Öğrenmeyi Optimize Etme Yöntemleri
Şehre döndüğümüz bu günlerde işe ya da okula adapte olmak epey zor. Ancak bazı ufak değişikliklerle bunu tersine çevirebiliriz. 111 Hz'in bu bölümünde öğrenme sürecimizi kolaylaştıracak yöntemleri ve bir konuda ustalaşmak için takip edebileceğimiz farklı gelenekleri inceliyoruz.
Aaah ah! Ne güzeldi tatil ya… Sabahtan akşama kadar plajda keyif yapmak, canım istediğinde denize girmek, istediğimde güneşlenmek…
Demet… Demet! Hay aksi yine daldı bu kız…
Hiçbir sorumluluğum yoktu ne güzel. Ne deadline, ne mesai… Ufff hele o antik tiyatronun manzarası… Gün batımında falan ne de güzeldi o… Şimdi toplantıdan toplantıya koşturmak…
sunum stresi falan… Öff hiç içimden gelmiy—
Demet daldın gittin… Demeet! Off bu kızcağız üç aydır işte, sürekli dalıp dalıp gidiyor…
sunum stresi falan… Öff hiç içimden gelmiy—
Evet arkadaşlar, bugünkü toplantı çok verimliydi. Fakat hemen rahata alışmayalım… Haftaya kullanıcılarımızı memnun edecek yeni projeler üretmemiz gerekiyor. Biliyorum zamanımız kısıtlı, ama yapabiliriz!
Ne! Daha tatilden döner dönmez yeni proje fikirleri mi?! Öfff…
Ne oldu yahu? Hemen öffledin, ne güzel işte tatilden döner dönmez yepyeni bir konu… Hem gün boyunca da dalgındın. İyi misin sen?
Pek değilim Barış ya… Tatil kafasından bir türlü çıkamadım. Havalar da çok güzel, nasıl yetişeceğiz bunca işe ya…
Amaan dert ettiğin şeye bak… O işin kolayı var…
r
Ahh Demet ahh… Hem işe yeni başladı hem de tatilden yeni döndü. Aranızda hiç Demet gibi hissetmeyen oldu mu? Malum geçtiğimiz haftalarda yaz tatili bitti birçoğumuz için. Bazılarımız okula döndü, bazılarımız işlerine… Hepimiz tatilden kalan rehaveti üzerimizden atmakla, konsantrasyonumuzu okula veya işe odaklamakla meşgulüz şu sıralar. Ben de bugün Demet gibi olanlara yardımcı olmak istiyorum. Ama tüm odağımı işte başarılı olmak üzerinde tutmayacağım. Daha çok öğrenmek ve bir konuda uzmanlaşmak üzerine bazı yöntemler hakkında konuşacağız bu bölümde. Zira bir şeyi yüzeysel olarak bilmek ya da ezberlemek çalışma süreçlerimizi her zaman sıkıcı bir hale sokuyor. Öğrenmek, yani merak duygumuzu tatmin etmek burada daha keyifli ve işlevsel bir yer tutuyor.
Yeni bir bilgi, beceri ya da anlayış edinme süreci olarak tanımlayabiliriz öğrenme dediğimiz şeyi. Bu süreçte çevremizle etkileşim kurarak yeni deneyimler kazanıyoruz. Bu deneyimlerden öğrendiklerimizleyse gelecekteki kararlarımızı ya da aksiyonlarımızı şekillendiriyoruz.
Ancak beynimizde bu süreç duyulduğu kadar kolay işlemiyor. Epey karmaşık aşamaların sonucunda yeni bir şey öğreniyoruz aslında.
Algılamakla başlıyor bütün bu süreç. Önce dış dünyadan gelen bilgileri duyu organlarımızla algılıyoruz. Algıladığımız bu bilgi de beynimizin ilgili bölümüne iletiliyor.
Ardından bu bilgilerin hangilerine dikkat edeceğimizi seçiyor beynimiz. Bu belki de öğrenme sürecinin en kritik aşamalarından biri. Zira sadece dikkate değer bulduğumuz bilgileri işliyor vücudumuzun yönetim merkezi. İşleme kapasitesini sınırlayarak verimli çalışıyor kafamızın içindeki işletim sitemimiz…
Dikkate aldığımız bilgiyi de kısa vadeli hafızamıza yönlendiriyoruz. Burada öğrendiklerimizi demlendiriyoruz da diyebiliriz.
Ardından bu bilgiler beynimizde nöronal bir aktiviteye dönüşüyor. Yani nöron ağları arasında bu bilgi kodlanıyor. Böylece edindiğimiz bilgiyi daha sonra da hatırlayabiliyoruz.
