111 Hz ·Bölüm 132 ·20 Mayıs 2024 ·25 dk ·2.256 kelime

Gerçekçi İnsanlar Daha mı Üzgün?

“Büyüklük sanrıları”, genellikle çeşitli psikolojik rahatsızlıkların semptomu olarak görülebilen, gerçeklikle bağın tamamen koptuğu patolojik bir durum. Peki ya gerçekliğin ne olduğunu nasıl biliyoruz? Karamsar görünen durumlarda sanrılara sığınmak sağlıklı bir baş etme yöntemi mi, yoksa bir kaçış mı? 111 Hz’in bu bölümünde toz pembe gözlüklerimizi takıp bulutlara doğru uçuyor ve anlam arayışımıza farklı bir perspektiften bakıyoruz.

0:00

Demek geldiniz benim sadık dinleyicilerim! Gerçi, gelmemek gibi bir şansınız da yok; zira huzuruma çıkıp dudaklarımdan dökülen hakikatleri dinlemek, siz faniler için ancak bir lütuf olabilir. Podcast’lerin şahı, yani ben, yani Barış Özcan, sizleri selamlıyorum!

Biliyorsunuz, ben seçilmiş kişi olduğum için istediğim her şeyi yapabiliyor, her yere anında ışınlanabiliyorum. Siz bu süper güçleri ancak en çılgın rüyalarınızda görebilirsiniz, oysa parmaklarımı bir kez şıklatmama bakar! Tüm dünya, hatta kainatın tamamı benim sayemde ayakta… Bu ne kadar hassas bir denge gerektiriyor, hiç düşündünüz mü? Düşünmeyin zaten bence de… Şimdi parmaklarımı şıklatacağım ve her şey sonsuza kadar değişecek! Hazır mısınız? 3…2…1…

Aaa, neden olmadı ki bir şey?

Neyse… Zaten şaka yaptığımı fark etmişsinizdir. Yani tabii ki kendimi kral, sizi de tebaam olarak görmüyorum veya seçilmiş kişi olduğumu falan düşünmüyorum. Eh, elbette benim de kendime göre yeteneklerim, öne çıktığım alanlar var ama bunların hiçbirisi az önce verdiğim örneklerde olduğu gibi uçlarda gezinmiyor. Deneyimlerimi ve niteliklerimi gerçekçi bir gözle tartarak kendimi değerlendirebiliyorum. Ne var ki, ben her ne kadar böyle “gerçekçi” diye kendimden emin bir şekilde konuşsam da, aslında “gerçeklik” dediğimiz kavram oldukça hassas ve kişinin algılarına göre değişebilen bir şey.

Mesela şimdi gelin sizinle geçmişe kısa bir yolculuk yapalım.

Napoleon ismini eminim pek çoğunuz duymuşsunuzdur. Fransa İmparatoru meşhur Napoleon Bonapart’dan bahsediyorum tabii ki… Tarih kitaplarına baktığınızda, bahsettiğimiz 1. Napoleon’dan sadece bir tane olduğunu görebilirsiniz. Yani sizin bildiğiniz, gördüğünüz başka bir Napoleon daha yoksa bu bilginin oldukça net olduğunu düşünüyorum.

Ama işte, şu anda bulunduğumuz yerde tam olarak 14 tane Napoleon var. Hepsi de büyük bir inanmışlıkla kendilerinin gerçek Napoleon olduğunu iddia ediyor; haşmetli bir duruş ve etrafı kibirle süzen gözlerle hakları olan tahta derhal oturmayı talep ediyorlar. Neyse neyse daha fazla gizem yaratmayacağım size… Şu anda Paris Bicêtre Akıl Hastanesi’ndeyiz…

Yeeaaaniiie, sanırım açıklayıcı olmuştur.

