Normal Biri de Lider Olabilir: Jürgen Klopp Etkisi
Geçtiğimiz hafta Liverpool'daki teknik direktörlük görevinden ayrılan Jürgen Klopp'un vedası, güzel ve enteresan bir hikayeyi de ortaya çıkarttı. Kendi deyimiyle "sadece normal birisi" olan Klopp'un yaşam felsefesi ve insan ilişkileri üzerindeki marifeti, onu iyi bir lider kılıyor. Peki normal birisi iyi bir lider olabilir mi, yoksa bunun için üst düzey şeyler yapmak mı gerekir? 111 Hz'in yeni bölümünde bu sorunun cevabını arıyor, Klopp'un Liverpool macerası üzerinden farklı bir liderlik tanımlamasını inceliyoruz.
Bu ifadeler geçtiğimiz hafta, yaklaşık on senelik Liverpool macerasını sonlandıran Jurgen Klopp’a ait. 2015’te takımın başına geçen teknik direktör Klopp, bu cümleleri boşuna kurmamıştı aslında. Zira o dönem en önemli iki rakibinden biri olarak görülen Jose Mourinho’nun, yani cümlesi hakkındaki yorumu sorulmuştu kendisine. Aslına bakarsanız aradan geçen on senede Klopp, gerek saha içi gerekse saha dışında çizdiği profille kendisinin çok ama çok özel bir insan olduğunu kanıtlamıştı. Ki vedası da hem bir şampiyonluk kutlaması kadar coşkulu hem de bir vedalaşmaya yakışacak kadar duygu doluydu. Ama işte Klopp, “normal olanım” demişti bir kere. Belki de haklıydı… Spor severler, hatta insanlığın büyük kısmı normalin ne olduğunu unutmuştu ve Klopp hepimize bunu hatırlatıyordu sanki.
Peki nasıl oldu da sadece normal bir insan, 132 yıllık tarihi olan devasa bir futbol kulübünün ve koskoca bir şehrin simgesi haline gelebildi? Bunun için Liverpool’un yakın geçmişine, şehrin kültürüne, en önemlisi de Klopp’un liderlik ve insan idaresindeki meziyetlerine bir bakmamız gerekiyor. Zira yeşil sahada tanık olduğumuz bu uyum, bize farklı yönleriyle bir ilham verebilir. Madem öyle, kramponlarınızı giyin de yolculuğumuz başlasın.
Aslına bakarsanız Klopp öncesi Liverpool, pek de umut vaat etmiyordu. Saha içinde alınan kötü sonuçlar bir yana, şehir hala 2013-2014 sezonundaki travmayı üzerinden atamamıştı. Uzun zaman sonra şampiyonluk yarışına giren Liverpool, sezonun bitimine 3 hafta kala efsanevi kaptanları Steven Gerrard’ın kritik bir hatasıyla şampiyonluğu kaçırmıştı.
Maçın sonlarına doğru kaptanın bir anda ayağı kaymış, topu kritik bir bölgede rakibine kaptırmıştı. Chelsea forveti Demba Ba’nın arkasından çaresizce bakıyordu artık Gerratd…
Bu hatasıyla sadece takımının gol yemesine sebep olmamış, Liverpool’un şampiyonluk şansını da tüketmişti kaptan. Her ne kadar yıllar sonra, dese de, bu takımın ve taraftarın hafızasında yer etmişti artık.
Diğer taraftaysa on iki yıl futbol oynadığı Mainz’daki teknik direktörlük deneyimi sonrasında, Borussia Dortmund’un başına geçen ve yedi yılda beklenmedik başarılara imza atan Jürgen Klopp vardı. Almanyalı çalıştırıcı, Bundesliga’daki Bayern Münih hegemonyasına son vermiş ve iki kez üst üste şampiyon olmayı başarmıştı. Basın toplantılarındaki rahat ve sempatik tavırlarıyla dikkat çeken, çalıştığı oyuncuların performansını en üst seviyeye çıkaran bir hocaydı Klopp. Dolayısıyla Liverpool’da bir süredir eksik olan birkaç şeyi geri getirecek doğru kişi gibiydi: Neşeyi, umudu ve tabii ki lig şampiyonluğunu.
