111 Hz ·Bölüm 131 ·13 Mayıs 2024 ·24 dk ·1.773 kelime

Belki de Molaya İhtiyacın Vardır!

Rutinler bizim gelişmemizi sağlayan alışkanlıklar olslar da zamanla monotonluğa dönüşmek gibi bir riski de barındırıyorlar. 111 Hz'in bu bölümünde rutin ve monotonluk kavramları üzerine konuşuyoruz. Monotonlaşan alışkanlıkların nasıl zararları olduğu üzerine odaklanıyoruz.

0:00

Arkadaşlar selam! Nasılsınız? Ben bugün yataktan öyle enerjik kalktım ki sormayın… Bir saniye ya, şu müziğin sesini biraz kısayım en iyisi.

Yani nasıl iyi hissediyorum bir bilseniz… Zaten bugün biiiirrr sürü işim var. Ama sıkıntı yok. Dedim ya çok enerjiğim. Evet inanıyorum, hepsini halledeceğim! Size biraz ajandamdan bahsedeyim o zaman, sonra da hemen işe koyulayım, anca biter zaten… Mesela ben siz gelmeden çok önce her sabah yaptığım gibi saat 5’te kalktım, sporumu yaptım, duşumu aldım, kahvaltımı ettim. Şimdi biraz işlerimle uğraşmam lazım. Sonra ara verdiğimde kitap okumam gerekiyor.

Biraz daha çalıştıktan sonra obua pratiği saatim geliyor. Malum enstrüman çalmadan hayat geçmez… Hızlıca yemek yedikten sonra da her gün olduğu gibi Japonca derslerimi tamamlayacağım.

Offfff… Kendimi bunları yapabileceğime inandırmaya çalışıyorum ama olmuyor arkadaşlar ya. Maalesef bugün kendimi hiç enerjik falan hissetmiyorum. Sabah 5’te uyandım uyanmasına ama o kadar zor kalktım ki anlatamam… İşlerimi tamamlamam, her gün uyguladığım tüm rutinleri kaçırmadan takip etmem gerekiyor, fakat yok yani bugün hiç içimden gelmiyor arkadaş. Şuradan şuraya gidesim bile yok vallahi.

Hatta aramızda kalsın, obua çalmak hiç heyecan vermiyor bana ya. Bir kere öğrenmeye başladığım için bırakmak da istemiyorum… Uff bilmiyorum ki…

Belli rutinler oluşturmanın ve onları takip etmenin ne kadar önemli olduğunda hemfikiriz bence, ona itirazım yok. Zaten bu durum bilimsel araştırmalarla da kanıtlandı. Zaman yönetimi, öz disiplin inşaası ve üretkenliği arttırması, rutinlerin en bilinen faydaları arasında sayılabilir. Ben de rutinlere dair pek çok video yaptım YouTube’da, biliyorsunuz. Hatta senelerce hep birlikte zincirleri kırmadık, bu sayede pek çoğumuz çok güzel alışkanlıklar edindik, kendimizi daha ileri taşıdık. Amaaaa….

Eğer takip ettiğimiz rutinler artık bize heyecan vermiyorsa, sadece yapmış olmak için, öylesine yapıyorsak, sürdürdüğümüz rutinlerin bizi geliştirmek şöyle dursun külfet haline geldiğini falan hissediyorsak ne olacak? Üstelik bu rutinler artık mental olarak da kendimizi iyi hissettirmiyorsa, sürdürecek motivasyonumuz kalmadıysa, hatta kendimizi tükenmiş hissettirmeye başladıysa, yine de rutinleri sürdürmek faydalıdır diyebilir miyiz?

İşte bugün tam olarak bundan bahsedeceğiz. Rutinlerin olumlu yanlarını kaybedip monotonluğa dönüşmeleri halinde, nasıl yarardan çok zarar verdiği üzerine konuşacağız. Gelin bunu bir hikaye eşliğinde ele alalım. Hatta burada biz de normal akışımızdan çıkalım… Yaşanmış bir şey değil de bizim hayal ettiğimiz bir senaryo olsun bu. Anlaştığımızı var sayıyorum…

Şimdiiii, bir boksör düşünmenizi rica ediyorum sizden.

Boksörümüz bu spora çok genç yaşta başlamış ve ilk günden itibaren de tutkuyla bağlanmış. Hayatındaki pek çok şeyden; eğlenceden, gezip tozmaktan vazgeçmek pahasına da olsa her gün çalışmaya, teriyle ringin zeminini ıslatmaya devam etmiş. Çünkü tek bir amacı varmış bu boksörün.