1840 yılındayız. Napoleon’un külleri, sürgün edildikten sonra hayatının son yıllarını geçirdiği St. Helena adasından ülkesi Fransa’ya işte tam da bu yıl getirildi. Yani neredeyse Napoleon’un ölümünden 20 yıl sonra… Dolayısıyla Napoleon sayısındaki artışın pek de rastlantısal olmadığını söyleyebiliriz. Fransa halkı için oldukça önemli, yüce bir figürün ölümlülüğü ve bunun küller aracılığıyla somutlaşması, o dönemde Paris’te yaşayan herkesi etkilemiştir muhakkak... Ama bazı zihinlerde bu etkilenme, bir sonraki aşamaya geçerek özdeşleşme halini almış. Bu, öylesine sık karşılaşılan bir durummuş ki, popüler kültüre “Napoleon Sanrısı” olarak geçmiş ve mizahi dilde akıl sağlığını yitirmiş kimseleri belli etmek için kullanılan bir yönteme dönüşmüş. Örneğin, karikatürlerde bir sebeple delirme noktasına gelen kişiler, kafalarında Napoleon’unkine benzer bir şapkayla ve onun ünlü, tek eli yeleğinde pozuyla resmedilmiş.

Tabii günümüzde, bu durumun daha akademik ve sadece Napoleon’la sınırlı olmayan bir adı var. İngilizce’de “Delusions of Grandeur” olarak geçen, “Büyüklük Sanrıları”

Sanrılar genellikle şizofreni, bipolar bozukluk, demans ve psikotik özellikli depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklarda görülmekle birlikte farklı tiplere ayrılıyor. Büyüklük sanrıları bunlardan yalnızca birisi ama en yaygın olanları arasında… Buna rağmen kaynağı hala tam olarak belirlenebilmiş değil. Bu durumu kendini beğenmişlikten ayıransa, gerçeklikle olan bağın tamamen koptuğu patolojik bir durum olması… Yani bu kişiler, çevrelerindeki herkes aksini söylüyor olsa bile, kendilerine göre kesinlikle doğru olan bir inanca sıkıca tutunuyor; diğer tüm bilgi ve kanıtları inkar ediyorlar. Kendilerinin yarattığı bu gerçekliğe ne kadar büyük bir inanç duyuyorlarsa, sanrıları da o oranda kuvvetleniyor. Ve bu inançlarda genellikle tekrar eden belirli motifler var. Örneğin başka kimsede olmayan, hatta bilinmeyen bir süper güce sahip olduğunu düşünmek…

Çoook ünlü birisi olduğuna inanmak; hatta bazen gerçekten ünlü olan kişinin kendi şöhretine göz diken bir sahtekar olduğundan emin olmak…

Özel ve önemli kişiler ya da gruplarla bağlantıda olduğunu öne sürmek… Dünya liderleri, gizli cemiyetler hatta kimi zaman uzaylılar gibi…

Ya da kendini Tanrı, peygamber veya ruhani bir lider olarak görmek…

Tüm bunlar, büyüklük sanrısı yaşayan birisi için mümkün. Ne var ki, içinde yaşadıkları toplum nezdinde mümkün olmadığı için bu kişilerin çevrelerindeki insanlarla çatışmaları kaçınılmaz oluyor haliyle… Kulağa oldukça yorucu geliyor değil mi? Ama bazı araştırmacılar, sanrıların kimi zaman bizim aleyhimize değil, tam tersi iyiliğimize çalışabileceğinden bahsederek tartışmalı bir fikir ortaya atmışlar. Daha önce “Doğaya Adapte Olmak” bölümünde adaptasyon becerisinin insan için ne kadar gerekli ve hayatta kalmak konusunda ne kadar etkin bir rol oynadığından bahsetmiştim. Peki bunun sanrılarla bağlantısı ne? Sonuçta bir kişinin kendini çok ünlü, çok zengin, dahi hatta doğa üstü güçlere sahip olarak görmesi adaptasyon konusunda nasıl bir avantaj sağlayabilir ki?