2015’te takımın başına geçtiğinde verdiği ilk röportajlardan birisindeyse, o umudu tüketecek bir şey söylemişti Jürgen Klopp… Şampiyonluk ihtimali için en az üç seneye ihtiyaçları olduğunu ifade ediyordu kendisi. Gerçekçi davranmış, takıma ve taraftara hayal satmamıştı. O dönem 25 yıldır şampiyon olamayan Liverpool’un ise pek sabrı yok gibiydi. İşte Klopp’un büyüsü tam da burada çıkmıştı ortaya. Samimi, dürüst ve mantıklı bir plan sunuyordu insanlara.
Burada iki noktanın altını çizmek istiyorum: Dürüstlük ve ikna kabiliyeti. Klopp’un etkili bir lider olmasındaki en önemli unsurlardan ikisi... Geçmişi başarılarla dolu bir futbol kulübünün, 25 yıldır domestik bir başarı yakalayamamış olması, dönem dönem şampiyonluğu kıl payı kaçırması falan az şey değil. Ve siz çıkıp diyorsunuz.
İhtimalinin üzerine… Yahu deli derler adama!
Muhtemelen bunu başka bir antrenör söylese, işine son verilirdi. Fakat Klopp burada doğru hamleyi yapmış, açık bir iletişim kurarak taraftarını ve daha da önemlisi birlikte çalıştığı sporcuları üç yıllık bir kurulum sürecine ikna etmişti. Zira başarının tek bir kişinin çabalarıyla gelmeyeceğini çok iyi biliyordu Klopp. Bunun için hazırlanmanız, en başta iyi bir kaybeden olmayı öğrenmeniz gerekiyordu.
Harvard Business School’da Liderlik Girişimi Fakültesi’nin başkanlığını yürüten Linda A. Hill de; bir liderin iyi olup olmadığını inşa ettiği topluluk kültüründen anlayabileceğimizi ifade ediyor. Kolektif çalışmalarda liderlerin, sahnenin en önünde yer almak ve başkalarına yol göstermek yerine, sahneyi ekibine hazırlaması gerektiğini vurguluyor. Sorumluluk almaya istekli veya yetenekli kişilere özgürlük tanıyan, bu insanlara dürüst davranıp, makul hedefler veren ve sebat eden liderlerin, başarılı olduğunu söylüyor Hill.
Jürgen Klopp’un da Liverpool’daki ilk üç yılının özeti buydu. Bu oyundaki ana unsurun futbolcular ve taraftarlar olduğunu çok iyi biliyordu. Herkese dürüst davranmış, makul hedefler koymuş, sabretmiş ve sahneyi hazırlamıştı. Üç yılın sonunda İngiltere Premier Ligi’ni domine eden ezeli rakibi Manchester City ile kafa kafaya mücadele edebilen bir takım yaratmıştı Klopp. Üstelik 2018 ve 2019’da Şampiyonlar Ligi Finali’ne kadar yükselmiş ve bu finallerden birinde de kupayı kazanmıştı.
Ancak Klopp ve Liverpool’un serüveni daha yeni başlıyordu. Zira henüz kazanılması gereken bir lig, bunun için de geliştirilmesi gereken birçok şey vardı. Elbette Klopp da süreç içerisinde liderlik becerilerini geliştirmeye devam ediyordu, ki bu da bir liderde aranan en temel özelliklerdendir aslında… İşe kendini geliştirerek başlamak…
Her geçen sezon ne yaptığını daha iyi bilen bir takım haline gelmişti Liverpool. Oyuncuların sahada aldıkları keyif, taraftara da yansıyordu. Bir maç kaybedilse bile taraftar evine tatmin olmuş bir şekilde gidiyordu. Sahada küsen, pes eden bir takım yoktu artık. Kaybetse de mücadele gücü yüksek bir ekip kurmuştu Klopp. Sonuçta ona göre normal olan buydu, pes etmemek…
Elbette bu değişimi sadece mücadele etmekle açıklayamayız. Söz konusu bir ekip idaresiyse, çok boyutlu düşünebilmeniz gerekiyor. Ve Liverpool’daki pozitif değişim de çok boyutluydu. Bu pozitif değişimi sağlayan en önemli etkilerden biri de elbette Klopp’un taktiksel anlamda da kendisini geliştirmesiydi.
