111 Hz ·Bölüm 177 ·31 Mart 2025 ·27 dk ·2.435 kelime

Bende Bir Problem Var: Utanç Sarmalı

Çıt çıkmayan bir anda karnınızın guruldaması, topluluk içinde kayıp düşmek, tam hararetle lafa girecekken sesinizin çatlaması… Gündelik hayatta utanmamıza sebep olabilecek pek çok an yaşıyoruz. Peki utanç duygusu ne zaman gerekli, ne zaman tehlikeli? 111 Hz'in bu bölümünde mahcubiyet, suçluluk ve utanç üçgenini inceliyor; zihnimizdeki sınırlandırıcı seslere meydan okuyoruz.

0:00

Sunucu: Hanımlar, beyler… Dünyanın en iyi, en farklı, en göz alıcı becerilerinin çarpıştığı; dudak uçuklatan Kadife Sesler Yetenek Yarışması’na tekrardan hepiniz hoş geldiniz!

Sunucu: Teşekkürler, teşekkürler… Evet, şu ana kadar her şey nasıl gidiyor? Sahneye çıkan yetenekler, sizi yeteri kadar etkileyebildi mi?

Ben de öyle düşünmüştüm… O zaman… Çok daha etkileyici bir şova tanıklık etmeye hazır mısınıııııız?

Harika! Hayatınız boyunca bir daha başka şarkı dinlemek istemeyeceksiniz… Çünkü bu eşsiz ses, kulaklarınızın pasını silecek! Huzurlarınızdaaaa Barış Özcan!

Sunucu: Evet… Seni bekliyoruz Barış…

Barış: Iııı… First… First I was…

Sunucu: Evet, sanırım solistimizin biraz daha desteğe ihtiyacı var!

Barış: First I was afraid I was petrified…

Barış:

I've got my life to live, and all my love to give

And I will survive

I, I will SURVIVEEE (burada iyice detone olur)

Sunucu: Evet, evet, evet… Iıı… Hahah… Çok teşekkür ederiz Barış… Biz, diğer yeteneklerimizle devam edelim! (boğazını temizler) Seni de… gelecek yarışmalarda görürüz… yani, umarım…

Offf… Arkadaşlar baharın gelişi beni de sersemletti sanırım biraz, uyuyakalmışım… Bölüme de böyle başladık kusura bakmayın… Yalnız o ne tuhaf rüyaydı öyle! Bir an hiç bitmeyecek sandım doğrusu… Vücudumu ter bastı, yanaklarım hala alev alev utançtan… Kalabalık önünde sahneye çıkıp şarkı söylemeyi geçtim, o ses neydi? Herkesin önünde rezil oldum resmen… Gerçek olmaması çok sevindirici… Peki ya gerçek olsaydı? Hiç mi yaşamadık sanki böyle anları daha önce… Çıt çıkmayan bir anda karnınızın guruldaması, topluluk içinde kayıp düşmek, tam hararetle lafa girecekken sesinizin çatlaması, tüm gün dışarıda gezdikten sonra eve döndüğünüzde dişinizin arasında bir şey olduğunu fark etmek… Liste uzar gider… Vardır hepimizin böyle hatırlamak istemediği, hatta hatırlayınca istemsizce yüzünü buruşturduğu anıları… Bakın sadece düşüncesi bile gerilmeme yetti, keyfim kaçtı durup dururken…

Sahi, bu tip utanç verici anları böylesine unutulmaz ve rahatsız edici kılan ne? Neden hiçbir sebep yokken bile aklımıza geliyorlar? Sadece hatırlamakla da kalmıyoruz üstelik, bedenimiz tepki veriyor. İçimizde bir türlü atamadığımız bir sıkıntı beliriyor sanki aniden… Kolay kolay da gitmiyor. İşte bu neden oluyor, hiç merak ettiniz mi? Hatta en başa gidelim. Bizi tam olarak ne utandırıyor? Yani tuhaf bir rüyadan bile bu kadar etkilendiğime göre bunun bir anlamı olmalı, öyle değil mi? Ben önce bir su falan içip şu rüyanın etkisinden kurtulayım da, dönüşte bu sorular üzerine konuşalım, ne dersiniz?

