111 Hz ·Bölüm 134 ·3 Haziran 2024 ·25 dk ·2.193 kelime

Nasıl Kanıyoruz: Dolandırıcılığın ABC'si

Bir insanın başka bir insanı kandırıp, onun üzerinden kazanç elde etmesi çok eski zamanlara dayanıyor. Dünyanın her yerinde, her zaman daha iyisini kazanmak için elindekini riske atan kişiler var. Peki neden? Her şey bu kadar açıkken, nasıl kanıyoruz dolandırıcılara? Diğer taraftan dolandıran kişi neden dolandırmaya doyamıyor? 111 Hz'in bu bölümünde hiç gündemden düşmeyen dolandırıcılık meselesinin temeline iniyoruz. Dolandıranın ve dolandırılanın psikolojisini inceliyoruz.

0:00

Arkadaşlar buradan Mümtaz Bey’e geçmiş olsun dileklerimizi iletelim. Az önce kendisini Bandırma Emniyet Müdürü Bahtiyar Mutlu olarak tanıtan kişiye hesabındaki tüm parayı tek çırpıda aktardı maalesef. Bu noktada Emniyet Müdürlüğü kaynaklarından sıklıkla duyduğunuz o meşhur uyarıyı biz de tekrarlayalım:

‘‘Sizleri telefonla arayarak kendilerini polis, asker veya savcı olarak tanıtıp, sizden para, altın isteyen şahıslara inanmayın.’’

Eveet, mesajımızı da verdiğimize göre başlayabiliriz.

Her yıl yüzlerce örneğine rastladığımız bu telefon dolandırıcılığı haberlerini ne zaman duysak, ister istemez ‘‘Nasıl?’’ diye soruyoruz değil mi? Nasıl olur da, bir insan göz göre göre böyle bir yalana inanabilir yani? Mesela Mümtaz Bey, Bandırma’da bile yaşamıyor. Ayrıca Bahtiyar ve Mutlu isimleri de eş anlamlı… ‘‘Yahu bu işte bir iş olmasın?” diye bir an bile düşünmedi mi? Hayır arkadaşlar, düşünmedi ne yazık ki... Çünkü Mümtaz Bey o an sanki hipnoz edilmiş gibiydi. Ve hipnoz halinde birine yakışır bir şekilde, karşısındaki kişinin dediklerini bir kez olsun sorgulamadan ve hiç kimseye bir şey danışmadan teek tek ona ne söylendiyse yaptı. “Cahil işte. Bilememiş, iyi niyetli bir amcaydı herhalde” dediğinizi duyar gibiyim… Ancak durum tam olarak sandığınız gibi değil arkadaşlar. Mümtaz Bey İTÜ Makine mezunu— pardon, İTÜ Makine terk bir arkadaşımız. Ama eminim efendi gibi okulunu bitirseydi de dolandırılacaktı. Çünkü bu durum, eğitim seviyesinden ziyade gafil avlanmak, zaaflarınızdan vurulmakla alakalı bir şey. Dolandırıcılar da bunu çok iyi bulup çıkarabildiğinden, toplumun her kesiminden ve her yaştan insanın başına böyle elim hadiseler gelebiliyor. Üstelik bu, insanlık için yeni bir şey de değil. Meselaa,

Antik Sümer şehri Ur’da müşterilerine düşük kaliteli bakır satan bir tüccar bu sayede zengin olmuş. Kayıtları var!

Milattan önce 300 yılında bir Hegestratos isimli bir tüccar, sigortadan para alabilmek için gemisini bilinçli olarak batırmış. Milattan önce 300 diyorum arkadaşlar! Dikkatinizi çekerim.

Fakat bana kalırsa en orijinali de şu… Bugünün Kayseri’sinde binlerce yıl önce eşeklerin kahverengine boyanıp daha pahalıya satıldığı biliniyor.

Yani arkadaşlar yer ve zaman fark etmiyor… Şayet ortada bir zaaf varsa, bunu kullanan birileri hep olmuş ve galiba olmaya da devam edecek. O zaman gelin, şu dolandırıcılık meselesini ve altında yatan psikolojik nedenleri incelemeye çalışalım sizinle. Tabii bu konuyu tek taraflı düşünmeyeceğiz. Hem dolandırıcı hem de dolandırılan tarafından inceleyeceğiz bu dolandırıcılık meselesini.