Başlarda karşı pres taktiğini oturtmaya çalışmıştı Klopp. Kaybettikleri topu üç ila sekiz saniye arasında geri kazanarak henüz savunmaya yerleşememiş rakiplerini gafil avlamayı amaçlıyordu böylece.
Yoğun pres sonrasında topu kazanan Liverpool, hızlı hücum oyuncuları sayesinde aniden rakip kaleye geliyor ve gol ihtimali yaratıyordu.
Ancak rakiplerin bu durumu fark etmesi çok da sürmedi. Birçok takım artık topu Liverpool’a bırakıyor ve onların hata yapmasını bekliyordu. İşte buna bir çözüm getirmeliydi Klopp. Getirdi de…
Artık sadece ana planına bağlı kalmıyor, taktiksel anlamda da esnek bir tutum sergiliyordu kendisi. Topa sahip olduğunda önce kısa paslaşmalarla boşluk yaratıyor, ardından boşluğa doğru uzun bir pasla boş alanları değerlendiriyordu Liverpool. Oyunun farklı durumlarına yönelik çözümleri vardı artık. Maç içinde dahi krizleri çözebiliyordu Klopp. Elindeki oyuncu kadrosunun yeteneklerini en doğru şekilde organize ediyordu. Dahası nasıl bir oyun oynamaları gerektiği konusunda zaman zaman oyuncularından fikir bile alıyordu.
Brigham Young Üniversitesi'nden doktora yapmış liderlik geliştirme danışmanı Sunnie Glies’ın bir çalışması da, Klopp’un bu özelliğinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor bize. 195 farklı global şirketin yöneticisiyle yaptığı çalışmada, bir liderdeki en önemli on özelliği saptamış Glies. Bu listede fikir değiştirme esnekliği, yeni fikir ve yaklaşımlara açık olma ve deneme yanılma konusunda özgürlük tanıma gibi özellikler ön plana çıkıyor. Liderlerin, çalışanlarını öğrenmeye teşvik edebilmesi için öncelikle kendilerinin öğrenmeye ve rota değiştirmeye açık olmaları gerektiğini söylüyor Glies. Sorun çözme tartışmalarına belirli bir gündem veya sonuç olmadan yaklaşılması ve ekipteki tüm fikirlerin dikkate alınacağının hissettirlmesi gerektiğini dile getiriyor. Eh sonuçta daha fazla fikir, daha fazla çözüm opsiyonu demek. Bu da geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Dürüst ve açık bir iletişim, yüksek ikna kabiliyeti ve esneklik… Hepsi tamam, fakat bunlar birçok antrenörün, yöneticinin ya da liderin sahip olduğu meziyetler. Jürgen Klopp’un kendine has bir etki yaratmasında başka faktörler de var elbette. Ama oraya gelmeden bir devre arasına gitsek iyi olacak. Sonuçta her bölüm yeşil saha havası solumuyoruz.
Eveet, Klopp Etkisi demiştim değil mi? Böyle bir şey gerçekten de var arkadaşlar. Zira Jürgen Klopp, sadece çalıştığı oyuncuların değil taraftarın da performansını yükselten bir etki yaratmıştı. Burada elbette kulüp kültürüyle, Klopp’un yaşam felsefesi arasındaki uyumun çok önemli bir etkisi var.