Evet, tekrar hoş geldiniz arkadaşlar. Neyse ki rüyanın etkisinden sonunda çıkabildim, artık daha sakin hissediyorum. Hissetmek… Bu kelimeyi ne kadar çok kullanıyoruz değil mi? Hissetmek, ve duygular, insan olma deneyiminin çok önemli bir parçası; zira doğduğumuz andan itibaren onları ifade ediyoruz.

Temel duygulara hepimiz aşinayız, hatta daha önce “Duyguların Ters-Yüzü” isimli bölümümüzde çok sevilen animasyon filminden yola çıkarak değinmiştik bunlara… Neşe, Üzüntü, Korku, Öfke ve Tiksinti… Bu duygular yaşla birlikte daha derin ve kompleks bir hale bürünseler de bize ilk yıllarımızdan itibaren eşlik ediyorlar… Fakat bazı duygular var ki, onları hissetmek için öncelikle “benlik” algımızın gelişmesi gerekiyor. Çünkü onlara “self-conscious emotions”, yani “öz farkındalıklı duygular” deniyor. Merak etmeyin, onlara da oldukça aşinayız, zira hepsi tanıdık…

Gurur, imrenme, empati, kıskançlık, suçluluk, mahcubiyet ve bugünün yıldızı, utanç… Tüm bu duygular kimliğimizle ve farkındalığımızla doğrudan ilintili. Bu duygular, hem kendimizle hem de çevremizle; yani yakınlarımız ve içinde bulunduğumuz toplumla kurduğumuz ilişkiye dayanıyor. Psikoloji profesörü ve yazar Michael Lewis, “Shame: The Exposed Self” isimli utancı konu alan kitabında; bireyin bir benlik tasarımı oluşturabilmesi için kendini değerlendirme ve başkalarıyla kıyaslama kabiliyetine sahip olması gerektiğini yazıyor. Bebekler kendilerini ancak 2 yaş civarında ayrı bir varlık olarak görmeye başladıkları için de tüm bu duygular, bir öz-değerlendirmenin sonucu olarak o zaman ortaya çıkıyor. Aynadaki yansımamızı da tam bu yaşlarda tanımaya başlıyoruz. Kendimizle erken bir yüzleşme diyebiliriz yani…

Eh tabii, bu yüzleşmenin sonucu her zaman pozitif olmuyor. Zaten dikkat ederseniz, saydığım “öz-farkındalıklı” duygulardan gurur ve empati dışındakiler, hissetmeyi pek sevdiğimiz duygular değil. Fakat özellikle üç tanesi, Bermuda Şeytan Üçgeni’ni oluşturuyor desek yeri… Suçluluk, mahcubiyet ve utanç. Bunlar birbirine çok benzer, hatta aynıymış gibi gelebilir; fakat aralarındaki güçlü bağlantıya rağmen aslında onları derinden ayıran bazı farklar var. Gelin bunlara daha yakından bakalım, ama önce stüdyonun rahatlığından çıkıp gergin bir toplantı salonuna uğrayacağız.

Sessizlik içinde çıkardığınız en ufak çıtın bile duyulduğu, yuvarlak masa etrafında her hareketinizin dikkatle incelendiği bir ortam burası… Ve şansa bakın ki Merve, hayatında hiç bu kadar uykusuz hissetmemişti. Sabah erkenden toplantıya gireceğini bildiği halde gece 3’e kadar en sevdiği video oyununun başından kalkamadığı için çok geç saatte yattı kendisi; şu anda perişan durumda maalesef…

Toplantıda anlatılanları önündeki kağıda not etmeye çalışıyor, ama neredeyse imkansız bir şey bu… Beyninde büyük bir sis bulutu var, hiçbir şey anlamıyor. Ve…

Sonunda anlamaya çalışmaktan da vazgeçti zaten…

Patron: Merve, iyi misin?

Merve: Ha? Nasıl?

Patron: İyi misin, gözlerin falan sulanmış? Ağladın sandım, bir şey olmadı dimi?

Merve: Haa, yok yok Kenan Bey hayır… Bahar alerjim var da…

Patron: Anladım, yorgun görünüyorsun.

Merve: İyiyim, gerçekten… Teşekkür ederim.

Patron: Neyse, biz sunuma devam edelim.

