Hafızanın Labirentleri
Hiçbir şeyi unutmamak, her şeyi hatırlamak ister miydiniz? Bu bölümde, hafızanın labirentlerinde bir gezintiye çıkıyoruz. Neden unutuyoruz? Nasıl hatırlıyoruz? Hiç unutmanın olmadığı bir yaşam, nasıl bir yaşam olurdu? Bu bölüm, hafızanızı nasıl daha etkili kullanabileceğiniz üzerine.
Eğer uygun bir pozisyondaysanız, sizden gözlerinizi kapatmanızı isteyeceğim ve anlatacağım her şeyi, gözünüzde canlandırmaya çalışmanızı. Eğer uygun değilseniz de, zihnininize izin verin o sizi anlattıklarıma götürecektir. Tamam mıyız? Hazırsanız başlıyorum.
Kendi odanızı hayal edin şimdi.
Yumuşacık yatağımızda, mışıl mışıl uyuyoruz. Ve…
…birdenbire sabah alarmı çalıyor! Göz kapaklarımız yorgun argın açılırken iyice aydınlanan hava gözlerimizi açmaya yardımcı oluyor ve fırlıyoruz yataktan. Ve fırlar fırlamaz…
Ah! O da ne? Tavandaki avizenin yerine, biri kocaman bir karpuz asmış! Bu nasıl bir eşek şakası? Zaten geç kaldık, şimdi bir de üstümüz başımız, yapış yapış karpuz oldu!
Hızlıca bir duşa girmek gerek. Hemen odanın kapısına koşuyoruz. Kapı kolunu tutar tutmaz…
“Yine ne var?” diyeceksiniz. Bu kez de kapı kolunun olduğu yerde, bir domates var? Aceleyle kapı kolu sandığımız domatesi sıkınca, elimiz domates suyuna bulandı?! Elinizde ıslaklığını hissediyorsunuz, değil mi?
Her neyse! Aldırmayıp kapıyı açıyor, ve duşa koşturuyoruz. Çeşmenin soğuk su kolunu çeviriyoruz.
Ama… Su yerine kahverengi bir sıvı akıyor? Üstelik kokusu da şekerli gibi ve oldukça tanıdık bir koku. Nedir bu? Tadına bakıyor uz! A-aa! Kola! Yahu, kola ne alaka? Kim böyle saçma sapan bir düzen kurdu evinize?
Peki madem, belli ki bu taraftan bize hayır yok. Bir de diğer su kolunu deneyelim.
Dışarıya çıkmadan evvel bir dişleri de fırçalamak gerek. Fırçamızı alıyoruz elimize, ve diş macununun kapağını açıyoruz. Macun tüpünü sıkar sıkmaz koyu kırmızı bir şey çıkıyor macun yerine? Bu ne peki? Buram buram biber kokuyor? Kokuyu siz de alıyorsunuz değil mi? Evet, sanırım bu bir biber salçası. Hazır diş fırçamızın üzerideyken, bir tadına bakalım isterseniz. Ah evet… Biber salçasıymış gerçekten. O yoğun biber tadını, tüm tat reseptörlerinizde hissediyorsunuz.
Neyse, artık çıkma vakti. Giymek için ayakkabılarımızı alıyoruz elimize. Ama bu ayakkabılar bu kadar ağır değildi? Şimdi neden ağırlar? Ah, biri ayakkabıların içine pirinç doldurmuş. Hem de ikisine birden! Ters çeviriyoruz ayakkabıları, ve pirinç taneleri dökülüyor, saçılıyor etrafa. Yapacak bir şey yok, eve döndüğümüzde temizleyeceğiz etrafı.
Ayakkabıları giyip evden çıkıyoruz.
Ve koştura koştura otobüs durağına gidiyoruz. Otobüs kartını çıkarmak için elinizi cebinize atıyoruz ama… Bunca gürültünün arasında, otobüs kartını evde unutmuşuz…
Hatta daha kötüsünü söyleyeyim. Evinizin anahtarını da cebimize atmayı unutmuşuz. Dışarıda kaldık!
Kötü bir rüya gibi değil mi?