Bir liman şehri olan Liverpool’da yaşayan insanlar, kozmopolit bir kültüre, dünyaya açık bir hayat görüşüne sahipler. Sıcak kalpli, geniş, esnek, mizaha yatkın, özgürlükçü insanlarla dolu bir şehir burası.
Hatta kendilerini İngiltereli olarak tanımlamıyorlar bile… “Burası İngiltere değil Liverpool” diyor bir çoğu. İşçi sınıfının yoğunlukta olduğu bu şehirde başarı da futbol kulüpleriyle özdeştirilmiş. Emek ve dayanışma kültürünü sahada da görmeyi, oyundan keyif alabilmeyi isteyen bir taraftar grubu söz konusu.
Eh Klopp da sık sık hem hücumda hem de savunmada takım olarak hareket edebilmenin önemini vurgulayan bir antrenör. Sahadaki oyuncularının birbiriyle sürelkli konuşmasını, iletişim kurmalarını ve herkesin birbirine yardım etmesini bekliyor. Ve en önemlisi de hata yapmanın bir son olmadığını, sahada olanın sahada kaldığını hatırlatıyor her defasında. 2019’da Player’s Tribune dergisine yazdığı yazısından bir kesit bunu çok iyi özetliyor: diyor bu yazıda.
Klopp’un Liverpool taraftarıyla uyuştuğu tek konu da bu değil. Şehir ve kulüp kültürünün kesiştiği bir başka noktada müzik aslında. Ki Liverpool şehrinin lakaplarından biri de "singing city", yani “şarkı söyleyen şehir”. Eh tabii bu çok normal, sonuçta The Beatles'ın doğduğu şehirden bahsediyoruz arkadaşlar, ya ne olacakrı?! Neyse neyse… Klopp’un basın toplantılarında yaptığı birçok espride enteresan göndermeleri de yakalayabilirsiniz. Bu çok ufak bir detay gibi görünse de şehrin kültürünü ne kadar iyi özümsediğini gösteriyor bize. Keyif almanın en az başarı kadar önemli olduğu mesajını veriyor taraftarına ve oyuncularına Klopp.
Ki bu konuda çok güzel bir örnek vermek istiyorum size… Klopp, geçtiğimiz hafta kulübe veda ettiği törende harika bir jest yaptı. Liverpool’un yeni teknik direktörü Arne Slot’a, Opus şarkısı ‘Life is Life’ın melodisiyle hoş geldin dedi kendisi. Bu da Klopp’un hem ne kadar esprili hem de ne kadar zarif bir insan olduğunun kanıtı.
Kısacası demek istediğim şey şu, insanlarla bağlantı kurmak ve aidiyet duygusu yaratmak da bir liderin özelliği olmalı. Ki bu esasasen nörolojik olarak da desteklenen bir durum.
Sinirbilim alanında yapılan araştırmalar, insanların bağlantı kurarak kendilerini güvende hissettiği sonucunu ortaya çıkarıyor. Kedimizi bir kez güvende hissettiğimizde prefrontal korteksimiz de daha yüksek performansta çalışıyor. Bunun dışında insan önemsendiğini hissettiğinde, beynin limbik sistemi harekete geçiyor. Burası anıların oluşturulduğu ve depolandığı; stres ve öfke gibi duyguların ortaya çıktığı bir bölge. Şayet burada güzel anılar biriktirebilirseniz, ekip arkadaşlarınızın aidiyet duygusu da yükselecektir gibi bir sonuca varabiliriz rahatlıkla.
Az önce çalışmasından bahsettiğim Sunnie Glies da bir ekipte aidiyeti teşvik etmenin basit yolları olduğunu ifade ediyor. İçten bir gülümsemenin bile çoğu zaman yeterli olduğunu söyleyen Glies; ekibin paydaşlarının hislerini ve ihtiyaçlarını anlayabilen, onlarla şakalaşan ve iyi bir dinleyici olan liderlerin daha başarılı olduğunu ifade ediyor. Yani özetle Glies, empati kurabilen bir liderin idare ettiği ekiplerde aidiyetin yüksek olduğunu söylüyor.