Çalışan: Evet arkadaşlar, geçtiğimiz yıl, %18’lik bir gelir artışıyla sektör ortalamasının üzerinde bir büyüme kaydettik. Açıkçası şu an liderliğe oy-

Patron: Merve, ama bu ayıp artık…

Merve: Kenan Bey, gerçekten çok özür dileğğ- (cümleyi yine esneyerek bitirir)

Patron: Merve, senden çıkmanı rica edeceğim.

Merve: Ama… ama… İstemeden oldu.

Patron: Lütfen, sen bir uykunu al gel en iyisi… Burası uyuma yeri mi canım!

Merve: Peki, kusura bakmayın…

Merve, onu izleyen yargılayıcı gözler eşliğinde odadan çıkıyor. Toplantı salonunda çıt yok…

Tabii susmayan bir şey var… Merve’nin iç sesi. Hadi, ona kulak verelim şimdi de…

Merve: Offff… Toplantının ortasında esnemek ne yaa? Ama suç bende tabii… Her akşam bu sefer erken yatacağım diyorum, sonra yine bilgisayara, oyuna takılıp sabahlıyorum. Kaç kere dedim, şu uyku saatlerini düzenle diye… Ama zaten hangi konuda bir disiplinin oldu ki hayatta? Disiplinsizsin sen… İradesizsin. Sadece toplantı değil, işten de atılmayı hak ediyorsun! İşe yaramazın, yeteneksizin tekisin!

Ooo… Arkadaşlar, an itibariyle Merve kendini bayağı bir hırpalıyor. İş yerinde yaşadığı şey, oldukça tatsız; fakat onun iç sesi, az önce bahsettiğim üç duygu açısından önemli ip uçları taşıyor.

Mahcubiyet, bu üçlü içerisinde en hafif olanı. Kendimizi garip hissettiğimiz durumlar, ya da kusurlarımızın açığa çıktığı, başkalarınca görüldüğü anlarda mahcubiyet duyabiliyoruz. Bu durumlar genelde anlık hataları, yanılsamaları kapsıyor. Merve’nin toplantı ortasında istemsizce gözlerinin sulanması, ya da esnerken kendine hakim olamaması gibi… Bunları genellikle “başımıza gelen” şeyler olarak kabul ediyoruz. Olay da hisler de daha geçici yani… Merve, o sırada tüm gözlerin ona çevrilmiş olmasından; dikkatleri negatif bir sebeple çekmekten mahcubiyet duydu, fakat aslında bunu bir süre sonra atlatabilirdi.

Ama iç sesinde farklı bir duyguya rastladık: Suçluluk. Bu duygu, olayın “başımıza gelen” değil de kendi kontrolümüzde olan tarafına odaklandığımızda, yani hatalarımızı fark ettiğimizde ortaya çıkıyor. Merve’nin sabah toplantı olduğunu bile bile geç yattığı için kendisine kızması gibi… Bu aslında, duyarlılık geliştirmemiz ve gelecekteki davranışlarımızı ideallerimizle uyumlu şekilde değiştirmemiz için gerekli bir yeti. Başlangıçta konforumuz biraz kaçsa da bu sayede sorumluluk alıyor, yanlış yaptığımızda bunu düzeltebiliyoruz. Merve, hissettiği bu suçluluk duygusunu bir sonraki toplantıdan önce daha erken saatte yatmak için itici bir güç olarak kullanabilir mesela…

Fakat dikkat ettiyseniz Merve’nin iç sesi, sonradan çok daha keskin, kişisel ve saldırgan bir hal aldı. Eleştirileri yaptığı hatadan çok doğrudan kendisine, kabiliyetine ve hatta karakterine yöneldi. Disiplinsiz, iradesiz, işe yaramaz, yeteneksiz… Tüm bunlar, onun kendisi için kullandığı, oldukça acımasız sıfatlar… İşte bu noktada arkadaşlar, utanç devreye giriyor. Utanç; mahcubiyet ve suçluluğa göre çok daha derinden ilerleyen, kişinin öz-değerini ve kimliğini hedef alan bir duygu. Suçluluk, eylemlerimizle bağlantılıyken utanç doğrudan varlığımızla alakalı… Yetersizlik, değersizlik ve tereddüt hislerini beraberinde getirmekle kalmayıp hayatımızın her alanında, arka planda bize eşlik ediyor. Sadece işimiz değil; görünüşümüz, eğitimimiz, kültürümüz, düşüncelerimiz, ilişkilerimiz… Kısacası bize dair her şey, bu saldırıya yenik düşebilir.