İnanç patolojileri üzerine araştırmalar yapan psikolog Ryan McKay ve bilişsel çalışmalar uzmanı Daniel Dennett, işte tam da bu noktada “shear pin”, yani emniyet pimi benzetmesinden yola çıkmış…

Emniyet pimi, makineye zarar verebilecek ani durumlar karşısında kırılması için tasarlanmış küçük bir parça aslında… Yani kırılması, sistemin kusursuzca olmasa da çalışmaya devam edebilmesi için elzem. Bu sayede hem makineye zarar gelmesi engellenmiş oluyor hem de makine fonksiyonunu sürdürebiliyor. İşte bu iki araştırmacı, sanrıların da insan psikolojisinde benzer bir rol oynayabileceğini öne sürmüş. Travmalar, kazalar ve kendimizi tehlikede hissettiğimiz, bizi normalin üzerinde bir strese maruz bırakan olaylar, sinir sistemimizi tehdit edip inançlarımızı savunmasız hale getirebilir. McKay ve Dennett, sanrıların bu tip kriz anlarında kişinin gerçeklikle kurduğu ilişkiyi düzenleyebileceğinden bahsetmiş. Gerçekliğin çok bulanık, negatif veya ağır göründüğü zamanlarda bile kişi, gerçekliğin dışına çıkan inançları sayesinde hayata devam edebilecek motivasyonu bulabiliyor onlara göre… Sanrılar psikolojik bir rahatlama hali, daha iyi bir gelecek ihtimali sunuyor yani.

Peki ya emniyet pimi kırılmazsa ne olur?

McKay ve Dennett, emniyet piminin kırılmamasını, kişinin gerçeklikle doğrudan yüzleşmesi olarak yorumlamış. Onlara göre sanrıların yokluğu, kişiyi yoğun bir negatif düşünceler ve duygular yumağına atabilir; kişi bu duygularla etkileşime girmeyi reddettiği için de gerçeklikten tamamen kopabilir. Ağır depresyon, kırılmayan bir emniyet piminin sonucu olabilir diyorlar özetle.

Şimdi size bir soru sorayım… Sizce hayatın anlamı nedir? Yani bir hayat nasıl anlamlı yaşanır? Evet kalem ve kağıtları hazırlayalım, bölüm bitiminde cevaplarınızı toplayacağım. Tamam tamam telaşlanmayın hemen, şakaydı. Ama gerçekten de… Şöyle biraz olsun düşünmenizi isterim. Siz hayatın anlamını neyde, nerelerde buluyorsunuz? Ya da hayattaki amacınızı biliyor musunuz?

Delüzyon hastalarında iyileşme ve rehabilitasyon üzerinde uzmanlaşan psikiyatrist Glenn Roberts, 1991 yılında yaptığı çalışmada farklı meslek dalları ve yaşam şartlarından gelen insanlara işte tam da bu soruları sormuş. Sonuçlar beklediğinden daha farklı çıkmış. İncelikle işlenmiş, ayrıntılı sanrılara sahip olan hastalar, “yaşam amacı” indeksinde rehabilitasyon hemşirelerinden, iyileşme sürecindeki hastalardan ve papaz adaylarından daha yüksek bir skor elde etmiş. Roberts’ın bu çalışmadan çıkardığı sonuç şu olmuş,

> Kimi bireyler için psikoz, bir tatmin kaynağı olabilir ve bazen sanrılar, kişinin hayata adaptasyonuna katkı sağlayabilir. >

Yani zihnimizde yarattığımız bir sanrı, bizim için stres kaynağı olan, anlamlandıramadığımız bir deneyimi çözümlememize yardımcı olabiliyor. Sanrılarımız, yumuşak bir yastık gibi koruma görevi görüp içinde yaşadığımız esas gerçeklikten daha tercih edilesi bir gerçeklik imkanı sunabiliyor bize…

Ne güzel değil mi? Dünya’yı olmasını istediğimiz haliyle görüyoruz. Aslında bunu şu anda da deneyimlemek mümkün. Bekleyin, şuralarda bir yerde zor günler için sakladığım bir kutu olacaktı. Ben onu bulmaya çalışırken kısa bir ara verelim. Geri geldiğimizde bu duruma başka bir perspektiften bakacağız.

