gitaristler sahnedeyken hem gitarın hem de amfinin sesini sonuna kadar açtığında içerdeki ampul sağa sola titremeye başlıyor ve bir noktadan sonra maruz kaldığı enerjiye dayanamayıp patlıyordu.

Patlama dediysek çok dikkatli kulakların dahi fark etmekte zorlanacağı bir patlama tipi. Ama bıraktığı etki çok farklıydı. Buna dair müzik haberciliği arşivlerinde haber değeri görülmemiş olacak ki anlatılan bir hikaye yok ama ben size gerçekleşmiş olma ihtimali yüksek, ufak bir kurgu hikaye aktarayım.

Karakterimize büyük cazcı Miles Davis’e selam olması için Miles ismini veriyorum. Miles, gruplarda gitarların yeni yeni kendilerini duyurmayı başarmasıyla enstrümanında fazlasını almak için ‘oyuncak’ arıyordu. Dönemin her caz kulübünde olduğu gibi Miles hemen her akşam sahneye çıkıyor ve hem gitarının hem de amfisinin sesini sonuna kadar açıyordu. Bunu yaptıkça ilk dönem amfilerinin direncini zorluyordu. Zorladıkça ses ufak ufak ‘normalin’ dışında bozulmaya başlasa da henüz hala cızırtılı ya da çakıllı bir ses duyulmuyordu. Ama Miles her gece sahnede şunu fark etmeye başlamıştı. Amfisini ne kadar zorlarsa bozulan sesle beraber dinleyicilerinin reaksiyonları da daha direkt geçmeye başlamıştı. Bu noktada düzenli sahneye çıkıp amfisine düzenli hasar veriyor ve bir konserde malum ilan ediliyordu. Amfinin içindeki vakumlanmış ampul, enerjiye dayanamayıp “bana müsaade” diyerek patlıyor ve ses, o döneme kadar kabul edilen normal fikrinin dışına taşıyordu. Amfiden çıkan sesin ‘bozukluğu’ ve ‘rahatsız ediciliği’ dinleyici üstünde beklenen olumsuz etkiyi göstermemişti. Miles’ın azar azar fark ettiği dinleyicinin müziğe daha direkt ve dürüst reaksiyonların distortion fikrinin ilk dönemlerinden itibaren ne kadar güçlü olduğuydu. Dinleyiciler, birkaç saniyeliğine ne olduğunu anlamaya çalıştıktan sonra kendilerini sadece dans ritimlerine değil eş zamanlı olarak distortion’a da kaptırıyor ve keyif çığlıkları eşliğinde ‘kusurlu’ görülenin gücünü keşfediyorlardı.

Bu hikayede olduğu gibi enerji ve canlılık üreticiden dinleyiciye geçiyor ve kusurun, kusursuzluğu keşfediliyordu. Elektrogitarın aksine, tarihte ilk distortion kullanan müzisyenin kim olduğu bilinmemekte ama Bob Wills and his Texas Playboys grubunun gitarlarını çalan Junior Barnard distortion kullanan ilk büyük müzisyenlerden biriydi. Barnard, country ve folk müziği daha kirli ve kolay sindirilemeyecek bir forma taşımak istiyor, bu sebeple de hem enstrümanını hem de yan efektlerin ona sunduklarını sonuna kadar zorluyordu.

Bir tek rock müzik tarihi için değil, popüler kültür tarihi için de önemli gruplardan biri olan The Kinks’in unutulmaz şarkısı You Really Got Me’yi hatırlıyor musunuz? Ya da bu şarkının girişindeki gitar riffini hatırlıyor musunuz diye sorsam daha uygun olacak.

Duyduğunuz riffin zihininizde uyandırdığı görüntüde bir çizik çiziklik, serserilik olduğunu söyleyebilir miyiz? The Kinks gitaristi Dave Davies, kayıt esnasında amfisinin hoparlörüne, jiletle iki tane boydan boya çizik atıyor ve kâğıt üstünde kusurlu olması beklenen sesten müzik tarihinin en akılda kalıcı rifflerinden birini çıkarmayı başarıyordu.

Tabii düşününce distortion sesini elde etmek için amfilere majör hasar vermek ne kadar mantıklıydı? Bu müzisyenler konserden konsere koşturdukları turnelerde nefes almaya vakit bulamazken bi’ düşünsenize verilen bilinçli hasarın ileri gitmesiyle ilk şarkılardan amfiyi tamamen bozup ses sistemini amiyane tabirle cortlattıklarını... Link Wray, amfiye hasar vererek distortion elde etme yöntemini kullanan ilk gitaristlerden biri olsa da sizden düşünmenizi rica ettiğim olayı yaşamıştı. Belki bir turne değildi ama Orta Batı Amerika’da verdiği bir konsere, kültleşen şarkısı “Rumble” ile başlamaya yeltenip gitarına dokunduğu an amfiden gelmesi gereken sesin yerini, bombaya benzeyen bir amfi imfilakı kaplıyordu...

Link Wray’in başına geleni de düşünecek olursak bu yöntemin ne kadar sürdürülebilirlikten uzak olduğu anlaşılıyor ve distortion pedalları doğuyordu. Distortion pedallarının çıktığı dönemde gitaristlere yarattığı en büyük avantaj, distortion’ı hem açık hem de kapalı kullanma şansı tanımaktı. Rolling Stones gitaristi Keith Richards da distortion pedallarının namını duyup merak edenlerdendi. Out of Our Heads albümünün kayıtları esnasında kariyerinin ilk distortion pedalını alan Richards’ın bu pedal ve distortion’la ürettiği şarkıyı bi’ dinleyelim. Bakalım tanıdık gelecek mi?

Sizin de duyduğunuz gibi Satisfaction, merak duygusunun ihtiyaçla birleşmesi sonucu Keith Richards’ın zihninden parmaklarına döküldü. Satisfaction’dan önce distortion bilinen ama etki alanı müzisyenlerle sınırlı bir efektken, Satisfaction sonrasında elektrogitarlı müziğin aranan temel bileşeni olmuştu. Çok kısa bir süre sonra Jimi Hendrix de hikayeye kendi dokunuşunu katınca rock müzik, ne kadar elektrogitardan bağımsız düşünülemezse distortion’dan da bağımsız düşünülemez oldu…

Aslında rahatsız edici ve kirli olmasına rağmen, neden elektrogitar sesini seviyoruz? Bu soru, elektrogitarın bir ihtiyaç olarak ortaya çıkışının nasıl kültürel bir etkiye ilerlediğinin özeti olabilir.

Düşününce 100 yıl bile değil ilk kez bir gitarın sesinin daha fazla insana ulaşması umuduyla işin içine elektrik ve teknolojinin karışması. Daha da dramatik olanı, insanlığın hemen her şeye alıştığı gibi buna da sanki hiç yoksunluğu çekilmemiş kadar rahat alışıp yadırgamaması. Talking Heads grubunun solisti ve olmasının yanı sıra bir sanat düşünürü olarak da tanınan David Byrne, bütün bu süreci “Müzik Nasıl İşler” kitabında:

“Kimileri geçiciliğin dikkatimizi toplamamıza yardım ettiğini söyler; ona göre ne zaman sadece tek şansımız, bir şeyi kavramak için yalnızca anlık bir fırsatımız olduğunu biliriz, o zaman daha dikkatli dinleriz. Aldığımız keyif de aynı oranda derinleşir ve eşsizleşir” sözleriyle anlatıp, ses editörü ve film yönetmeni Walter Murch’ün “Müzik muhafaza edilmesi mümkün olmayan esas şiirsel tondur” alıntısıyla noktalandırır. Haksız da sayılmaz. 1920’lerde vodvillerin içinde sesini duyurmaya çalışan bir dâhinin çabalarına karşılık veren müzikal iklime en az o dahi kadar –şansa bakın ki farklı perspektiflerde- çığır açan insanlar oldu ve o gün bugündür, susturulmaya çalışıldığında bile hiçbir amfiden çıkan sese karşı duramadılar. Çünkü tetiklenmeye hayran olan insan, kağıt üstünde aksinin gerçekleşmesi beklenen her detayı müzikal evrende, elektrogitar ve efektlerinin ardından kendi benliğine dahil etti, bu sebeple de o barajın kapakları, bir daha kapanmamak üzere açılmasının üzerinden uzun bir zaman geçmiş olsa gerek…

Künye
  • YazanAnt Arın Şermet
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
  • Müzik SeçimleriUmut Barış Genç
Kaynaklar (16)