Tüm bu sesleri sürekli olarak zihnimizde duymak gerçekten yorucu, hatta tüketici… Sadece anlatırken bile yıprandım diyebilirim. Ama utanç duygusunu buraya kadar anlatıp bırakamayız elbette… Özellikle de en önemlisi, yani bundan bir kurtuluş var mı sorusu ortada dururken… En iyisi biraz ara verelim, ardından utanca biraz daha yakından bakalım… Bizi bu kadar hızlı içine çekerken kendimizi korumak biraz zor olacak ama, olsun. Artık daha hazırlıklıyız sonuçta…

Evet, geri döndüğümüze göre neredeyse herkesi hayatının bir noktasında, hatta bazen uzunca bir döneminde esir alan utanç duygusu hakkında konuşmaya devam edebiliriz. Kendisinin neden ve nasıl ortaya çıktığı hakkında farklı teoriler var, ama bu duygunun özünde bir çatışmadan kaynaklandığı öne sürülüyor.

Bir podyum düşünün. Ortada birisi yürüyor, tüm spotlar ona çevrilmiş… Siz! Daha doğrusu ideal siz. Kendisine “ideal ego da diyebiliriz. Öyle harika birisi ki, baş döndürüyor. İstediğiniz gibi görünüyor, istediğiniz şekilde giyiniyor; konuştuğunda istediğiniz kelimeler dökülüyor dudaklarından… O, olmak istediğiniz versiyonunuz. Ulaşmayı arzuladığınız kusursuz bir imge…

Ve sonra, podyuma yeni biri daha çıkıyor…

O kadar mükemmel değil; ama kusurlarıyla gerçek ve doğal. İşte bu diğer kişi, sizsiniz. Yani esas siz. İdeal egomuzla yan yana geldiğimizde aradaki fark ne kadar açılıyorsa o kadar yoğun bir utanç duyduğumuzu öne sürüyor, psikoloji profesörü Michael Lewis. İdeal ego, hem bizim hem de içinde bulunduğumuz toplumun ideallerini, standartlarını ve beklentilerini yansıtıyor. Gerçek benliğimizle ona ulaşmaya çalışırken bunu başaramadığımızı hissedersek utanç duyuyoruz. Yaşadığımız o tuhaf anlar, başımıza gelen ufak kazalar da yaratmak istediğimiz mükemmel imgeye çizik atan engeller; bize kusurlarımızı hatırlatıyorlar. Gündelik hayatta sürekli bir performans, bir şov içerisinde olduğumuz algısına kapılıyoruz. Dolayısıyla bu kusurların herkesin gözü önünde ortaya çıkmasının sosyal kimliğimize de ket vurduğunu düşünüyoruz.

Yani komik bir an yaşadığımızda dışarıya belli etmesek veya gülüp geçiştirsek bile, içten içe kendimizi yargılıyor olabiliriz. Çünkü hepimizin bildiği gibi, insanlar olarak sosyal varlıklarız. Bu da bizde bir topluluğa ait hissetme arzusu oluşturuyor. “That’s Cringe: The Neuroscience Behind Embarassment” makalesinin yazarları Carina Kill ve Zeynep Toprakbastı, empati duygumuz sayesinde, başkalarının bize dair değerlendirmelerini hissedebildiğimizi ifade etmişler. Yapılan bazı çalışmalarda, mahcubiyet ve utanç duygusunu deneyimleyen kişilerin beyninde, empatiyle ilintili bölgelerin aktif olduğu gözlemlenmiş. Yani sözel hiçbir veri olmamasına rağmen empati gibi pozitif bir beceri bile başkalarının ne düşündüğünü önemseyip güvenimizin düşmesine sebep olabiliyor. Tabii bahsi geçen “başkalarının” kim olduğu ve onlara verdiğimiz değer de aynı şekilde kritik… Buna örnek olarak Almanya’da yapılmış bir çalışmayı gösteriyor Kill ve Toprakbastı.

Deneydeki katılımcılardan, fonda hiçbir müzik olmadan bir karaoke performansı ortaya koymaları isteniyor. Yani… bu durum bana biraz tanıdık geldi, ama neyse şimdi… O korkunç rüyaya hiç girmeyelim. Katılımcılar, onları izleyen kişilerden pozitif veya negatif şekilde feedback alırken beyinlerindeki anterior insula bölgesi aktif oluyor. Bu bölge güven, sevgi ve bu duyguların tam zıddından; güvensizlik ve kinden de sorumlu… Dolayısıyla feedback’in kaynağına ne kadar güveniyor, onu ne kadar seviyorsak söylenileni önemseme ve içselleştirme düzeyimiz de o denli artıyor. Tanıdığımız, düşüncelerine değer verdiğimiz birinin olumsuz sözleri bizi yaralıyor ve yoğun bir utanca sürükleyebiliyor. Bu sebeple yakın çevremiz, yetiştiğimiz ortam ve gelişim sürecinde duyduğumuz sözler benlik algımızı kalıcı şekilde etkiliyor. Bazen pozitif bazen de maalesef negatif yönde… Az önce duyduğumuz o sesler, çocukken işittiğimiz bazı cümlelerin bir devamı; gelişmiş bir taklidi olabiliyor. Elbette her zaman ailemizin değil; bazen içinde yetiştiğimiz kültürel kodların, çalıştığımız ofis ortamının, yıllar boyu maruz kaldığımız medyanın da sesleri bunlar…

Böyle hissetmeyi sevmiyoruz, ama mahcubiyet ve utanç duygusu günlük hayatta sık sık karşımıza çıkıyor. Eminim son bir haftada bile yaptığımız bir hatayı, ya da başımıza gelen tuhaf bir olayı büyütüp içten içe kendimizi yediğimiz anları rahatlıkla sayabiliriz. Durum böyle olunca, bu rahatsız hisle başa çıkmak için çeşitli yöntemler geliştiriyoruz.

Sosyal anksiyete alanında uzmanlaşan Kanadalı klinik psikolog Arlin Cuncic, bu yöntemleri dört ana başlık etrafında toplamış: Hararetli Reaksiyon, Kendini Gizleme, Güvenlik Davranışları ve Kendini Rahatlatma…

Hararetli reaksiyon, aslında dürtüsel bir tepki.

Utancımızdan kurtulmak için öfkemizi kullanıyor ya da dikkati kendimizden uzaklaştırma amacıyla karşımızdakine saldırgan bir tutum gösterebiliyoruz. Bu da tabii ki psikolojimize ve ilişkilerimize zarar veriyor.

Bir diğer seçenek, saklanmak ki bu, kendini gizleme olarak geçiyor. Eğer kimse bizi fark etmez ya da düşüncelerimizi duymazsa o zaman ortada eleştirilecek ya da utanılacak bir şey de kalmaz öyle değil mi? Tabii ki durum bu kadar basit değil arkadaşlar. Sırf kendimizi korumak için ortamın içerisinde kamufle oluyoruz; oysa bu, içimizde duyduğumuz utancı dindirmek yerine daha da kabuğumuza çekilmemize sebep oluyor. Saklanması gereken bir kusurumuz olduğuna bizi iyice inandırıyor. Gittikçe silikleşiyoruz.

Duygusal olmaya daha eğilimli, çatışmadan kaçan kişilerse ağlamak ve özür dilemek gibi güvenlik davranışlarına yöneliyor. Bu seçenek, kimi zaman yapıcı olsa da bir süre sonra bizi sürekli af dileyen, çaresiz bir konuma hapsedebiliyor.

Sıranın sonunda kendimizi rahatlatmak için bulduğumuz yöntemler var… Ya da bahaneler mi demeliyim acaba? Önemli bir deadline’ı kaçırdığımızda ya da verdiğimiz bir sözü tutmadığımızda bunu hemen dış sebeplere, örneğin programımızın çok yoğun olmasına bağlamak bu kategoriye giriyor. Tabii ki bu nedenlerin haklılık payı olan durumlar da var, ama hiçbir zaman sorumluluk almamak, günün sonunda utancın kökenine inmek ve davranış değişikliği için yeterli değil. Dış faktörlerin kontrol edilemez ve değişmez olduğunu kabul etmek de utancı perçinleyen unsurlardan. Fakat hatanın bir kısmının bizde olduğunu kabul etmekle sonu gelmez bir utanç sarmalına dolanmak arasında oldukça ince bir çizgi var. Kendimizde gördüğümüz yanlışların düzeltilebilir olmasına dikkat etmek burada oldukça önemli. Çünkü saldırıyı kimliğimizin bütününe yaptığımızda, kendimizi değersizleştirdiğimizde, zihnimizi işin içinden çıkamayacak kadar sınırlandırıyoruz. Tabii hayallerimizi, umudumuzu ve yaşam sevincimizi de…

Şefkat odaklı terapinin kurucusu Paul Gilbert 2000 yılında yayınladığı makalesinde; dıştan gelen negatif bir değerlendirmenin insanı zorunlu olarak negatif bir içsel değerlendirmeye sürüklemediğini, fakat negatif bir iç sesin başkalarının bizim hakkındaki görüşlerine dair fikirlerimizi net olarak zedelediğini savunmuş. Kendi içimizdeki yargılayıcı sesi susturmadığımız sürece, dahil olduğumuz her ortamda ve sosyal çevrede utanç hissiyle dolmamız kaçınılmaz. Üstelik utanç hissi ve benliğimize dair negatif düşünceler, biz onlara izin verdikçe zihnimizde daha büyük yer kaplıyorlar. Kötü anılara odaklanmak ve onların tekrar tekrar üzerinden geçmek nöronlarımız arasındaki bağları kuvvetlendirdiği için beynimiz, yaşadığımız her olayı bu negatif anılarla kolayca ilişkilendirebiliyor. Bunun sonucunda, ne kadar yetersiz ve değersiz olduğumuzu tekrarlayan bir yankı odasında buluyoruz kendimizi… Ve zihnimizdeki bu odadan kaçamıyoruz.

Aslında beynimiz, bir yanılgı içerisinde bizi korumaya; aşağılanmaktan ya da kötü hissetmekten uzaklaştırmaya çalışıyor. Fakat bunun için seçtiği yöntem kimi zaman uç bir noktaya gidiyor. Bununla başa çıkabilmenin ilk adımıysa, farkında olmak. Suçlama oklarını benliğimize yönelttiğimizde, ya da o anki hislerimizi kişiliğimize dair değişmez yasalar olarak gördüğümüzde, bunun insana özgü olduğunu kabul edip kendimize şefkatli davranmakla başlayabiliriz. Deneyimlerimizin bize etkisi, onlara verdiğimiz anlamla ve hayat hikayemizde onları nasıl yazdığımızla da şekilleniyor. Hatıralarımızın negatif parçalarına odaklanmak yerine öğrendiklerimizi ve aslında gözden kaçırdığımız güzellikleri fark edebiliriz. Tek bir hata ya da silmek istediğimiz tek bir cümle, kitabın tümünü okunmaz kılmıyor; başarısız veya kötü bir insan olduğumuz anlamına da gelmiyor. Düşünebilmek bize bahşedilmiş bir yetenek; fakat bazen düşüncelerimiz, coşkuyla yaşamamızın önüne geçiyor. Bazen, utancın panzehri utancın kendisi. Utandığımız, korktuğumuz noktada tüm cesaretimizle kendimizi ona bırakabilmek çözüm… Tekrar eden düşüncelerin, yankıların esaretinden kurtulup eyleme geçmek… Yanlışlarımızla ve onların bize kattıklarıyla hayattaki her duyguya; kendimizi tek bir sonuca bağlamadan, etiketlere boğmadan yer vermek… Anlayacağınız şarkılar söylemek için en güzel sesin bizde olmasına, ya da herkes tarafından onaylanmamıza gerek yok. Yaşam, ideal egomuzla kendimizi kıyasladığımız bir podyum değil; ideallerimize doğru hiç yılmadan yürüdüğümüz bir yol. O yolda tökezlemek, düşmek, adımları karıştırmak kadar dans etmek, zıplamak, rüzgarı ardımıza alıp koşmak da var… Yeter ki önümüze çıkan her taşa, tümseğe ya da engele takılı kalıp ilerlemekten vazgeçmeyelim.

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (83)