Dolandırıcılık, temel olarak güven ilişkisinin kötüye kullanılmasına dayanıyor esasında. Bazen yıllardır tanıdığınız biri tarafından kandırılırsınız, bazen merhamet göstererek yardım etmek istediğiniz bir başkası tarafından gafil avlanıverirsiniz... Çoğunlukla duygularınız manipüle edilir, bazen de zekice planlanmış bir operasyonun mağdur olursunuz. Kısacası uygun şartlar oluştuğunda her birimiz dolandırılabiliriz. Ama hepsinin de ortak noktası şu ki, karşınızda zaaflarınızı fark edip sizi manipüle edecek biri var… Belki de birçoğunuz hayatta diğer insanların veya kurumların bazı zaaflarını fark etmişsinizdir.

Örneğin güzel bir restorana sevdiğiniz biriyle yemek yemeğe gittiğinizi düşünün. Yemekler yendi, sohbetler edildi ve o ana gelindi… Karşınızdaki kişiyle göz temasınızı kesmemekle, restorandaki garsonla göz teması kurmak arasındaki o ince çizgide yalpalıyorsunuz. Garsonla göz göze geldiğiniz o büyülü anda, en mütevazı tavrınızla havaya imzanızı atmaya başladınız.

Kişi 1: Hesabı alabilir miyiz?

Karşınızdaki kişi tek tek hesap yaptığınızı düşünmesin diye rakamları yuvarladınız ve kabataslak bir hesap çıkardınız. Fakat o da ne? Hesap düşündüğünüzün yarısı kadar gelmiş! Şöyle göz ucuyla hesaba bakıyorsunuz ve en pahalı kalem olan keşkek yatağındaki kuzu incik adisyona yazılmamış… Garsonun dalgınlığına gelmiş… Peki siz böyle bir durumda ne yapardınız? Sonuçta bu durumdan faydalanıp faydalanmamak tamamen sizin elinizde. Burada vicdani bir karar vermeniz gerekiyor... Kuzu incik yememiş gibi davranıp restoranı dolandırabilir veya yanlışı düzeltip hayatınıza devam edebilirsiniz.

Eğer bunu bir fırsat olarak bilip restoranın parasına konduysanız, odununuz daha ağır çeksin diye ıslatıp satıyorsanız veya arabanızın arızalı motorunu bir şekilde arızasız gösterip satışından haksız kar elde ettiyseniz… Yani önünüze gelen bu tip fırsatları değerlendiren, kazıkladığınız insanlar için “O kadar da saf olmasalarmış” diye düşünen biriyseniz, üzgünüm ama siz de bir dolandırıcısınız. Umarım sizinle hiçbir zaman ve hiçbir yerde karşılaşmayız.

Neyse neyse… Konumuza dönelim… Aslında ilk bakışta bu hareketi, yani dolandırma eylemini direkt olarak maddi kazanç sağlamakla bağdaştırabiliriz. Çoğu dolandırıcılık vakasında maddi kazanç söz konusu olduğu da doğru. Bankadan aradığını iddia eden birinin sizden avans istemesi, “Sosyal medyanızı çaldılar, kurtarmak için şu kadar para yatırın” ya da taahhüdü dolmuş internet bağlantınızı yenilemek için “Şu kadar parayı, şuraya ödeyin” diyenler çıkabilir. En pahalı telefon markasının en yeni modelini yarı fiyatına yakaladım diye sevinirken gibi durumlar da yaşanabilir. Ancak tüm bunlar, yalnızca maddi beklentiyle açıklanabilecek kadar basit olaylar değiller.

Çok zengin dolandırıcılar da var mesela. Bu işi neredeyse zevk için yapan, hatta filmlerde, dizilerde oldukça “cool” görünümlü, izleyenlerin çok sevip içselleştirdiği dolandırıcı karakterler de mevcut. Mesela Arsene Lupin de bir dolandırıcıydı. Catch Me If You Can (Sıkıysa Yakala) adlı filmde Leonardo Di Caprio’nun canlandırdığı Frank Abagnale’in yaptıklarını biliyorsunuzdur. Tüm bu ünlü dolandırıcılar, dünyanın gözleri önünde binlerce insanı mağdur etmelerine karşın hiçbirini kötü anmıyoruz. Çünkü yaptıkları işi neredeyse zevk alarak ve tutkuyla yaptılar. Aynı bir sanatçı gibi... Onlar kendi yalanlarına kendilerini inandırdılar ve bambaşka kimlikler inşa ederek hayatlarını olduklarından farklı kişiler olarak yaşadılar.

Dolandırıcılık ve sahtekarlık psikolojisi üzerine onlarca yıldır araştırmalar yapılmış, konu hakkında tezler yazılmış ve bilim bu işin çıkış noktasına bir neden aramış olsa da net bir cevaba varılmış değil. Dolandırıcılığın adı konması gereken psikolojik bir rahatsızlık olduğunu iddia edenler de var, bu yaklaşıma tamamen karşı çıkıp insanları iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayıranlar da.