İşte bu aşamadan sonra bilgileri kalıcı hale getirme süreci başlıyor bizim için. Biz dışarıda öğrendiğimiz şeyleri ne kadar tekrar edersek, o bilgiler uzun vadeli belleğe o kadar hızlı aktarılıyor.
Burada bittiğini düşünebilirsiniz, ama hayır! Uzun vadeli belleğimizdeki bilgiler zamanla daha da güçleniyor. Hafıza konsolidasyonu dediğimiz süreçte, nöron bağlantıları güçlendikçe güçleniyor.
Hafıza konsolidasyonunu sağlayınca, edindiğimiz bilgiyi de geri çağırabilir oluyoruz artık. Bu da bilgiyi hatırlama ve gerektiğinde kullanma yeteneğini kazandığımızı ifade ediyor aslında.
Hemen ardındansa uygulama ve pratik süreci başlıyor. Bakın bu da öğrenmenin en önemli aşamalarından biri. Bu esnada bilgiyi gerçek hayatta uyguluyoruz. Derslerinizi düşünün… Bilgiyi aldınız, işlediniz, hafızaya attınız, hafızanızda yer etmesini sağladınız… Sırada ne var? Sınavlarla bu bilgiyi test etmek, değil mi? İşte pratik ve uygulama sadece sınavlarda değil, öğrendiğimiz her konuda karşımıza çıkan bir aşama oluyor.
Aslında burada bitti gibi gözükse de, öğrenmek asla bitmeyen bir süreç. Zamanla geçmişte öğrendiğiniz şeyler güncellenebilir ya da değişebilir. Mesela otomatik vitesli arabaların ilk çıktığı yılları düşünün. Her şoför çok iyi bildiği bir şeye yeniden adapte olmak durumunda kalmıştı muhtemelen. İşte burada öğrenmenin dinamik ve esnek bir süreç olduğunu da görüyorsunuz.
Beynimizdeki öğrenme haritası işte böyle arkadaşlar. Elbette birçok nörolojik detay var burada. En başta dediğim gibi, öğrenme çok kapsamlı ve karmaşık bir süreç beynimiz için. Aslına bakarsanız günlük yaşantımızda da pek farklı değil… Ben öğrenmeyi bir maratona benzetiyorum mesela. Uzuun bir yarış bu. Ve sonunda kazanmak değil, maratonu bitirebilmek daha önemli bana sorarsanız.
diyenleriniz olacaktır. Olmaz olur mu arkadaşlar, sayısız… Gelin en bilindiklerinden biriyle başlayalım…
Ünlü fizikçi Richard Feynman’ın geliştirdiği yöntem, öğrenme metotları içerisinde en bilineni belki de. Nobel Fizik Ödülü sahibi teorik fizikçi Feynman, öğrencilerine karmaşık fizik konularını öğretmekte epey ünlü bir bilim insanı. Fakat ilk başlarda öğrencilerinin, verdiği dersleri anlamakta çok zorlandığını fark etmiş Feynman hoca… Ancak o öğrencilerine faydalı olma konusunda epey kararlıymış. Bunun için de daha verimli ve temelleri sağlam bir yöntem üzerine çalışmaya başlamış Feynman.
Karmaşık konuları parçalara ayırarak ve basitleştirerek, öğrenme sürecini geliştirmek üzerine odaklamış kendisini. Eh tabii bunun için de önce kendi öğrenme sürecini analiz etmiş. Bu çalışmaları sonucunda Feynman Öğrenme Tekniği çıkmış ortaya. “Surely You’re Joking, Mr. Feynman” adlı otobiyografisinde de bahsediyor bu teknikten ünlü fizikçi.
Bu tekniği de dört aşamaya ayırmıştı Feynman… Gelin şimdi bu yöntemi birlikte takip edelim.
İlk aşamada seçtiğimiz konuyu anlamaya çalışıyoruz. Öğrenmek istediğimiz konuyu seçtik, konuyla ilgili basit ve temel başlıkları belirledik, kaynaklarımızı hazırladık… Tamam, her şey hazır. Şimdi bunları anlamaya çalışmalıyız. Her adımı, her başlığı iyice kavramaya gayret etmemiz gerekiyor. Eh tamam, konuyu anladık diyelim... Şimdi sırada ne var?
Bu konuyu bir başkasına öğretmeyi deneyeceğiz sonraki adımda. Bu sizin hem konuyu yeniden tekrar etmenizi hem de öğrenme sürecinizi hemen pratiğe dökmenizi sağlayacak… Tabii çekingen biriyseniz, bu konuyu ayna karşısında kendinize de anlatabilirsiniz. Bu aşamada dikkat etmeniz gereken temel şeyse, anlatmaya çalıştığınız konuyu olabildiğince basitleştirmek. Sanki o konuyu hiç bilmeyen birine anlatıyormuş gibi davranmanız burada çok önemli. Kısacası karmaşıklığı azaltıyoruz. Hangi başlıkları anlatamadığınızı tespit ettiğinizde, aslında neleri tam olarak kavrayamadığınızı da anlayacaksınız. Sonuçta insan anlayamadığı şeyi anlatamaz da…
Bir sonraki aşamamızsa bu eksiği gidermek olacak zaten. Öğrendiğiniz konuyu tekrar gözden geçirerek, eksik veya yanlış anladığımız yerleri gidermeye çalışacağız. Bunun için kaynakları yeniden incelemek son derece faydalı olacaktır.
Vee son aşamada bu konuyu basitleştirmek var. Unutmayın ki günlük hayatınızda ya da sohbet akışınızda kullanabildiğiniz şeyleri daha rahat özümseyebiliyorsunuz. Dolayısıyla öğrendiğiniz kavramları daha basit bir dille ifade edebilmeniz gerekiyor. Bunu yapabildiğinizde, öğrendiğiniz yeni bilgiler daha kalıcı bir hal alıyor.
Elbette tüm bu süreçte not almanın da faydalı olacağını size söylemeliyim. Not almak gerçek anlamda bir beyin jimnastiği yapmanızı da sağlayacak. Dolayısıyla bir kalem ve kağıdı hiç hafife almamanızı öneririm.
Feynman Tekniği dışında size bahsetmek istediğim başka öğrenme ve ustalaşma yöntemleri de var. Fakat şimdi kısa bir mola verelim. Neticede mola vermek de örendiklerimizi sindirmek için epey önemli. Bu adımı asla atlamamamız gerekiyor…
Aradan önce size mola vermenin öğrenme sürecindeki öneminden söz etmiştim. Tam da bununla ilgili bir öğrenme yönteminden bahsedeceğim size. O meşhur Pomodoro Yöntemi’nden…
‘80’lerin başında İtalyalı bir üniversite öğrencisi olan Francesco Cirillo’nun hayatımıza kattığı bir yöntem bu. Cirillo, o sıralar zaman yönetimi konusunda epey başarısız bir öğrenciymiş. Asla sınavlara istediği gibi hazırlanamıyor, verimli bir şekilde çalışamıyormuş. Etrafta dikkat dağıtan bir unsur görmeye, işitmeye dursun!
Mesela evinin sokağında bir kedi mi bağırdı? Hemen işi gücü bırakıp ona dikkat kesilirmiş Francesco… Bir gün bu döngüyü kırması gerektiğini fark etmiş ve hemen mutfakta kullandığı domates şeklindeki zamanlayıcısına gitmiş eli.
Kendisine 25 dakika tanımış. Bu süre zarfında başını dersten kaldırmamakta kararlıymış Francesco. 25 dakika boyunca tüm odağı okuması gereken makalelerde olacakmış.
25 dakikanın sonundaysa 5 dakika mola verecekmiş. Bu 30 dakikalık çalışma sekansınaysa bir pomodoro demiş kendisi. Peki Pomodoro ismi nereden geliyor derseniz de zamanlayıcıdan… İtalyanca “domates” anlamına geliyor bu kelime. Domates şeklindeki zamanlayıcısı, Francesco’ya ilham olmuş anlayacağınız. Daha sonra bu programı bir rutin haline getiren Francesco, günde 8 pomodoro tamamlayarak zaman yönetimi sorununda önemli bir aşama kaydetmiş.
Eh aslında bu yöntemi uygulamak gayet basit arkadaşlar. Tek yapmanız gereken süreye dikkat etmek ve odağınızı toplamak. Ee tabii dikkat toplamak da pek kolay değil, biliyorum. Çağımızın problemlerinden birisi de dikkat dağınıklığı sonuçta… Onun için de sizi “Dikkat Dağınıklığına Son” bölümümüze davet ediyorum. Orada bazı püf noktaları vermiştim size…
Tamam Feynman ve Pomodoro en bilinen öğrenme teknikleri, kabul ediyorum. Ama sizinle paylaşmak istediğim başka bir gelenek daha var. Öğrenmekten ziyade, ustalaşmakla alakalı bir gelenek bu… Bahsettiğim gelenek için de biraz uzak diyarlara gitmemiz gerekiyor. Taaaa…
Japonya’ya.
Kaizen felsefesinden bahsedeceğim şimdi size. Aslında bu felsefe de daha çok mesleki gelişimle alakalı bir konu, ancak bunu öğrenme sürecinizde de uygulayabilirsiniz.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra yaralarını sarmaya çalışan Japonya halkının ortaya çıkardığı bir gelenek bu. Temeli de sabra dayanıyor… Zatan Japonya kültüründe birçok şey de sabretmeye dayanıyor arkadaşlar. “ ve gibi atasözleri bile var bu konuda. İşte Kaizen de sabrı merkeze alan bir öğreti. Sürekli iyileştirme hedefiyle çıktığınız bu yolculukta gelişimi sürdürülebilir kılmanın peşinde adımlıyorsunuz. Dikkat ederseniz koşuyorsunuz demedim… Zira Kaizen öğretisine göre büyük başarılar, küçük değişiklikler ve gelişmelerle yaşanıyor. Başarı dediğiniz şeye zamanla ulaşıyorsunuz.
Çalışma süreçlerini standartlaştırarak bir rutin oluşturduğunuz bu yöntemde birkaç kritik aşama var. Sorunları analiz etme, yaratıcı düşünme ve çevrenizdekileri de bu sürece dahil etme gibi temel aşamaları bunlar. Bölümün başlarında öğrenmeyi bir maratona benzetmiştim ya hani, işte Kaizen bu benzetmeye çok uyuyor arkadaşlar. Bir şeyi ilk okuyuşta öğrenemezsiniz…. Uzmanlaşma dediğiniz şey öyle bir anda olmuyor… Emek vermeniz, bildiklerinizi çevrenizdekilerle paylaşmanız, hatalarınızı görmeniz ve sebat etmeniz gerekiyor.
Uzmanlık demişken, Japnonya’da bir de Takumi geleneği var ki onu da öğrenme süreçlerinize adapte edebilirsiniz aslında… Ustaların ustası manasına gelen Takumi mertebesine erişebilmek için upuzuun bir çalışma geçmişine sahip olmanız gerekiyor. Cam zanaatkarlarının sahip olduğu bu gelenek; usta-çırak ilişkisini, geleneklerin korunmasını, mükemmel arayışını, özgünlüğü ve tabii ki sabrı baz alıyor. Uzun süren öğrenme, pratik etme, deneme-yanılma ve mükemmele uğraşma süreci sonucunda bile, az sayıda kişi bu mertebeye ulaşabiliyor.
Aslına bakarsanız biz de öğrenme süreçlerimizi buna benzetebiliriz. Bize bir konuyu öğreten kişilere dikkat kesilmeyi, o konuda uzmanlaşmak için özverili olmayı, öğrendiğimiz konulara kendi özgün yorumlarımızı getirmeyi hedef edinebiliriz. Elbette bu sürecin sabahtan akşama tamamlanmayacağını, bunun zaman alacağını da bilerek hareket etmeliyiz. Bir kez daha hatırlatmak istiyorum, öğrenmek dediğimiz şey bir maraton gibi… Öyle hemen finish çizgisine ulaşamıyorsunuz.
Bu arada Takumi geleneğine benzer bir yaklaşım Batı Dünyası’nda da var. İngiltereli gazeteci Malcolm Gladwell, "Outliers: The Story of Success” isimli kitabında, bir işte uzman olabilmek için, o konuda yaklaşık 10 bin saat emek harcamak gerektiğini iddia ediyor. Öyle ki kitabında dünyanın en popüler gruplarından The Beatles ya da tarihin en başarılı satranç oyuncularından Bobby Fisher gibi isimlerin başarısını da bu 10 bin saat iddiasına dayandırıyor kendisi.
Evet… Bölüm boyunca size bir takım öğrenme metotlarından bahsettim. Fakat illa bunları uygulamanız da gerekmiyor. Pek tabii kendi öğrenme yönteminizi bulabilirsiniz. Burada yalnız olmanız da şart değil. Belki de siz sosyal bir öğrenicisinizdir… Bir çalışma grubuyla da yeni bir yöntem bulabilirsiniz. Veya aradığınız şey podcast’lerdedir. Siz dinleyerek daha iyi öğrenebilen birsinizdir…. Kiminizin de görsel hafızası kuvvetlidir… Kısacası çeşit çeşit insan, çeşit çeşit öğrenme biçimini doğuruyor.
Fakat size daha önemli bir şey söylemek istiyorum. İster benim bahsettiğim yöntemleri kullanın, ister kendi yönteminizi bulun… Sadece sınavlarda ya da işinizde başarılı olmak için bir şeyleri öğrenmeye çalışmayın. Başarı stresi yaşadığınız her an, odağınız öğreneceğiniz konulardan da sapabilir. Merak duygunuzu diri tuttuğunuz, ufkunuzu açacak ve süreç içinde keyif alacağınız konuları öğrenmeye gayret edin. Başarı da, uzmanlık da siz keyif aldığınız sürece gelecektir. Bir de öğrendiklerinizi paylaşmaktan hiç ama hiç vazgeçmeyin.
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses TasarımıBatuhan Kösegil