İşte buradaa…

Toz pembe gözlükler…

Ahhhh… Her şey ne kadar da güzel oldu şimdi! Şehirdeki gürültüler…

Bir kuş cıvıltısı gibi.

Hiçbir problemimiz, kafaya taktığımız hiçbir derdimiz yok… Çünkü hayat çok güzel ve biz her şeyi başarabiliriz! Yaşamdaki zorluklar bizi aşağı çektiğinde, kanatlarımızı açıp uçmamız yeterli…

Çünkü biz, başkalarının aksine, uçabiliyoruz… Hiç kimsenin bilmediği uzak diyarlara seyahat edebiliyoruz böylece… Elimizde sihirli bir değnek var ve bizi rahatsız eden, hoşumuza gitmeyen her ne varsa yok edebiliyoruz… Puff!

İşte bitti gitti! Korkmamız gereken hiçbir şey yok, çünkü en güçlü biziz. Üzülmemiz gereken hiçbir şey yok çünkü her şeyi değiştirmeye muktediriz. Kontrol tamamen bizde. Ama gözlükleri çıkarınca…

tabii ki bir anda tüm bu mutlu hayaller ve her şeyi kontrol edebildiğimiz algısı sona eriyor. Aslında kilit nokta da bu, bilinmezlik karşısındaki çaresizliğimiz ve bitmek bilmeyen kontrol arzumuz… Çünkü sanrıların ardındaki en büyük motivasyon, hayatın tahmin edilemezliği ve önümüze serdiği zorluklar karşısında değiştirebileceğimiz bir şeyler olduğunu bilmek… Kısaca somut bir etkimizin olduğunu hissetmek.

Bu durumla ilgili çok daha basit bir örnek verebilirim…

Tuttuğunuz takımın çok kritik bir maçını izliyorsunuz. Rakip takım çok kuvvetli, mücadele çetin geçiyor. Ama… maalesef en sevdiğiniz, uğurlu formanızı daha yeni halı sahada terlettiğiniz için kirli sepetine atmak zorunda kalmışsınız ve giyemiyorsunuz. Bu durum içinizi kemiriyor ama yapacak da pek bir şey yok.

Sonra rakip takım gol atıyor… Tam ona üzülürken -

İkinci bir gol daha geliyor! Ahh… Artık bitti işte, yenildik derken bir anda aklınıza bir fikir geliyor… Tüm gidişatı değiştirecek o kritik hamle… Kirli sepetindeki forma! Hemen gidip ne kadar terli olursa olsun üzerinize geçiriyorsunuz. İşte şimdi her şey kontrol altında, artık çok daha rahat hissediyorsunuz… Ve… ve… beklediğiniz o an…

Tuttuğunuz takım gol atıyor! Hatta sadece gol atmakla kalmayıp maçı kazanıyor! Hepsi giydiğiniz o forma sayesinde! Hepsi sizin sayenizde!

Bütün sporcuların performansını etkileyen, hakem kararlarını değiştiren, topa gol olması için gerekli ivme ve açıyı kazandıran işte o sizin giydiğiniz terli - ah pardon, uğurlu forma!

Aslında ne kadar garip değil mi? Sadece bizim yaptığımız küçük bir hareketin böylesine büyük çapta bir etkisi olabileceğini düşünmek… Sizce de biraz sanrısal değil mi? Burada da bizden bağımsız oynanan bir oyunda, umutlarımızın tükendiği anda, kaybettiğimiz o kontrol hissini geri kazanmak istiyoruz esasında… Ve formaya rağmen kaybettiğimiz anları değil de, o formayı giydiğimizde kazandığımız zamanları hatırlıyoruz. Öylesi çok daha anlamlı ve özel çünkü… Hayattaki eylemlerimize, kararlarımıza hatta varlığımıza bir mana bulmamız kolaylaşıyor.