Ortaklaşılan temel noktaysa, dolandırıcı bireyin bunu sosyal ortamından ya da ailesinden öğrendiği yönünde. Bu kişiler çocukluktan beri bir şekilde şahit olduğu katakulli eylemlerini çok eğlenceli bulmuş ve sonrasında aynı heyecanı yaşamak istemiş olabilir. Bu da onları kısa sürede bu adrenaline bağımlı hale getiriyor. Özetle bazı kişiler için dolandırma eyleminin diğer bağımlılıklardan çok da bir farkı olmadığını söyleyebiliriz. Yapılan hareketin kötü sonuçları olsa da -örneğin ceza alsa bile- bağımlı kişi eylemini sürdürmeye devam edecektir. Çünkü vücut artık buna biyolojik olarak istenç duyuyor. Tıpkı diğer bağımlılıklarda olduğu gibi yani.

Tamam dolandıranın neden bunu yaptığını az çok konuştuk. Peki ya dolandırılan niye dolandırılıyor? Neden göz göre göre kanıyorlar bu numaralara? Şimdi bunun üzerine konuşacağız biraz. Ama önce kısa bir ara verelim. Sürekli dolandırıcılıktan bahsedince bir an panik oldum ben, bir banka hesabımı falan kontrol etsem iyi olacak arkadaşlar…

Ohhh bee, her şey yerli yerinde. Zaaaaten ben bütün güvenlik önlemlerimi falan almıştım. İki aşamalı doğrulama kodları, biyometrik şifreler falan heeeepsi var. Ama yine de kontrol etmek iyi geldi açıkçası… Neyse dolandırılan niye dolandırılıyor diye konuşacaktık değil mi?

Şimdi İngilizce’de bir söz vardır: Yani, “Beni bir kere aldatırsan sen utan, ikinci defa ben aldanırsam ben utanayım.” E tabii diğer taraftan “Hırsızın hiç mi suçu yok?” gibi mağdur suçlayıcılığın önüne geçmeyi hedefleyen çeşitli fıkralarımız da mevcut. Yani arkadaşlar sonuç olarak tavsiyem, sizi bir kere kandıran kişiye dikkat edin dostlar.

dediğinizi duyar gibiyim… Çok haklısınız. Bu konuda söyleyebileceğim hiçbir şey yok. Zira insan tonlarca farklı yöntem ve olasılıkla dolandırılabilir. Baştaki örneğimize dönelim isterseniz. Mümtaz Bey, normal şartlarda polisle değil de kahveden bir arkadaşıyla konuştuğunu düşünseydi, kendisinin terör örgütleriyle bağlantısı olduğu iddiasına sizce nasıl cevap verirdi? Panik bir halde karşısındakinin direktiflerine uyma eğilimi mi gösterirdi? Hiç sanmıyorum…

Çünkü Mümtaz Bey’in bu kadar hızlı kandırılabilmesinin sebebi, aslında içselleştirdiği otorite korkusuyla alakalı. Bu özellikle ülkemizde en sık görülen dolandırma yöntemlerinden biri. Kişi, polise ya da devlete sonsuz bir güven duymakla birlikte, uyumsuz davrandığı bir durumda başına gelebileceklerden korkuyor. Verdiğimiz örnekten yola çıkalım… Mümtaz Bey, adının terör örgütüyle ilgili bir işe karışması ihtimali karşısında paniğe kapılıp can havliyle karşısındaki otoriteye sarıldı ve kendisine ne söylendiyse yaptı. Öyle bir panik halinden bahsediyorum ki, belki en meşhur dolandırıcılık yöntemi olmasına ve Emniyet Müdürlüğü tarafından düzenli olarak telefonlarımıza uyarı mesajları gelmesine rağmen, insanlar defalarca aynı yemi yutmayı başarabiliyor. Bu doğrudan güven meselesiyle alakalı elbette. Yaptıklarınızın veya yapmadıklarınızın ne gibi sonuçlara yol açacağını tam olarak kestiremediğiniz ortamlarda korkmanız çok doğal. Çünkü güvensizlik, bazı insanlarda beyindeki korku merkezinin uyarılmasına sebep oluyor. Eh yani korkunun da insana neler yaptırabileceğini tahmin etmek zor.