Böyle bir olay hiç başınıza geldi mi? Yani, hayır, kafanızda karpuz parçalanması veya musluktan kola akmasından falan söz etmiyorum. Bunlar gerçek olamayacak kadar absürt şeyler. Ve bu kadar absürt bir giriş yapmamın aslında bir sebebi var. Ama şimdi açıklamayacağım, yoksa sürprizi kaçar.
Siz şimdilik, bu absürt ve karman çorman sabahı, dikkatinizi dağınan, kaotik bir atmosfer olarak ele alın sadece. İnsanın aklını çorman bir sabah. Başınıza geldi mi diye sorduğum şey ise, böyle kaotik bir sabahın sonrasında, anahtarınızı, kartınızı, telefonunuzu veya herhangi başka bir şeyi unutup unutmadığınız.
Eminim olmuştur. Çünkü unutmak, çoğu zaman, bir şeyi zihnimize doğru şekilde yerleştirmemekten, yerleştirememekten kaynaklanıyor. Hani, olur ya, bir odaya gireriz, sonra “ya ben buraya niye gelmiştim” diye sorarız. Halbuki daha 10-15 saniye ancak geçmiştir aradan, ama biz ne yapacağımızı unutmuşuzdur. İşte bu tür tatsız anların en büyük nedeni, aklımızda tutmak istediğimiz şeyi, doğru bir şekilde zihnimize yerleştirememek, ona gereken duyusal emeği vermemekten kaynaklanıyor.
Bu bölümde, hafıza, unutmak ve hatırlamak üzerine konuşacağız. Bölümü bitirdiğinizde ise, umuyorum, bir hafıza tekniği öğreneceksiniz.
Şimdi: “Hafıza” kelimesi, zihninizde ne canlandırıyor? Onu günlük hayatta bir nesneye benzetecek olsanız, neyi seçerdiniz?
Benim aklımda, şöyle büyükçe bir…
sandık canlanıyor. Neden mi? Kelimenin kendisinden ötürü. “Hafıza” Arapça bir kelime. Türkçe’de aynı kökü paylaşan, ve günlük hayatta da rastladığımız bir kelime daha var. Bildiniz mi?
Muhafaza. Korumak, saklamak demek. Veya başka bir kelime daha: Muhafız. Bu da “koruyucu” anlamına geliyor.
Hafıza, muhafaza… “Saklamak, korumak” eylemi, hafıza kelimesinin içinde halihazırda var. Bu yüzden de hafıza, geçmiş deneyimlerimizi “muhafaza ettiğimiz” bir sandıkmış gibi geliyor bana.
Bu durumda deneyimlerimiz ve anılarımız da, sandığa konulacak nesneler diyebiliriz. Hatırlayabildiklerimiz sandığın içinde, unuttuklarımız ise sandığın dışındalar. Hatta belki de daha en başından sandığa konulmamışlar.
Sandığın dışında bırakmak, yani unutmak, günlük hayatta çoğu zaman, hayal kırıklığıyla birlikte deneyimlediğimiz bir şey:
Cüzdanı nereye koymuştuk? Arkadaşımızın doğum gününü mü unuttuk? ya da, “neydi adı? tam dilimin ucunda da bir türlü aklıma gelmiyor” türünde, yaşanmamasını tercih ettiğimiz bir şey unutmak. Sanki insan beyninin bir tür arızası.
Aslına bakarsanız, oldukça yakın zamana kadar, sinirbilimcilerin de unutmaya karşı yaklaşımı, bundan çok farklı değildi. Unutmak, hafızanın bir arızasıydı. Bellek sisteminde bir aksamaydı. Çünkü beynin işi bilgi toplamak ve topladığı bilgileri depolamaktı. Bu bilgileri ve anıları saklayamama durumu, bazı nörolojik veya psikolojik mekanizmaların başarısızlığıydı, ya da zamana karşı aşınmasıydı.
Ama son on yılda bilimde yaşanan gelişmeler, bize unutmanın sadece hafızanın bir başarısızlığı olmadığını gösteriyor. Hatta tam aksine, unutmanın başlıbaşına bir işlevi var ve beyin aktif unutma diye bir mekanizmaya da sahip.
Ama bunu anlatmanın belki de en iyi yolu, hiçbir şeyi unutmadığımız bir senaryoyu gözümüzde canlandırmak.
Her şeyi hatırlayabiliyor olsak yaşamımız nasıl olurdu? Hayatınızın her anını, her gününü, net ve berrak bir şekilde gözünüzün önüne getirebildiğinizi düşünün. İster miydiniz böyle bir şeyi?
Öyle hızlıca “evet” demeden önce, sizi Jill Price ile tanıştırayım.
Nerede kalmıştık, sizi Jill Price ile tanışıyorduk, evet.
Jill Price, 50li yaşlarının sonlarında bir Amerikalı. Ve onu çok özel kılan nörolojik bir duruma sahip: Hipertimezi.
Bu, eşine çok ama çok nadir rastlanan bir nörolojik durum. 2021 yılının istatistiklerine göre, dünya üzerinde yalnızca 61 kişide var. Jill Price da, bu 61 kişiden biri. Hatta bu hipertimezi’nin tıp literatürüne girmesine neden olan, hipertimezi teşhisi konulmuş dünya üzerindeki ilk kişi.
Jill’i özel kılan şey, inanılmaz üstün bir otobiyografik hafızaya sahip oluşu.
Ama öyle, “çok güçlü bir hafızası var” denilip geçilecek bir şeyden söz etmiyorum. Jill’in durumu, yani hipertimezi, bundan oldukça farklı.
Diyelim Jill’e “1982 yılının 13 Mayıs’ına dair ne hatırlıyorsun?” diye sordunuz. Alacağınız cevap şöyle:
“Hmmm. Güneşli bir Perşembe günüydü. Okuldan çıkıp, birkaç arkadaşımla parkta bir pikniğe gitmiştik. O gün ben de, evde yaptığım limonatayı götürmüştüm pikniğe. Arkadaşım Margaret ise hepimize sandviç yapıp getirmişti. Sandviçler de füme etli ve peynirliydi”
Vesaire vesaire… Tümü, yalnızca hafızasından.
İsterseniz 30 Ağustos 1978’i sorun. Jill size, bunun ailesiyle birlikte ilk kez araba yıkatmaya gittikleri gün olduğunu söyleyecek. Ne kadar ufacık, önemsiz bir detay aslında… Ama Jill, bunu bile hatırlıyor.
Aslında Jill’e, istediğiniz tarihi sorabilirsiniz. Çünkü o, 14 yaşından, hatta tam olarak 5 Şubat 1980/Salı gününden beri, hayatının her gününü, ama her gününü hatırlıyor.
O günün haftanın hangi günü olduğunu, havanın yağmurlu mu yoksa güneşli mi olduğunu, ne yediğini, ne içtiğini, ne yaptığını, ne izlediğini, nereye gittiğini, en ufak ayrıntısına kadar hem de…
Jill, durumunu anlatabilmek için, kendi zihnini, ikiye bölünmüş ekranlı bir televizyona benzetiyor. Ekranın bir tarafı, şu anda, şimdide neler olup bittiğini gösterirken; ekranın diğer tarafı geçmişte yaşadıklarını, anılarını durmaksızın gözünün önüne getiriyor.
Gününün her anında, geçmişinin tamamını eksiksiz biçimde yanında taşıdığını anlatmak için, zihninin işleyişini böyle tanımlıyor. Bu yüzden, bir mağazanın önünden geçerken kulak misafiri olduğu bir şarkı, duyduğu bir koku veya gittiği bir mekan, geçmişte yaşadığı olayların hatırasını tetikleyiveriyor.
Anlayacağınız Jill, mucizevi bir hafızaya sahip. Bütün hayatını hatırlıyor. Böyle bir hafızaya sahip olmayı kim istemez?
Siz isterdiniz herhalde? Düşünsenize, 9 yıl önce tam bugün neler yaptığınızı, akşam yemeğinde neler yediğinize kadar hatırlıyorsunuz. Böyle bir yetiye sahip olmaktan kim şikayet etsin ki?
Aslına bakarsanız, bizzat Jill’in kendisi bu durumdan biraz şikayetçi.
Çünkü her şeyi hatırlamak, başka bir anlama daha geliyor: Unutamamak. Ve Jill’in unutamadığı şeyler, yalnızca güzel anıları değil.
Hayatındaki pişmanlıklar, utanç verici davranışlar, hüzünlü anlar da, unutamadıkları, daha dünmüş gibi hatırladıkları arasında. İşin daha kötü tarafı ise, Jill’in bu anılarına dair hisleri de, tıpkı anıların kendisi gibi, hiç aşınmamış şekilde, öylece duruyorlar. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin…
Mesela bir arkadaşının kendisine karşı yaptığı yanlışı affedebildiğini, ama bu yanlışı asla unutmadığını, içinde her zaman bir ukte olarak taşıdığını söylüyor. Ya da en kötüsü, 2005 yılının 25 Mart’ı. Jill’in hayat arkadaşı Jim Price’ın felç geçirdiği, kısa bir süre sonra da öldüğü günler. Jill o günleri, sanki dün yaşanmış gibi hatırlıyor, her anını ve tüm duygularını.
Hani “zaman her şeyin ilacıdır” diye bir söz vardır. İşte bu söz Jill için pek geçerli değil. Çünkü onun hafızası ve anıları, zamana karşı direniyor.
Jill’in öyküsü bize, unutmanın ne denli değerli olabileceğini anlatıyor bence. Unutmayı, zihnin ve hafızanın bir arızası olarak görmek oldukça mümkün. Ama ya “unutamamak”? Her şeyi hatırlamak zorunda olmak da, hafızanın bir arızası olamaz mı?
Toronto Üniversitesi psikoloji ve fizyoloji profesörü olan Sheena Josselyn’e göre, durum oldukça açık:
Evrimsel bir açıdan baktığımızda, hafızanın amacı arkamıza yaslanıp “Ah, hatırlıyor musun o eski günleri?” dememiz değil diyor Josselyn. Hafızanın işlevi, günlük hayatta kararlar, özellikle de önemli kararlar verirken bize yardımcı olmak. Unutmak diye bir şey olmadığında ise, güçlü bir hafızanın evrimsel faydaları da zayıflamaya başlıyor.
Çünkü gün içinde beynimiz, çoğu tamamen önemsiz olan yüz binlerce bilgiyi kaydediyor. Çorabımızı giyerken ayağımızın kaşındığı an, otobüs durağında bekleyen bir yabancının gömleğinin rengi, vesaire vesaire.
Yani eğer unutmak diye bir şey olmasa, zihnimiz sonsuz miktarda gereksiz malzemeyle dolu olurdu. Ve ne zaman önemli, hayati bir şeyi hatırlamak istesek, bütün bu anlamsız ve gereksiz anılar da, dikkat dağıtıcı unsurlar olarak ortaya çıkardı. McGill Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Oliver Hardt’a göre, unutmak bu nedenle, hafızanın bir arızası değil, aksine temel elementlerinden biri. Unutmak olmasa, hafıza oldukça işlevsiz hale gelirdi.
Ama yine de… Hatırlamamız gereken şeyleri unutmasak, bunun için bir yol, bir yöntem bulsak, hoş olmaz mıydı?
Olurdu elbette. Ve aslına bakarsanız, böyle bir yöntem var.
Her şeyden önce, bir şeyi düzeltmem gerek. Hafıza, başta bahsettiğimiz gibi bir sandığa, anıları içine doldurduğumuz bir kutuya benzemiyor. Sandık analojisi, sağduyuya yatkın olsa da, beynimizin işleyişi böyle değil.
Beynimizde “bilgilerin depolandığı”, hafızaya ayrılmış tek bir bölge yok. Aslına bakarsanız, bireysel anılarımız, beynimizin yalnızca bir bölgesine değil, dört bir yanına dağılmış durumdalar.
Beynimizin farklı bölgelerindeki nöronlar, tek bir hatırayı saklayabilmek ve gerektiğinde hatırlayabilmek için, birlikte, eşzamanlı çalışıyorlar. Ve bu nöronlar, farklı duyulara aitler.
Mesela anneannenizin o meşhur çorbasını hatırlayın dediğimde: beyninizde binlerce nöron harekete geçiyor. Bunların bir kısmı tabağın görsel bir resmini, bir kısmı o keskin karabiber kokusunu, bir böümü ise çorbanın tadını hatırlamamıza yardımcı oluyorlar. Tat, koku, görüntü: Bunlar, beynin birbirinden farklı alanlarında ateşlenen nöronların bir sonucu. Ve hafızamızdaki anıları, mesela anneannemizin o meşhur çorbasını, tüm bu nöronların bir arada ateşlenmesi sonucunda hatırlıyoruz. Her bir duyumuz, bir hatıranın farklı parçalarını bir araya getiriyor. Bir yapboz gibi adeta. Ve aklımızda tutmaya çalıştığımız şey, duyusal ve duygusal olarak üzerimizde ne kadar büyük etkiye sahipse, hatırlamamız da o kadar kolaylaşıyor.
Dolayısıyla, bir şeyi hafızamızda tutmayı istiyorsak, onu duyularımızla olabildiğince sıkı ilişkilendirmemiz gerek.
Bunu yapmanın en kolay yolu ise, aklımızda tutmak istediğimiz şeyleri, avucumuzun içi gibi bildiğimiz bir mekanla ilişkilendirmek. Bunun adı: Hafıza sarayı tekniği adı veriliyor. Antik çağlardan beri var olan, temelini Antik Yunanlıların attığı bir teknik. Hatta Sherlock Holmes okumuş ya da dizisini izlemiş olan varsa hatırlayacaktır, Sherlock Holmes de bu hafıza sarayı tekniğini kullanır.
Önce, iyi bildiğimiz bir mekan seçiyoruz. Evimiz olabilir, mahallemiz, okulumuz ya da kampüsümüz. Burası bizim hafıza sarayımız olacak. Amacımız bu mekanda hayali bir yolculuğa çıkmak.
Yolculuk için bir başlangıç noktası seçiyoruz ve seçtiğimiz mekanın çeşitli alanlarında veya odalarında bir gezintiye çıkıyoruz. Uğradığımız her durakta, aklımızda tutmak istediğimiz şeyleri, mekandaki çeşitli objelerle ilişkilendiriyoruz. Ama bu ilişkilendirme, öyle sıradan bir ilişkilendirme olmamalı. Dedim ya, tat, koku, görüntü, duyusal ve duygusal etkinin yoğunluğu burada önemli olan. Eğer aklınızda tutmak istediğiniz şeyi tadabiliyorsak tadacağız, kokusunu hissedeceğiz veya dokunacağız. Ve en önemli püf noktası şu: Ne kadar saçmalarsak, aklımızda tutmak istediğimiz şeyleri ne kadar absürtleştirirsek, üzerimizdeki duygusal etkisini ne kadar güçlendirirsek, aklımızda tutmamız o kadar kolay.
Aslına bakarsanız, bu tekniği yaklaşık 20 dakika kadar önce birlikte yaptık. Bu podcaste başlarken, size saçma bir hikaye anlatmıştım hatırlarsanız. Hani odanızda, yumuşacık yatağınızda uyanıvermiştiniz.
Hatırladınız değil mi? Elbette hatırladınız. O kadar saçmaydı ki, unutmanız mümkün değil.
Aslında bu hikaye aracılığıyla, siz farkında olmasanız da evinizi bir hafıza sarayına çevirdik birlikte. Ve sarayın her köşesine belli nesneler yerleştirdik. Basit bir alışveriş listesi. Alışveriş listesindeki ilk nesne, yataktan kalkar kalkmaz kafanızı çarptığınız, ve üstünüzü batıran karpuzdu.
Peki, karpuza çarptıktan sonra ne yapmıştık? Aradan 20 dakikadan fazla geçmiş olmasına rağmen, hikayenin devamını ve listedeki diğer ürünleri de hatırlayabilir misiniz?
Ben bulacağınıza inanıyorum. O halde, şimdi deneme zamanı.
Künye
- YazanBerkant Gültekin
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
- Müzik SeçimleriCemre Dalyan
Kaynaklar (17)
- Memory and Forgetting
- youtube.com
- youtube.com
- youtube.com
- youtube.com
- youtube.com
- youtube.com
- youtube.com
- Hipertimezi - Vikipedi
- The New Science of Forgetting
- the biological basis of all learning
- Reasons Why People Forget
- Why do we forget? New theory proposes 'forgetting' is actually a form of learning
- How False Memories Shape Personal Identity
- The Bliss of Forgetting - Health Works Collective
- The woman who can remember everything
- Woman Who Can't Forget Amazes Doctors