Hayat, kabul edelim ki pembe gözlüklerimizi çıkardığımızda zorluklarla dolu bir parkur gibi… Tabii ki mutlu mesut eğlendiğimiz bir oyun parkını andırdığı günler de var ama zor zamanlarda bizden mücadele azmi ve dayanıklılık da talep ediyor. Gerçeklik, en saf haliyle kimi zaman oldukça soğuk ve tılsımsız. Hatta bu durum, 1970’lerde Lauren Alloy ve Lyn Yvonne Abramson adında iki psikoloji profesörünün ilginç bir hipotez geliştirmesine bile sebep olmuş… Depresif Gerçekçilik.

Bu hipoteze göre hafif ve orta düzeyde depresyon yaşayan kişiler, kendilerine ve çevrelerindeki dünyaya dair, depresyonda olmayan insanlara göre daha gerçekçi bir bakış açısına sahipler.

Yani depresyonda olmayan kişiler başarılarını, yeteneklerini ve çevreleri üzerindeki kontrollerini daha fazla görme eğilimindeyken depresyondaki kişilerin böyle bir deneyimi olmadığı öne sürülüyor. Bunun sebebi olarak da depresif bireylerin gerçekliğin negatif yanlarına odaklanma eğiliminde olmaları…

Kısacası hayatın zor, tahmin edilemez bir yer olduğunu baştan kabul edip kötü olayların bir noktada başlarına geleceğinden o kadar emin oluyorlar ki, günün sonunda o olay gerçekten yaşandığında zaten hazırlıklı hissediyorlar.

Bu programda depresyon da sonunda övdüm iyi mi? Ama şaka bir yana, durum o kadar basit değil tabii ki arkadaşlar… Çünkü bazen olaylara “gerçekçi bakmak” adı altında hayatın güzelliklerine kendimizi tamamen kapayabiliyor; olayların akışına en ufak bir etkimiz olmadığına inanarak kabuğumuza çekilebiliyoruz. Her iki durum da farklı uçları temsil ediyor aslında… Çünkü depresyonda olan bir zihnin de algıları bozuluyor. Mesela “Felaketleştirme” adı verilen mental çarpıtma, kişiyi ortada hiçbir sebep ve kanıt yokken her şeyin çok kötü bir şekilde sonuçlanacağını düşünmeye ya da pozitif olayları önemsiz görmeye itiyor. Eh haliyle, dünyaya böyle karanlık bir filtreyle bakmak, hayattaki en önemli arzusu anlam bulmak ve yaratmak olan bizler için ne kadar sağlıklı olabilir, öyle değil mi?

Sanrıların en önemli özelliğinin gerçeklikten tamamen kopuk inançlar şeklinde ortaya çıkmak olduğunu ve bunun patolojik bir seviyede sınıflandırıldığını bölümün başında söylemiştim. Ama gerçek ve hayali ya da fanteziyle sanrıyı birbirinden ayıran sahiden nedir? Bazen oldukça ince bir çizgide yürüdüğümüzü söyleyebiliriz. İnsanlar olarak masallara, süper kahramanlara, fantastik dünyalara ve mucizelere olan ilgimizin aslında biraz da bu kaçış arzusundan geldiğini söyleyemez miyiz? Kimi zaman yalnızca müzik dinleyerek bile hayatımızı bir film sahnesine çevirmiyor muyuz? Günlük hayatımıza biraz hikaye, sihir, heyecan, drama katmak istiyoruz. Kendi hayatının başrolü olmak denir ya… Sanırım hepimizin buna ihtiyacı var. Biraz daha özel hissetmeye…

Mucize çocuklardan bahsettiğim bölümde Mozart’ı anmıştık hatırlarsanız. Kendisiyle aynı dönemde yaşamış bir saray bestecisi olan Salieri ile arasındaki rekabeti ele alan Amadeus filminde oldukça vurucu bir final sahnesi var… Bir saray piyanisti olarak saygın ve zengin bir konumda olan Salieri, tüm varlığını kendinden kat be kat üstün olduğunu, hatta Tanrı tarafından kayrıldığını düşündüğü Amadeus’u bitirmeye adamış. Onu türlü oyunlarla alt etmeye, psikolojisini ve kendine olan güvenini yıpratmaya çalışmış. Oysa günün sonunda, Mozart’ın içten gelen büyük yeteneğiyle kağıda akıttığı eserler, ölümünden yıllar sonra bile herkes tarafından bilinirken, Salieri’nin besteleri zamana karşı aynı dayanıklılığı gösterememiş. Salieri, aslında Mozart’taki bu yeteneği fark edebilecek ve herkesten daha çok takdir edebilecek bir müzikal seviyeye sahipken, tüm yaşamını Mozart’ın kusursuzluğuna erişememenin hıncıyla geçirmiş. Mozart ise bir istisna ve Salieri, bu yetenek karşısında kendini tamamen önemsiz, değersiz hissediyor. Hatta, Mozart’ı bu kadar yetenekli yaparak Tanrı’nın kendisiyle alay ettiğini bile düşünüyor. Aslında bir yanıyla benliğini daha yetersiz ve aşağıda gören Salieri, Tanrı’nın onunla dalga geçtiğini düşünecek kadar da önemsiyor kendini… Onun katlanamadığı şeyse neden kendisinin daha özel olmadığı.. Neden kendi hayatında, kendisi değil de Mozart öne çıkıyor? İşte o son sahnede, akıl hastanesinin koridorunda, çevresinde gördüğü diğer kişilere şöyle sesleniyor Salieri:

> Dünyanın tüm vasatları adına konuşuyorum. Ben onların şampiyonuyum; ben onların koruyucu meleğiyim. Dünyanın her yerindeki vasatlar, sizi bağışlıyorum! >

Büyüklük sanrılarında tekrar eden motifler de hatırlarsanız kişinin “en” olma arzusu üzerinden ilerliyordu. Olduğundan daha başarılı olmak değil de en başarılı olmak… Belki daha fazla arkadaşa sahip olmak değil de en ünlü olmak… Ekonomik anlamda daha rahat olmak değil ama multimilyoner olmak… Filmdeki Salieri, bir müzisyen olamadığı için değil; “en” iyi ve ünlü müzisyen olmadığı için, “Mozart” olmadığı için sonunda akıl hastanesine düşüyor. Bunun verdiği önemsizlik duygusuyla baş edemediği için…

Bu sebeple gerçeklikle ve hayatta kendimize dair algımızla kurduğumuz ilişki çok önemli…

Hayatımızı özel kılmak mümkün. Tutkularımızın peşinden her zaman en iyi olma kaygısı gütmeden gidebilmek, risk alabilmek ve hayatın tüm bilinmezliğine rağmen hayal kurabilmek anlam arayışımızda bize yardımcı olacak kişilik özellikleri… Başarılarımızı küçümsemeden, yeteneklerimizi yabana atmadan ama hayatın değişkenliğinin de farkında olarak ilerleyebiliriz. Dediğim gibi, çoğunlukla ince bir çizgide yürüyoruz. Kaçış ve kontrol arzumuzun bizi, çizginin öbür tarafına atmasına izin vermemeliyiz. Hayata büyük bir ciddiyet ve sonsuz bir realizmle yaklaşmak bir seçenek elbette. Ama bu tek başına biraz sıkıcı. Kontrollü bir hayalperest olmak ve esnek düşünebilmek de tamamen sizin elinizde.

Dolayısıyla sanrılara kapılmayın, ama hayal kurmaktan da kendiniz alıkoymayın.

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (13)