Bu aslında babasının sözünden çıkmayı aklının ucuna bile getiremeyen bir çocuğun ruh haline çok benziyor. Klasik hikayedir… Baba çocuğunu disipline edebilmek için otoritesini kurar, zaman zaman diş gösterir… Çocuk da onun egemenliğini kabul edip bir dediğini iki etmez. Buradaki tek fark, çoğu zaman babalar çocuklarını severler ve onların iyiliğini düşünürler. Bu yüzden onları dolandırmazlar. Dolandırırlarsa da onların iyiliği içindir canım… “Kışın dondurma satılmıyor, havalar ısınınca alırız” demek gibi mesela…

Ama dolandırılma psikolojisindeki tek faktör korku değil tabii ki… Birçok insan kısa yoldan zengin olma hayaliyle de dolandırılıyor. Yani şunu demek istiyorum. Kısa yoldan, zahmetsiz bir şekilde para kazanmak sadece dolandırıcıların ortak motivasyonu değil. Bazı insanlar da aynı motivasyonla dolandırılıyorlar, ki bu insanlar dolandırıcılar için bulunmaz bir nimet. Çünkü dolandırıcılar biliyor ki, para dendi mi dengeleri şaşan sayısız insan var. Tıpkı otorite korkusunda olduğu gibi, daha fazla para kazanmak uğruna irrasyonel davranabiliyor insanlar. Zira dolandırıcılığın bu türünde dolandırılan kişi, haksız kazanç elde etme motivasyonuyla yola çıkıyor.

Son zamanlarda basına da yansıyan türlü dolandırıcılık olayına tanık olduk. Güzellik şirketleri açıldı, paralar aklandı… “Yok artık canım”, diyeceğiniz kişiler paralarını katlayacaklarını düşünürken milyon Dolarları’ndan oldular. Çiftlik Bank olayı vardı mesela, ki üzerinden çok da uzun zaman geçmedi. Oldukça prodüksiyonlu, göz boyayıcı, detaylarıyla düşünülmüş bir dolandırıcılık faaliyetiydi hatırlarsanız. Mağdurları çok büyük sıkıntılar yaşasa da, dışarıdan bakanlar için bir dalga konusu haline gelmişti. Çünkü insanlar, onların başlarına gelenleri hak ettiklerini düşünüyorlardı. Bu durum aslında günümüze özel gibi duyulsa da aslında çoook eski bir zamana dayanıyor.

Mutlaka duymuşsunuzdur bu kelimeyi, ponzilerden ya da diğer adıyla saadet zincirlerinden bahsediyorum. Sisteme adını veren Charles Ponzi, 1920 yılında tam 10.000 kişiyi “Daha iyi faiz, daha çok kâr” mottosuyla kandırmış ve ciddi de bir gelir elde etmiş. Ancak sistem, sürdürebilirliği olmadığı için kısa süre içerisinde çökmüştü. Çöktü çünkü günümüzde hala, bir dolandırıcılık yöntemi olarak kullanılan bu sistem, tamamen yatırımcı sayısına göre işliyor. Devlet %5 faiz sunuyorsa, ponzi sisteminin kurucusu size %10 teklif ediyor. Sonra o %10’u karşılayabilmek için %11 vaadederek ağına düşürdüğü yeni yatırımcılar buluyor.

Ancak bu sistem sonsuza kadar gidemeyeceği için, çoğu ponzi olayı Çiftlik Bank örneğinde de olduğu gibi liderin topuklayıp kaçmasıyla sonuçlanıyor.

Böyle olunca da insanlar, bu sistemin mağduru olan kişilerle alay edebiliyor. Çünkü zincirin son halkasındaki kişi, kendinden sonra gelen üstünden para kazanmaya çalışırken sistem çöküyor ve parasını kaybediyor. Yani o kadar da büyük bir mağduriyet varmış gibi görünmüyor. Sanki daha çok planlananlar yolunda gitmemiş, zincire bir halka daha eklenmemiş gibi… Dolayısıyla da emeğinin karşılığıyla para kazanmanın ne kadar zor olduğunu bilen insanlar, bu kısa yoldan para elde etmek uğruna mağduriyet yaşayanlara merhamet gösteremiyor.

Konu buraya gelmişken, yakın tarihimizden bir diğer meşhur örneği de hatırlatmak istiyorum size. Banker Kastelli.

Banker Kastelli kimilerine göre tam olarak dolandırıcı değildi. Hatta reklamında Cüneyt Arkın ve Ekrem Bora gibi o dönemin en güvenilir yüzleri bile vardı. Banker Kastelli’nin yarattığı sistemse Türk işi ponzi olarak adlandırılabilir.

Gerçek adı Cevher Özden olan Trabzonlu iş insanı, Türkiye’de bankerlik iş kolunu ilk tanıtan isimlerden biriydi. ‘80’li yılların serbest ekonomi politikaları, Banker Kastelli’nin bankalarla kurduğu güçlü ilişkiler sayesinde çok büyük paraları aslında gayet legal bir biçimde yönetecek güce sahip olmasını sağladı. Kastelli’nin sonunu getirense milyonlarca orta sınıfın parasını menkul kıymetlere yatırmak üzere alıp batırması oldu. Amacı yatırımcılarının paralarını değerlendirip dilediklerinde geri ödediği bir sistem kurmaktı. Bunu başta başarmış olsa da, tüm bu ponzi ve benzeri sistemlerin en büyük dayanağı olan güven ortamının zedelenmesiyle, yatırımcıları paralarını birbiri ardına çekmek istediler. Sıcak parası tükenmeye başlayan Banker Kastelli de sistemi bu şekilde sürdüremeyeceğini anladı ve ülkeden kaçmak zorunda kaldı.

Buraya kadar değindiğim dolandırıcıların yöntemleri, şimdi anlatacaklarımın yanında nasıl desem… Biraz sıkıcı kalıyor olabilir... Zira bu hikaye baya uç bir örnek. Ama bunun için ‘50’lerin İstanbul’una gideceğiz sizinle.

Sokaklarda gezen bir hayalperest avcısının peşine düşeceğiz şimdi…

Hiç tanımadığı insanlara köprüler, yollar, tramvay hatları ve saat kuleleri sattığı veya yüksek paralara kiraladığı rivayet edilen bir manipülasyon ustasından, Sülün Osman’dan bahsediyorum. Dil kullanımı ve organize çalışma yöntemleriyle tam bir profesyonel kendisi. Siz onu belki de olarak hatırlıyorsunuz, ancak o sizinle aynı fikirde değil. “ demiş bir ifadesinde. Söylediğine göre kendisi gece kapalı bir kuyumcunun önüne gidiyor ve hasta karısına acilen ilaç alabilmek için elindeki bilezikleri yarı fiyatına satmak istediğini söylüyor. O sırada yine kendi tabiriyle “ayakçısı” da geliyor ve bu fırsata derhal talip olup bilezikleri almak istediğini söylüyor. Ağına düşürmek istediği asıl kişi de fırsatı kaçırmak istemediği için bilezikleri satın alıyor. Sabah bilezikleri satmak için kuyumcuya gidip altınların sahte olduğunu öğrendiğindeyse dolandırıldığını fark edip polise gidiyor. Sülün Osman’ın söylediğine göre, bu insan onu dolandırmaya çalışmış ve karşılığında kendisi tarafından dolandırılmış. Yani başına gelini hak ediyor.

Diğer taraftan Sülün Osman’a göre eğer bir insan şehrin ortasında duran bir saat kulesini satın alıp her saate bakandan “saate bakma parası” alacağına dair bir anlaşmaya yanaşıyorsa, dolandırılmayı hak ediyordur. Bu dolandırıcılık değil, olsa olsa ava giderken avlanmak sayılır.

Ben bu yaklaşımını pek inandırıcı bulmasam da -ki Osman Bey’in geçmişini düşününce inanmamaya hakkım var diye düşünüyorum- söylediği şeyin kendi içinde bir mantığı olabilir. Zira Sülün Osman da diğer bütün meslektaşları gibi kendi yalanına inanıp bunu bir motivasyon kaynağı olarak kullanmış. Sadece hak ettiğini düşündüğü kişileri dolandırarak belki de bu şekilde kendi vicdanını rahat tuttu, kim bilir?

Dolandırıcıları, dolandırılma türlerini ve bu olayların altındaki psikolojiyi saymakla bitiremeyiz. Daha da kötüsü, henüz tanışmadığınız ünsüz dolandırıcılar aramızda ve zannediyorum ki insanlık var oldukça aramızda olmaya da devam edecekler. Bir insanın bu tehlikeye tam anlamıyla hazırlıklı olmasının imkanı var mı, bilmiyorum. Sürekli dolandırılma korkusuyla yaşayacak halimiz yok sonuçta. Ama en azından, kısa yoldan köşeyi dönmek veya başkaları üstünden para kazanmak gibi zaaflarımızdan kurtulmamız gerektiğini söyleyebilirim. Emekle elde edilenin değerini iyi bilip, herhangi bir hayal tacirine kanmadan hayatımıza devam edebiliriz pek tabii ki.

Hiçbir tufaya gelmediğiniz, güzel günler dilerim.

Künye
  • YazanHazal Beril Çam
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (4)