Daha da romantik bir ifadeyle ekip paydaşlarının “asla yalnız yürümeyeceklerini” bilmesi gerekiyor.
İşte Jürgen Klopp’un da en büyük marifeti bu. İdare ettiği oyuncuları sadece bir atlet olarak değil, bir insan olarak da değerlendirmesi, onları bir insan olarak da geliştirebilmesi… Ki Liverpool’a vedası sonrasında birçok oyuncusu bunu vurgulayan paylaşımlar yaptı. Ancak Klopp etkisini en iyi ifade eden kişi; onun Dortmund döneminden öğrencisi olan Nuri Şahin sanırım. 2021’de verdiği bir röportajda demiş Şahin. Bunu nasıl yaptığını da yine Klopp’un şu sözlerinden anlayabiliriz: Onun bu söylediğini yaptığımız birçok işe uyarlayabiliriz. Yaptığımız birçok şey, başka insanlara ilham ve mutluluk sağlayabilir. Bu noktada durup hırslarımızı gözden geçirmemiz gerekiyor sanki… Bu yaptığımız işe duyduğumuz tutkunun verdiği bir hırs mı yoksa en iyisi olmak uğruna hem kendimizi hem de çevremizdekileri tüketen bir ruh haline mi giriyoruz, bunu sorgulamak gerek.
Klopp’un liderlik özellikleri, kulüp kültürüne uyumu, hayata bakış şekil, içten gülümsemesi ve taktiksel dehası… Tüm bunlar bir araya gelmiş ve Liverpool 30 yıl süren şampiyonluk hasretini 2020’de sonlandırmıştı. Ezeli rakipleri Manchester City ile kıran kırana geçen çekişmeli sezonların sonunda Premier Lig Şampiyonu olmuştu artık Klopp. Elbette bu başarı da ona duyulan sevginin en önemli kaynaklarından birisi, fakat Klopp yaptıklarıyla başarının her şey olmadığını anlatmıştı aslında bize.
Vedası sonrası en güzel açıklamayı da City antrenörü Pep Guardiola yaptı bu arada.
Kısacası sadece kendi takımını değil, rakibini de yukarı çekmeyi başarmış bir lider Klopp. Ocak ayında yaptığı ayrılık açıklaması bile onun ne kadar özel ve dürüst birisi olduğunun göstergesi. Aynı şeyi tekrar tekrar yapmanın enerjisini tükettiğini, biraz dinlenmeye ve ailesiyle vakit geçirmeye ihtiyacı olduğunu söylemişti 56 yaşındaki Klopp. diyerek duyurdu kararını. Başarılı giden bir sezonun ortasında böyle bir karar vermiş olsa da, bu bile çok iyi bir liderlik örneği esasında. Zira bir liderin zor kararları alabilmesi de gerekir, değil mi?
Bu arada Jürgen Klopp’un etkisini sadece sahada değil ekranda da görmeye başladık... Son yılların en samimi dizilerinden Ted Lasso’nun yaratıcısı Jason Sudeikis, serinin hikayesini ve Ted karakterini oluştururken Klopp’tan ilham aldığını söylüyor. diyor Sudeikis.
İster bir lider olun, isterseniz de bir ekibin parçası… Veya futbolla ilgilenin ya da ilgilenmeyin… Bunların pek de önemi yok aslında. Klopp’un Liverpool’daki antrenörlük macerasından hepimizin öğrenecek çok şeyi var. Hataların da başarının bir parçası olduğunu, yardımlaşmanın, dayanışmanın ve zarifliğin kıran kırana bir mücadelede bile korunabileceğini, içten bir gülümsemenin dahi birçok şeyi çözebileceğini, ekip olabilmeyi, önderliği… Ve daha birçok şeyi Klopp’un hikayesinden öğrenebiliriz.
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt