111 Hz ·Bölüm 178 ·7 Nisan 2025 ·26 dk ·2.132 kelime

Yoksa Siz de "Deli" misiniz?

Deli kelimesini günlük hayatımızda ne kadar sık kullanıyoruz öyle değil mi? Herkese bol keseden dağıttığımız bir sıfat bu. Ama deliliğin ne demek olduğunu tam olarak biliyor muyuz acaba? Kime, neden deli diyoruz ve buna kim karar veriyor hiç düşündünüz mü? 111 Hz bu bölümünde deliliğin tarihine bakıyor, normal ve anormalin neye göre belirlendiğini anlamaya çalışıyor, Don Kişot ve Oğuz Atay'a da selam verdikten sonra farklı olmanın çekinmesi gereken bir şey olup olmadığını sorguluyoruz.

0:00

Bu ne kalabalık ya böyle… Hava güzel tabi herkes dışarı atmış kendini.

Hıh, şurada bir masa boş galiba…

Oh neyse ki yer buldum.

Eveeeet, artık selamlaşabiliriz. Hoşgeldiniz arkadaşlar. Bugün benim kendimi dışarı çıkarma günüm. Evet evet, doğru duydunuz. Arada yapıyorum böyle şeyler.

Kendimle baş başa geçirdiğim bu zama—-

Bana mı dedi onlar? Deli dediler dimi duydunuz siz de?

Hayır yani belki öteki kulağımda kulaklık var… Telefonda ya da toplantıda falan olabilirim sonuçta dimi?….

Hazırsanız siparişinizi alabilirim.

Yoksa… Deli miyim? Delirdim de farkında mı değilim? Kime deli, kime akıllı diyorduk? Yok yok delirmiş olamam… İyi de delilik kötü bir şey mi ki? Belki de iyidir. Ya da belki de zaten hepimiz deliyizdir? Bunu nasıl bilebilirim? Hayır, hayır delirmedim.

Ben deli değiliiiiiimm

Huuhh… Çok derinlere daldım bir anda arkadaşlar. Kafam hayli karıştı doğrusu... Benim deli olup olmadığımı bir kenara bırakıyorum şimdi. Ama düşünüce “deli” kelimesini ne kadar sık kullandığımızı fark ettim. Hatta günlük hayatımızda bol keseden dağıttığımız bir sıfat bu “delilik”. Ama ne demek olduğunu tam olarak biliyor muyuz acaba? Kime, neden deli diyoruz ve buna kim karar veriyor hiç düşündünüz mü?

“O zaman önce deliliğin tanımını yaparak başlayalım.”

Diyeceğim ama bu pek de kolay olmayacak. Zira bu kavramın öyle tek bir tanımı yok. Mesela bir tanesinde; “anormal zihinsel ve davranışsal örüntüler” olarak tanımlanmış delilik. Diğer bir açıklamadaysa, “Bir kişi içinde yaşadığı toplumun kendisinden beklediği yani -normal kabul edilen- davranışların, tutumların ve düşünme biçimlerinin dışına çıkar yani -anormal- hareket ederse deli olarak görülebilir.” denmiş.

Ama burada bir sıkıntı var, fark etmişsinizdir siz de: “Normal ve anormal” kavramları üzerinden bir tanımlama yapılmış her ikisinde de. Fakat bunlar oldukça geniş, muğlak ve hatta öznel ifadeler. Neyin normal neyin anormal kabul edileceği; zamana, mekana, toplumsal ve kültürel değerlere, hatta kişiden kişiye göre bile değişebiliyor sonuçta. Bu durumda delilik oldukça değişken bir kavram diyebiliriz. Tarih boyunca nörolojik ve psikolojik sıkıntılar yaşayan, herkesten farklı olan, daha cesur, daha yaratıcı, hatta diğerlerinden daha zeki olan kişiler de deli olarak nitelenmiş mesela. İnanır mısınız, Trans-Allegheny Akıl Hastanesi kayıtlarına göre 1864-1889 yılları arasında; “aşırı duygusallık”, “aklın fazla çalışması”, “kıskançlık” ve “fazla roman okuma” gibi sebeplerle insanlar yatırılmış buraya. Bugünden baktığımızda ne kadar insani, ne kadar “normal” şeyler bunlar halbuki, öyle değil mi?

Sonuç olarak delilik, tarihin her döneminde hakim olan gücün belirlediği kalıpların dışında kalanları, bir nevi “öteki”leri tanımlamak hatta çoğunlukla onları damgalamak için kullanılmış. O halde gelin zamanı biraz geriye saralım ve deliliğin ne olduğunu, neye göre, nasıl değiştiğini anlamaya çalışalım.

Antik Yunan ve Roma gibi medeniyetlerde deliliğin Tanrısal kaynaklı olduğuna inanılıyormuş ve deli denilen kişinin ya işlediği günahlar nedeniyle Tanrılar tarafından cezalandırıldığı ya da tam tersine iyi biri olduğu için ödüllendirildiği düşünülüyormuş yani. Mesela zihinsel rahatsızlıkları olanlar, fazla duygusallar, cahiller ya da kahinler, sanatçılar, hatta aşıklar deli olarak görülüyormuş.

Zamanı biraz ileri sarıp, Ortaçağ’a geldiğimizdeyse deliliğin dini ve ahlaki kurallara göre belirlendiğini görüyoruz. Zira bu dönemde hakim olan anlayış tamamıyla din merkezli. İnsanlar hayatı buna algılayıp anlamlandığı için toplumsal normlar da buna göre belirlenmiş doğal olarak. Bu dönemde delilik; yine Antik çağlardaki gibi Tanrı’nın cezası olarak görülmüş ya da Tanrı tarafından o kişiye verilmiş bir sınav olarak değelendirilmiş. Kimilerince de delillerin ruhunun iblisler tarafından ele geçirildiğine inanılmış. Zihinsel ve ruhsal problemler yaşayan insanların dışında, dine inanmayanları, fazla dindarları, ahlak kurallarının dışında davrananları, büyücüleri ya da yalnız yaşayan kadınları bu dönemin delileri arasında sayabiliriz mesela.

Zamanı biraz daha ileri sarıp Rönesans’a geldiğimizdeyse işler biraz değişiyor. Zira bu dönemin hakim anlayışı din ekseninden hümanizme kaymış durumda. İnsana dair değerler, insanın iç dünyası, duygu ve düşünceleri öne çıkınca deliliğin de Tanrısal bir ceza ya da kutsanma değil, her insanın başına gelebilecek doğal bir şey olduğu kabul edilmiş öncelikle. Ayrıca Rönesans döneminde sanatsal alanda yaşanan önemli ilerlemelerle birlikte, deliliğe bakış da bu yönde ele alınmaya başlanmış. Olumsuz anlamlarının yanında deliliğin yaratıcılıkla, entelektüel derinlikle ve dehayla alakalı olduğu fikri öne çıkmış yani.

Ancak her şeye rağmen deliler toplumla birlikte, toplumun içinde yaşamını sürdürmeye devam etmişler bu dönemlerde. Evet, toplumun merkezinde yer almamışlar, genelde kenarlara doğru itilmişler. Bazen korkulan, bazen kutsanmış kabul edilen, bazen de dalga geçilen kişiler olmuşlar. Fakat saldırganca bir tutum sergilemedikçe toplumdan ayrıştırılmaları, uzaklaştırılmaları ya da bir yere hapsedilmeleri düşünülmemiş bu insanların. Ta ki o zamana; Büyük Kapatılma’ya kadar…

Ünlü düşünür Michel Foucault 17. yüzyıl ortalarında norm dışı davrandığı için istenmeyen grupların kitlesel olarak hastanelere hapsedilmeye başlanmasını “Büyük Kapatma” olarak isimlendirmiş.

Bu büyük değişimin sebebiyse bu dönemin doğrularının kökten değişmesi tabii ki. Aydınlanma çağıyla birlikte kilisenin otoritesi sarsılmış, dini açıklamalar ve mistik anlatılar önemini kaybetmişti zira. Bununla birlikte bilgi ve hakikat yüceltilmeye başlanmış, her şey akıl ve mantık çerçevesinde açıklanır olmuştu. Tüm normaller de buna göre belirleniyordu doğal olarak. Onlara göre akla uygun davranmayan, mantıklı düşünmeyen herkes deliydi ve topluma zarar veren bu insanların kapatılması gerekirdi.

Ayrıca bu dönemde değişen siyasi ve ekonomik yapı da toplumda belirli ahlak normlarının oluşmasına sebep olmuştu tabii. Çöken feodalizmin yerine geçecek kapitalizm yavaş yavaş inşa edilmekteydi. Bu da çalışmanın yüceltilmesini sağlamış, dilencilik ve işsizlik gibi hallerin ahlaksız olarak kabul edilmesine neden olmuştu. Ayrıca suçlu, yoksul, yaşlı gibi üretmeyen ve topluma faydası olmadığı düşünülen insanlar dışlanıyor, anormal olarak yaftalanarak hastanelere kapatılıyorlardı.

O halde gelin bu hastanelerden birini ziyaret edelim ve buraların nasıl yerler olduğu yakından inceleyelim.

Evet, şu an Londra’daki “Bethlam Royal Hospital” yani bilinen adıyla “Bedlam Hastanesi”ndeyiz. Burası büyük kapatmanın en sert yaşandığı hastanelerden biri. Dönemin normlarına uymayan herkes; zihinsel ve ruhsal sıkıntılar yaşayanlar, hırsızlar, katiller, engelliler, yaşlılar, işsizler, hatta kocasına karşı gelen kadınlar dahi buraya kapatılmış arkadaşlar.

Kapatılmış diyorum zira burası bir hastaneden ziyade bir hapishaneye benziyor maalesef. Amaç tedavi falan değil zaten. Anormal kabul edilen bu insanları kontrol altında tutmak.

Üstelik doğru düzgün yemek vermemek, kötü muamele ve tedavi adı altında işkence yapmak da Bedlam’ın “normalleri” arasında maalesef. Off korkunç bir şey bu! Bir insana bunları hak edece—-

Bu kalabalık da ne böyle? Düzgün giyimli, gayet “normal” görünen insanlar. Neyi izliyor, neye gülüyor onlar öyle?

Bir dakika bir dakika! N’oluyo?!

Off yine başımı belaya sokmayı başardım ya! Arkadaşlar benim buradan acilen kaçmam gerekiyor. Kısa bir ara verelim, dönüşte görüşürüz!

Tekrar hoş geldiniz arkadaşlar. Bir an Klasik Çağın ortasında Bedlam’ın korkunç duvarlarına zincirleneceğim ve sonsuza kadar orada kalacağım diye ödüm koptu... Ama neyse ki kaçmayı başardım ve buradayım. O halde gelin artık modern zamanlara geçelim.

19.yüzyılda başlayan modern çağla birlikte artık insan ve insana dair olan her şey önem kazanmaya başladı arkadaşlar. Odak noktasına insanı alan; antropoloji, sosyoloji, tarih ve tabii psikiyatri ve psikoloji gibi alanlarda çok önemli gelişmeler yaşandı. Mesela Freud’la birlikte bilinçdışı keşfedildi, psikanaliz gibi yöntemler ortaya çıktı. Bu sayede artık akıl hastalıkları ve ruhsal sıkıntılar yaşayan insanlar daha iyi anlaşılmaya başlandı. Her bir rahatsızlığın isim koyarak sistemleştirmek, tanı ve tedavi yöntemleri geliştirerek bu insanların acılarını dindirmek amaç haline geldi.

Tıbbi yanı bir kenara bırakıp toplumsal hayata baktığımızda da yine bir normallik söylemiyle karşılaşıyoruz tabii ki. Mesela işinin sorumluluklarını yerine getirmeyenler, üretken olmayanlar, tembel ya da disiplinsiz kişiler veya hakim rasyonaliteyi sorgulayanlar anormal olarak görülebiliyor bugün. Şimdi birisi gelip size internet kullanmadığını, akıllı telefona karşı olduğunu ya da hiçbir sosyal mecrada hesabı olmadığını söylese ne düşünürsünüz?

Hadi itiraf edelim; çoğumuz onun “birazcık deli” olduğunu düşünürüz bence.

O halde, birazcık veya daha fazla deli olduğu düşünülenlerin, farklı olduğu için toplum dışına itilenlerin, ötekileştirilenlerin tarihini anlatan önemli bir düşünürden bahsetmenin zamanı geldi. Gerçi Büyük Kapatma kısmında adı geçmişti. Ünlü Fransız düşünür Michel Foucault’dan bahsediyorum. Gelin biraz daha yakından bakalım kendisinin düşüncelerine.

1961 yılında yayınlanan “Deliliğin Tarihi” isimli kült eserinde ve sonraki kitaplarında konu hakkında detaylı ve çok yönlü bir inceleme sunuyor kendisi. Hatta bu bölümün başından beri anlattıklarımda da büyük etkisinin olduğunu söyleyebilirim.

Foucault tıbbi anlamda bile olsa, deliliğin nesnel bir durum olamayacağını belirtmiş ve normallik-anormallik sınırlarının her dönemin değişen epistemesine -yani o dönemde geçerli olan bilgi sistemleri ve düşünme biçimlerine- göre yeniden çizildiğini söylemiş. Ortaçağ’da en önemli epistemelerden biri dinken, aydınlanma çağında akıl olarak değişmişti mesela hatırlarsanız.

E tabi normal ve anormali belirlemek tek başına ötekileştirmeyi sağlamıyor. Bir de bunun bekçiliğini yapacak, toplumu oluşturan bireylerden normale uygun davranmasını isteyecek, onları baskı altına alacak, çizilen sınırların dışına çıkanları anormal olarak yaftalayacak bir yapıya ihtiyaç var. İşte bunu yapanların da iktidar mekanizmalarını olduğunu söylüyor Foucault. İktidar derken dönemin epistemesine uygun davranan, kendini “normal” kabul eden bireyleri; öğretmen, psikolog, patron gibi otorite figürlerini; aile, iş yeri gibi kurumları, yani toplumdaki tüm ilişkiler ağını kastetmiş kendisi.

Hatta gelin bunları hepimizin çok yakından tanıdığı bir kahramanın, edebiyatın en ünlü delilerinden biri olan Don Kişot’un üzerinden anlamaya çalışalım.

Alonso Quijano… İspanya'nın La Mancha bölgesinde yaşayan, yaşı ilerlemiş ve yoksul düşmüş bir asilzadeydi kendisi. Şövalye romanları okumaya bayılırdı. Öyle ki bir süre sonra yaşadığı dünyanın gerçekliğinden kopmaya başlamıştı. Zamanın gereklerini de aklın hükümranlığını da reddediyordu adeta. Onun normali bu kahramanlık hikayeleri ve romanlarda gördüğü dünyalar olmaya başlamıştı artık. Ve nihayet kendisini bir şövalye, Don Kişot ilan etti.

Hemen eski püskü zırhını kuşandı, paslanmaya yüz tutmuş kılıcını beline taktı, kendisi gibi yaşlı ve cılız atı

Rosinante'ye atlayarak yola çıktı Don Kişot. Gerçek bir şövalye gibi mazlumları savunmak, çaresiz insanları kurtarmak, dünyadaki haksızlıklara meydan okumak ve şan kazanmak, namını duyurmaktı amacı.

Fakat yardımcısı, aklın sesi Sanço Panza her seferinde onu gerçek dünyaya geri çağırıyor, normalin sınırlarını hatırlatıyordu. Ama Don Kişot’un vazgeçmeye niyeti yoktu tabii.

Yeldeğirmenleriyle karşılaştıklarında da, “devlere” karşı şerefli bir şövalye gibi savaşmaya karar vermişti. Evet, karşılaştıkları şeyler gerçekten yel değirmenleriydi. Ama bunun Don Kişot için hiçbir önemi yoktu.

Sança Panza arkasından “Efendim durun. Onlar dev değil, yel değirmeni” diye seslense de umursamadı. Zira onların gerçekte ne olduğuyla ilgilenmiyordu Don Kişot. Önemli olan kendi gerçekliği, kendi değerleriydi. Ve o, bunlardan bir an için bile olsun vazgeçmeyi düşünmeyecekti.

Elinde kılıcı, gözlerinde kararlı bakışıyla düşmanlarına doğru koşmaya başladı Don Kişot. Koştu, koştu…

Ve gözünü kırpmadan kılıcını savurdu değirmene karşı…

Don Kişot’un maceraları bununla sınırlı değil tabi. Miguel de Cervantes tarafından yazılan bu devasa eserde türlü şeyler geliyor kahramanımızın başına. Hanları şato, köylü kızlarını prenses, koyun sürülerini düşman ordusu olarak gördüğü de oluyor, kendi gerçeklerinden vazgeçmediği, hayal gücüne ket vurmadığı için insanlar tarafından alay konusu yapıldığı da, hatta dayak yediği de…

Maalesef insanda kendisi gibi olmayanı, farklı gördüğünü dışlamaya yönelik bir itki mevcut. Ya onları normalleştirmeye çalışıyor ya da doğrudan anormal olarak damgalayıp öteleştiriyoruz. İnsanları sırf farklı oldukları, alışılmadık şeyler yaptıkları için yargılayabiliyoruz farkında olmadan. Hatta tarih boyunca yaşamış onlarca sanatçının da bundan mustarip olduğunu biliyoruz. Öyleyse gelin onlardan birini yakından tanıyalım bugün. Post modern Türk Edebiyatının temel taşını, Oğuz Atay’ı konuşalım.

Oğuz Atay’ın 1971’de yayınlanan ilk romanı Tutunamayanlar edebiyat dünyasına adeta bomba gibi düşmüştü arkadaşlar.

Daha önce yayınlanan hiçbir şeye benzemiyordu, oldukça deneysel bir metindi çünkü. Bir kere klasik bir olay örgüsü yoktu Tutunamayanlar’ın ve bu daha önce görülmemiş bir şeydi.

Günlük, mektup, tiyatro ve şiir gibi farklı metin türleri bir arada kullanılmış, farklı anlatıcılara yer verilmiş, hatta bazı bölümlerde noktalama işaretleri bile kullanılmamıştı. En önemlisiyse dönemin hakim edebiyat anlayışına tamamen tersti Tutunamayanlar. 70ler edebiyatında toplumcu gerçekçi -yani mesaj kaygısıyla yazılan- metinler geçerli kabul ediliyor, bir romanda anlatılanların herkes tarafından anlaşılması gerektiği düşünülüyordu.

Fakat Oğuz Atay bunun tam tersini yapmıştı. Tutunamayanlar’da bireyin iç dünyasını anlatmış, varoluşsal sorgulamalarını ele almış, bol bol ironi içeren, yer yer anlaşılması zor ve emek isteyen bir metin ortaya koymuştu. Tabi bu durum dönemin edebiyat çevrelerince hiç hoş karşılanmadı.

Alışılmışın dışında kalan bu metni anlamayan ya da anlamak istemeyen bir çok yazar, eleştirmen hatta okur saldırmaya başladı Oğuz Atay’a. Onu acemi ve yeteneksiz olmakla suçlayıp yaptığı şeyi değersizleştirmeye çalışanların sayısı hiç de az sayıda değildi. 70lerin normal edebiyat anlayışına uyum sağlamadığı için anında dışlanıp ötekileştirilmişti Oğuz Atay.

Çalkantılı geçen 80ler Türkiyesi’nden sonra nihayet sular durulmuş, buna bağlı olarak edebiyattaki hakim görüş, yani episteme de değişmişti. Şimdi Oğuz Atay’ın hak ettiği değeri görmesinin zamanıydı. Onun edebi dehası, yeteneği ve ilerici sanatı da ancak o zaman anlaşıldı. Fakat maalesef kendisinin ömrü bugünleri görmeye yetmemişti.

Bu durumda, eğer dönemin normlarını geçerli kabul edersek, Don Kişot da Oğuz Atay da birer deliydi diyebiliriz rahatlıkla, öyle değil mi? Fakat bugünden baktığımızda hiç de öyle olmadıklarını söyleyebiliyoruz. Neyin normal neyin anormal olduğunu belirlemek, bu ikisi arasında kesin sınırlar çizmek mümkün değil arkadaşlar. Zira her dönemin gerçekliği farklı olduğu gibi her alandaki hakim anlayış da sürekli bir devinim halinde.

Bizler de içinde yaşadığımız zamana, bu zamanda çizilen sınırlara ayak uydurmaya çalışıyor, normalin dışına çıkıp ötekileştirilmekten korkuyoruz. Bu oldukça insani ve anlaşılabilir bir durum tabii, kim toplumun kenarına itilmekten, dışlanmaktan memnuniyet duyar ki? Kaldı ki gerçekçi bir şekilde baktığımızda belli bir normale ayak uydurmak da olağan ve gerekli bir durum aslında.

Fakat sorun; normal-anormal ayrımı baskı unsuru haline geldiğinde ortaya çıkıyor. Birtakım normallere uymuyor diye insanları ötekileştirdiğimizde ya da kendimizi belli kalıplara hapsettiğimizde tehlike çanları çalmaya başlıyor aslında. Yapmak istediklerinizi yapmaktan “ama bu böyle olmaz, o öyle yapılmaz, elalem ne der şimdi?” diye vazgeçmenin ne kadar korkunç bir pranga olduğunun farkında mısınız? Mesela Don Kişot herkes ona deli derler diye çıkmasaydı o yolculuğa ne kadar “kendi” olabilirdi? Ya da Oğuz Atay’ın edebiyat normlarına uygun değil diye Tutunamayanlar’ı yazmaktan vazgeçtiği bir dünyayı hayal edebiliyor musunuz?

Farklı olmak cesaret ister. Ama inandığınız değerler uğruna cesur olmaya, biraz olsun “delirmeye” değmez mi?

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (9)