Dünya şampiyonu olmak… Ve nihayet, uzun arayışların sonunda, en iyi olduğu tekniği buldu. Hem gücünü hem de hızını ringe yansıtabiliyor, eksikleriniyse rakiplerinden gizleyebiliyordu bu teknik sayesinde. Dolayısıyla her gün ama her gün aynı antrenman programını uygulamaya başladı. Evet, istisnasız her gün! Buradaki amacıysa tekniğini mükemmelleştirip, gelecek Dünya Şampiyonası’ndan altın kemeri takmaktı.

Ve yıllar süren çabanın, yapılan fedakarlıkların sonunda o önemli gün gelip çattı…

Boksörümüz az sonra dünya şampiyonasında final maçına çıkacak. Salonda bulunan herkes oldukça heyecanlı.

Heh! İşte müsabaka da başlıyor! Çok heyecanlı cidden…

Vay vay vaaay iki boksör de fazlasıyla hızlı girdiler maça. İkisi de kazanmayı çok istiyor tabii ki.

Oooo o da ne?!!! Bizimki şimşek gibi bir sağ kroşe çıkardı.

Oooo üstüne bir de balyoz gibi bir aparkat geldi. Oldukça iyi gidiyor. Yılmadan sürdürdüğü idmanlar ve mükemmelleştirmek için uğraştığı tekniği sayesinde maçın sonunu erken getirecek gibi duruyor.

İnanılmaz bir şey bu! Rakibini afallatıp çıkardığı sağ kroşe sonrası maçı bitirdi arkadaşlar! Boksörümüz rakibini ilk rauntta nakavt ederek şampiyonluğu göğüsledi!

İşte gördüğünüz gibi boksörümüz tüm emeklerinin karşılığını aldı. Ve bunu da bıkmadan usanmadan bağlı kaldığı rutinleri sayesinde başardı.

Peki bundan sonra ne olacak dersiniz? Boksörümüz sevincini yaşadıktan hemen sonra, aynı rutinleriyle yeni bir şampiyonluk için sıradaki müsabakaya hazırlanmaya başlayacak tabii ki. İyi hoş ama, zaten artık meyvesini veren şeyleri aynen tekrar ederek gelişmeye devam edebilir mi bir insan? Yoksa bu rutinler zamanla monotonluğa evrilip onu geriye mi düşürür?

Geriye düşme tehlikesi çok olası arkadaşlar. Çünkü rutin dediğimizde aklımıza; günlük hayatımızı organize etmek, verimliliğimizi arttırmak veya bir konuda yeni şeyler öğrenmek ya da gelişmek için oluşturduğumuz düzenler geliyor. Monotonluksa sürekli tekrarlanan ve değişmeyen aktivitelerin neden olduğu sıkıcılık aslında. Takip ettiğiniz bazı rutinler artık size heyecan vermiyor olabilir. Heyecanla başlamış olsanız bile, sürekli aynı şekilde sürdürdüğünüz rutininiz, bir noktadan sonra sadece görev bilinciyle devam ettiğiniz bir şey haline gelebilir. Hatta bırakın keyif almayı, bu rutini uygulamak artık külfete bile dönüşebilir… Hemen örnekle açıklayalım bunu… Mesela gitar öğrenmeye başladınız diyelim.

Her gün belli bir zaman diliminde, aynı akorları çalışıyorsunuz… Tamam bu tekrarlar başta sizi geliştiriyor… Sonuçta birçok şeyde olduğu gibi enstrüman öğrenmek de bir sebat işi. Fakat sürekli aynı akorları aynı şekilde çaldığınız bir rutin oluşturursanız, bir süre sonra gitar çalmanın sizin için hiçbir heyecanı kalmayacaktır.

Motivasyonunuz düşecek ve bu süreç size yarardan çok zarar vermeye başlayacak kısacası.

Yani rutinler hayatımızı kolaylaştırıp bizi daha ileri taşırken, monotonluk yerimizde saymamıza hatta bazen geriye düşmemize sebep oluyor. Bildiğiniz enerjimizi emerek, hayatımızı zorlaştırıyor. Zaten monotonluğun hem beynimize hem de psikolojimize zarar verdiğine yönelik araştırmalar da yapılıyor.

Örneğin ünlü nörobilimci Michael Merzenich belirli rutinlere sıkışıp kalmış monoton bir hayat tarzının, beyin plastisitesini azaltabileceğini belirtiyor. Nörolplastisite ya da beyin plastisitesi, kısaca beynin yapısal veya fizyolojik değişikliklere uğrayarak, gelişebilme yeteneği olarak tanımlanabilir. Oldukça önemli bir şey bu bahsettiğimiz, zira yapılan çalışmalar plastisitenin artmasının, birtakım beyin hasarlarının onarılması, beynin gelişimi, öğrenme ve hafıza gibi konular üzerinde olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor. Konfor alanına hapsolmanın yani monotonluğunsa beyin plastisitesini azalttığı düşünülüyor. Bu da değişen koşullara uyum sağlamamızı zorlaştırarak, yaşadığımız sorunlarla başa çıkma yeteneğimizin körelmesine, öğrenme güçlüklerine, hafıza ve bellek sorunlarına yol açabiliyor. Monotonluğun olumsuz etkileri sadece bunlarla da sınırlı değil üstelik. Ruhsal sağlığımız üzerinde de ciddi etkileri bulunuyor maalesef. Mesela “Akış: Mutluluk Bilimi” kitabı ve akış felsefesiyle tanınan psikolog Mihaly Csikszentmihalyi; tekdüze bir hayatın duygusal ve zihinsel olarak tatmin olmamızı engelleyebileceğini, içsel motivasyonumuzu azaltarak depresyon riskini artırabileceğini iddia ediyor.

Peki pratikte nasıl oluyor derseniz, yine boksörümüz üzerinden örneklendirelim bunu. En son onu yeni bir dünya şampiyonasına hazırlanırken bırakmıştık hatırlarsanız. Şimdi onun hikayesindeki ikinci perdeye odaklanacağız. Ama önce kısa bir ara verelim… Siz de bu arada hikayenin devamı için kendi versiyonlarınızı hayal edersiniz belki…

Evet, umarım siz de hikayenin devamı için bir şeyler düşünmüşsünüzdür bu arada… Boksörümüzün hikayesinin devamında ne olduğunu merak ettiğinize eminim.

Son dönemde büyük şirketler; tekdüze iş rutinlerinin çalışanların motivasyonunu düşürüp verimliliklerini azalttığını, dikkat ve konsantrasyon eksikliğine, hatta tükenmişlik sendromuna sebep olduğunu fark ettiler. Ve bunları engellemek için de çeşitli çözümlere başvurmakta gecikmediler elbette. Gün içinde çalışanların işten uzaklaşmasını sağlamak için ufak molaların iyi geleceği yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkınca; şirket binalarına spor kompleksleri, masaj ve sauna salonları, dinlenme, oyun ve eğlence merkezi gibi alanlar da dahil etmeye başladılar. Bunlar dışında rutin iş döngülerinin de renklendirilmeye ihtiyacı oluyor tabii ki. Hemen bir örnekle açıklayalım bunu da. Mesela hiç duydunuz mu bilmiyorum ama, Google’ın “yüzde 20 zaman” programı diye bir uygulaması var.

Buna göre Google çalışanlarına, kendi işleri dışında, istedikleri bir fikir üzerinde yönetim onayına ihtiyaç duymaksızın zamanlarının %20’sini harcayarak çalışabilme imkanı sağlıyor. Yani haftada beş gün çalıştıklarını düşünürsek, bir tam günlerini kendi işlerinin dışında, keyif alacakları farklı işlerle uğraşarak geçirebiliyorlar. Üstelik Google onlardan, bu çalışmaları neticesinde inanılmaz projeler yaratmalarını falan da beklemiyor. Burada amaç; çalışanlarının kendi iş rutinlerinin dışına çıkarak monotonluk döngüsüne girmelerini engellemek. Ama tabii bu uygulamadan bazı büyük fikirler de ortaya çıkmış.

Mesela bugün Google’da bir şey aratacakken ilk harfi yazdığımızda, altta tahmini kelimelerin belirmesini sağlayan “otomatik tamamlama sistemi” ve Google deyince akla gelen ilk şeylerden olan Gmail ve AdSense gibi uygulamaların temeli de işte bu program kapsamında atılmış.

Artık monotonluğu kırmanın, farklı şeylerle uğraşmanın yaratıcılığımızı arttırdığını söylememe gerek yok herhalde.

Peki sadece işte mi yaşıyoruz bu monotonluğu? Gündelik hayatlarımızda da sıkışmış hissettiğimiz, her gün aynı güne uyandığımızı, sürekli aynı günü yaşadığımız bir simülasyona sıkıştığımızı düşündüğümüz olmuyor mu? Evet evet, aynı Groundhog Day filmindeki gibi… Bu film ülkemizde “Bugün Aslında Dündü” ismiyle yayınlanmıştı hatta. İzleyenler hatırlayacaktır… Film hava durumu spikerliği yapan Phil Connors’ın başından geçen tuhaf bir olayı ele alıyordu.

Bill Muray’in oynadığı karakter, her gün aynı 2 Şubat sabahına, radyoda ‘I Got You Babe’ şarkısını duyarak ve aynı haberleri dinleyerek uyanıyordu hani… İlk başta anlamasa da, bir noktada tekrar tekrar aynı günü yaşadığını fark ediyordu…

Şimdi biz filmin sürprizini bozmayalım tabii, ama bazı günler size de bir öncekinin aynısı gibi gelmiyor mu? Peki bizler kendi gündelik hayatlarımızda monotonluktan kurtulmak için neler yapabiliriz? Biraz onu konuşalım şimdi. Aslında çözüm basit. Hiçbir şey yapmamak!

Hiçbir şey yapmamak derken boş vermekten değil, “suçluluk hissetmeden rahatlayabilmekten, hayatta bazen de hiçbir şey yapmadan sadece mola verebilmekten” bahsediyorum. Yoğun hayatlarımızın içinde ordan oraya savrulduğumuzu, savrulmalar esnasında da türlü çeşit stresle, tükenmişlikle, depresyonla başa çıkmaya çalıştığımızı farkeden Hollandalılar, bu dertlerimizin çözümünün hayattan bi’ mola almak olduğunu farketmişler. Ve böylelikle ortaya “Niksen” felsefesi çıkmış. Niksen yani “hiçbir şey yapmama” düşüncesi öyle alelade bir kaçış ya da tembellik falan değil. Çünkü niksenin özü bilinçli olmaktan geçiyor. Yani bilinçli olarak o an yapmamız gereken işleri bir kenara koyarak sadece hiçbir şey yapmamaya odaklandığımızda Niksen uygulamasını gerçekleştirmiş oluyoruz.

Bu durumda mesela; yoğun bir iş gününün ortasında, daha onlarca yapılacak iş bizi beklerken, 10 dakikalığına her şeyi bırakıp, cama doğru sakince yürüyüp, pencereyi açtıktan sonra, şöyle deriiiiin bir nefes alıp, hiçbir şey düşünmeden sadece sokağı izlediğimizde…

İştee! Niksen’i uygulamış olduk bile. Artık işlerinizi rahatlıkla yapmaya devam edebilirsiniz. Kısacası hayata bir ara verin yahu, 10 dakikadan ne olacak…

Ne zaman, nerede, ne yaptığımız veya ne kadar yaptığımızın hiçbir önemi yok. Niksen felsefesinde önemli olan, kendimize mola anları yaratıp o anki sorumluluklarımızın ya da rutinlerimizin hiçbirini düşünmeden sadece durabilmek, kafamızı boşaltıp rahatlayabilmek… İşte bu mola anlarında; “rutinlerimiz bizi geliştirmeye, bize iyi gelmeye devam ediyor mu yoksa sadece görev icabı yaptığımız monoton şeyler haline mi dönüştü?” sorgulamasını yapabilmemiz mümkün hale geliyor. Kendimize sorduğumuz bu sorunun cevabına göre rutinlerimizi yeniden düzenlememiz veya değiştirmemiz, ne istediğimizi fark edip hayatımızı yeniden inşa edebilmemizin yolu da açılmış oluyor.

Pekiii bizim hikayemizde ne oldu dersiniz? Yani boksörümüz ne yaptı? Sadece Niksen ile çözülebilecek bir şey de değil sonuçta bu. Sonuçta çalışmadan da boks şampiyonu falan olunmuyor arkadaşlar, kendimizi kandırmayalım…

Bizim boksörümüz de yine çok çalıştı elbette. Sadece yeni ve daha verimli rutinler üzerine gitti. Yeni antrenman teknikleri uygulayarak, rakiplerini şaşırtacak farklı teknikler çalıştı. Yogaya başladı mesela… Böylece vücudunu daha rahat kontrol edebildi, esneklik kazandı yani. Zinciri değil, monotonluğu kırdı bizim boksörümüz.

Rutinlerin ne kadar önemli olduğunu biliyoruz ama bazen dinlenmeyi, mola vermeyi unutuyoruz. O rutinlerin monotonluğa dönüştüğünü, bizi geliştirmekten ziyade tükettiğini fark edemiyoruz zaman zaman. Bazen çok isteyerek, severek başladığımız rutinlerimize karşı bile ilgimizi kaybedebiliyoruz, değişebiliyoruz… Artık bize heyecan vermeyen şeyleri sürdürmeye çalışarak kendimize haksızlık dahi edebiliyoruz.

Bu noktada esnek düşünebilmek son derece önemli arkadaşlar. Kendinizi geliştirirken belli kalıplara sıkışmamaya dikkat etmek gerekiyor. Kendini geliştirmenin de keyifli bir uğraş olduğunu asla unutmayın. Tamam, başlarda bazı zorluklar yaşamamız normal bu tür süreçlerde… Fakat o zorluklar kronik bir hale geliyorsa da mola vermekten, rutinlerinizi değiştirmekten, yeni şeyler denemekten kendinizi alıkoymayın.

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (1)