111 Hz ·Bölüm 176 ·24 Mart 2025 ·27 dk ·2.254 kelime

Tarihi Hep Kazananlar Mı Yazar?

Her yıl aynı olaylar üzerine birçok tarih kitabı yayımlanıyor ve tarihçiler pek çok konuda anlaşmazlık yaşıyor. Peki, tarihi kimler yazıyor? Tarih nasıl yazılıyor? Tarihte nesnellik mümkün mü? 111 Hz’in bu bölümünde tarih disiplininin ne olduğunu inceliyor ve bu sorulara yanıt arıyoruz.

0:00

Bugün sizi burada karşılamamın bir sebebi var arkadaşlar. Dün, Mısır hakkında bir belgesel izliyordum. Bu belgeselde Napolyon’un Mısır’ı fethettiği dönem de detaylıca işlenmişti. Ordularıyla denizden geliyor, yavaş yavaş Kahire’ye ilerliyorlardı. Tarihler 24 Temmuz’u gösterdiğinde Kahire resmi olarak düşmüştü.

Belgesele göre Napolyon, tarihi kazananlar yazar diyordu… Mısır’ın tarihini değiştirmişti ve ona göre adı tarih kitaplarına altın harflerle yazılacaktı.

Napolyon… Mısır’ın Fatihi!

Ancaaaak bir soruyu sormadan duramadım. Mısır halkı kendi tarihlerini yazamaz mıydı? Tarihi sadece kazananlar mı yazabilir gerçekten… İşte bunu anlamak için birini ziyaret etmem gerekiyordu. Hadi gelin onun kapısını çalalım şimdi…

Ben Barış. Siz, Abdurrahman El-Ceberti’siniz değil mi? Size bir şey sormak için çaldım kapınızı…

Bütün bu yaşananlar, bu yıkım… Neler olduğunu anlamaya çalışırken aklıma bir şey takıldı. Napolyon buranın tarihini değiştirdiğini söylüyor. Kendisinin kazandığını, tarihi de onun yazacağını iddia ediyor. Peki gerçekten de tarihi sadece kazananlar mı yazmalı?

Ne kadar gösterişli bir söz değil mi? Peki El-Ceberti’nin söylediği şeyin doğruluk payı var mı? Az evvel dinlediğimiz hikayede ne olduğunu birazdan anlatacağım elbette. Ancaaaaak tanık olduğumuz sahneye bakarsak bir sorun var gibi. Kimin yazdığı tarih doğru olan? Tarihçi, olanları hangi kaynağa dayanarak yazar? Bunun ölçütü nedir? Bugün sizinle birlikte biraz bu sorularla haşır neşir olalım isterim.

Tarih deyince kimilerinin aklına ilk gelen kavram zaman sanırım. Zaman hakkında filozof Saint Augustine günün birinde şunu demiş: "Zaman nedir? Kimse bana bunu sormasa, ne oldugunu biliyorum, ama sorduğunda verecek cevap bulamıyorum.” Tarih de biraz böyle değil mi arkadaşlar? Onun ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak biri bize sorduğunda ne diyeceğimiz konusunda tıkanıyoruz. Basitçe geçmişteki olayları yazmak diyemeyiz herhalde. Öyle olsaydı, belgeleri tutanlar, günümüzde devlet makamlarında belgeleri not edenler de tarihçi olmaz mıydı. E yani herkese tarihçi demiyoruz… Peki kime tarihçi diyoruz?

Sanırım bizim “tarih biliminin tarihine” bakmamız şart oldu. Tarih nasıl yazılmış? Zaman içinde ne şekilde değişmiş? Bu soruların cevapları için eeen başa gitmemiz gerekiyor. Birçok akademik disiplin gibi tarihin kökeni de Antik Yunan’a dayanıyor. En azından genel olarak kabul edilen görüş bu... Heredot ve Tükidides önemli iki kişi… Ancak onlar da belli bir kültür içinde bunu yapıyorlar. Daha öncesine, en önceye gitmek lazım.

Evet başta sadece karanlık vardı.

Yoooook o kadar da değil.

Tarih bilimi de her şey gibi zaman içinde yavaş yavaş ortaya çıkmış arkadaşlar. Bu alanın ortaya çıkmasından önce Yunanlar için sözlü anlatılar vardı. Örneğin, büyük Yunan şairi Homeros’un anlattığı karakterler “geçmişte bir zaman” yaşamışlardı. Truva Savaşı “geçmişteki bir tarihte” gerçekleşmişti. Ok, Aşil’in topuğuna “geçmişte bir dönemde” saplanmıştı. Bu olaylar, o dönemin Yunan halkları için tarihti ancak tam olarak ne zaman gerçekleştiğini kimse sormuyordu. Homeros için de bu önemli değildi zira kimse tam tarihi öğrenmek için bir çaba sarf etmiyordu.

Günümüz anlamına en yakın haliyle tarih bilimini başlatan isim Heredot’tu. Tarihler adlı eserinde “geçmişteki bir zamanda yaşanmış” Truva Savaşı’nı değil de Persler’le Yunan’lar arasında yaşanmış gerçek bir savaşı yazmıştı. Bu savaşı yazmasının yanında o dönemin diğer halklarından; yani Mısırlılardan, Libyalılardan da bahsediyordu kitabında. Heredot, epik hikayelerden çıkıp, dünyada olup biteni anlamaya çalışan ve bunları yazıya döken biriydi. Burada Heredot’un şanslı olduğunu da söylemek gerekiyor arkadaşlar. Onun döneminde Yunanlar savaşlardan galip çıkıyorlardı. Ondan sonra gelen diğer tarihçi Tükidides içinse aynısı söylenemezdi. Tükidides’in yazdıkları Yunanların düşüş dönemi hakkındaydı. Peloponez Savaşı sırasında yaşananları anlatan Tükidides, Atina’nın ve müttefiklerinin savaşı nasıl ve neden kaybettiklerini yazmak zorunda kalmıştı.

Anlayacağınız o ki Antik Yunan’da tarih disiplini, halkın kim olduğuyla doğrudan bağlantılı olarak önce doğa üstü hikayelerle şekillenmiş. Daha sonra da direkt olarak onların ne yaşadığı belgelemek ve anlatmak için ortaya çıkmış. Yani tarih disiplininin ilk örnekleri de bir hikaye geleneğinin devamı niteliğindeydi. Değişen şeylerse özneler ve zamanın netliğiydi. Artık özneler kahramanlar değil, gerçek insanlardı; zamansa belirsiz değil, netti. Böylelikle yüzyıllarca da Heredot ve Tükidides’in yaptığı gibi bir tarihyazma pratiği süregeldi.

Modern çağın biraz öncesinde bilimsel devrim gerçekleşmişti. Tarih de diğer tüm bilim dalları gibi bilimsel devrim ve aydınlanma felsefesinden nasibi aldı ve kurumsallaşmaya başladı. Bilimsel devrimle birlikte başta fizik ve astronomi olmak üzere bilgi üretiminin ana mekanı artık üniversiteler olmaya başlamıştı. Modern bir devlet kurumu olan üniversiteler çoğunlukla krallar tarafından kurulurdu. Bu yerlerde fizik gibi bilimlerin kesinliklerinden etkilenen tarihçiler de bir şeyler kaptılar. Onlar da kesin bilgilere ulaşmak istiyordu. Ancak önlerinde metodolojik bir belirsizlik bulunuyordu. Tarih fizik gibi bir bilim değildi. Tarihçiler, fizikçiler gibi deney ve gözlem yapamıyorlardı. Zira, yaşananlar geçmişte kalmış ve tekrar yaşamak imkansızdı. Kimse Haçlı Seferlerinin gerçekliğini test edemiyor ama yine de tarihçilerin kesin olduğuna inandığı kaynaklar vardı. Dönemin tarihçileri de devlet arşivlerine giriyor ve belgeleri inceleyerek geçmişteki olayları tekrar inşa ediyor ve anlatıyorlardı. Özellikle Almanya’da 19. yüzyıldan itibaren tarihçiler önemli bir yer edinmeye başladılar. Edindikleri saygınlık ve yeni kurulan Alman ulusu arasında bir ilişki vardı. Bu tarihçilerden Alman ulusunun tarihini Antik Yunan’a ve Roma’ya dayanacak şekilde yazmaları bekleniyordu. Alman tarihçilerine göre tarih, geçmişin “gerçekte olduğu gibi” yeniden inşa edilmesiydi. Bu tarihçiler bazen devlet yönetiminde de yer alıyorlardı. Fransa’da da bakanlar, cumhurbaşkanları tarihçilerin arasından çıkmıştı.

Fransa demişken… Napolyon hiçbir zaman “tarihi kazananlar yazar” dememiş arkadaşlar… Bu söz Napolyon’a çok fazla kez atfedilse de direkt olarak kanıtlayan bir kaynak yok. Ancak bu atıfta da bir gerçeklik payı var... Napolyon gerçekten de tarihi kendisinin yazdığını, kazandığı savaşların yazılacağını düşünüyordu. Aslında bu sözü direkt bu haliyle söyleyen kişi 1984’ün yazarı George Orwell. Tribune Dergisi’nde yayınlanan bir yazısında, hafif de ironik bir dille “tarihi kazananlar yazar” demiş kendisi. Eleştirdiği şeyse devletlerin belli mücadeleleri kazandıklarında, propaganda amacıyla gerçekliği çarpıtmaları.

Napolyon’a bu sözün atfedilmesine bir de böyle bakmak lazım…

Bölümün başındaki sahneyi hatırlarsanız. Napolyon bir generali ile konuşmuş ve tarihi Fransa’nın çıkarlarına uygun şekilde yazacağından söz etmişti ve el-Ceberti buna büyük bir tepki göstermişti.

Yazılarında Fransızlara karşı oldukça sert bir üslup kullanan Ceberti, daha sonra bu yapıtını Osmanlı Veziri Yusuf Paşa’ya hediye etmişti hatta. Ona göre bu dönem, korkunç savaşların ve önemli olayların başlangıcıydı. Kötülüğün çoğaldığı, işlerin hızla değiştiği, acıların peş peşe geldiği, düzenin altüst olduğu bir zamandan bahsediyoruz. Ceberti, işgalin her şeyi tersine çevirdiğini, yerleşik düzeni ortadan kaldırdığını, yıkımın egemen olduğu ve her şeyin yok oluşa sürüklendiği bir dönem olarak tanımlıyordu bu zamanları.

Ancak, bu olay Napolyon ve el-Ceberti’yle de bitmiyordu! O dönem Mısır’da başka bir tarihçi daha yaşamış: Niqula al-Turk. O, yaşananları el-Ceberti’den biraz daha farklı bir tutumla belgelemişti. Mesela savaşın tarihini yazarken bunu bir “felaket” olarak tanımlamıyordu. Diğer yandan, yaşananları Napolyon gibi “medeniyet” olarak da değerlendirmiyordu. İncelemelerinde hem Fransız işgalini eleştiriyordu hem de Fransız ordusunun düzenine ve savaştaki stratejilerine dair hayranlık besliyordu.

Kısacası, aynı dönem ve aynı olaylar üç farklı bakış açısıyla üç farklı şekilde yazılabiliyordu. O halde şu soruyu da sormanın zamanı geldi: Tarih objektif yazılabilir mi?

Bu sorunun cevabını 20. yüzyılda tarih biliminde yaşanacak değişikliklerle birlikte arayacağız elbette. Ama isterseniz yeni yüzyıla geçmeden önce bir kısa verelim. Sonra tarih biliminin nasıl değişeceğini birlikte anlamaya çalışacağız.

1900’lerin ilk 50 yılını büyük oranda belirlemiş olan iki kelime var: bilim ve savaş. Bu 50 yılda insanlık tarihinin en ilginç bilimsel keşifleri de gerçekleşirken insanlık tarihinin en korkunç savaşları da yaşandı. Her ikisinin de tarih bilimine etkisi olacaktı… İsterseniz önce daha pozitif olanlar, yani bilimle başlayalım.

1900’lerin başından itibaren fizik biliminde ardı ardına yaşanan gelişmeler dönemin tüm entelektüel çevrelerinde bir sarsılma yaratmıştı. Einstein zaman kavramının sabit olmadığını Görelilik Teorisiyle ortaya koyarken Heisenberg Belirsizlik İlkesini ortaya atarak kesin sonuçlu bilimsel ölçüm yaklaşımının temellerini sarsıyordu. Bohr ise elektronların spin özelliklerinin gözlem yapılmadan bilinemeyeceğini söylerken determinizmin sınırlarını sarsıyordu.

Doğa bilimleri birkaç yüzyıldır hakikatin ortaya çıkması yönünde bir model olarak ele alınırken bu gelişmeler bilimlerin metodolojisine dair yepyeni bir tartışma başlatmıştı anlayacağınız. Tarih de bu tartışmadan nasibini alacaktı. Eğer bulgular fizik biliminin dahi tamamen kesinlik içermediğini gösteriyorsa, tarih disiplininden geçmişi “olduğu gibi” yazması beklenebilir miydi? Elbette hayır! Gözlemcinin dahiliyetini yok saymamız mümkün değil arkadaşlar. Ne Napolyon ne de el-Ceberti’nin yapamadığı şey, modern tarihçilerden beklenemezdi. Mesela, William Dilthey’e göre tarihçinin rolü de fizikçinin rolüyle örtüşüyor. Kendisi de bir tarihçi olan Dilthey şöyle düşünüyor: Bilim insanı var olan bir gerçekliği direkt olarak gözlemlemez, kendisinin gözlemci rolüyle gerçekliği belli oranda şekillendirir.

Tüm bunlar olurken bir de üstüne iki dünya savaşının patlak verdiğini düşünün. Aslına bakarsanız dünya savaşları, bilimsel gelişmenin nasıl kitlesel imha silahlarına dönüştüğüne dair bir uyarı sunmuştu insanlığa. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası yükselen yeni bir tarihçilik yaklaşımı da ortaya çıktı. 19. yüzyıldaki kesin kaynaklar devlet arşivlerinden oluşuyordu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında tarih-yazımının asıl kaynağı olma niteliğini yitirdiler.

Tam da bu noktada size başka bir tarihçiden bahsetmek istiyorum, ismi Marc Bloch. İçinde bulunduğu dönemde yaşananların tarihe yansımasını anlatırken, tarihçiden beklenenin artık saf bir nesnellik olmadığını vurgulamıştı. Fizikçilerden farklı olarak hiçbir tarih uzmanı geçmişi kendisi gözlemlememişti ne de olsa. Dolayısıyla yazılanlar, görgü tanıklığının belli bir formda yazıya dökülmesinden ibaretti. Hatta bu durumu şöyle özetler: “Hiçbir Mısır tarihçisi Ramses’i görmemiş, hiçbir Napolyon Savaşları uzmanı top seslerini duymamıştır”. Bloch’a göre “geçmiş” işte böyle bir tirandır, tarihçiye sadece istediği bilgileri gösterir. Ona göre burada soru şudur: En saf polis memuru bile rastgele bir görgü tanığını dürüst kabul etmezken, tarihçi geçmişe dair dokümanlara kesin gözüyle bakabilir mi?

Peki eğer bakamıyorsa, tarih nesnelliğin olmadığı bir bilim midir?

Columbia Üniversitesi tarih bölümünden Edhem Eldem, objektiflik meselesinin sanılandan daha karmaşık olduğunu iddia ediyor. Ona göre tarihçinin objektif olmaya çabalaması gerek ancak bunun belli sınırları var. Mesela siz tarihçi olmak istiyorsunuz ve seçemediğiniz bir gerçek olarak Fransa’da dünyaya gelmişsiniz. O halde Fransızca biliyorsunuz ve okulda bir şekilde başka bir dil öğreniyorsunuz. Büyük ihtimalle öğrendiğiniz dil de Latince veya İngilizce. Sonuç olarak, belli tarihsel çalışmaları yapmak sizin için daha avantajlıdır: örneğin Roma veya Fransız tarihi.

Eldem’e göre bu durum nesnellik için bir sorun yaratmıyor. Çünkü diller de birer alet gibi ve sizin elinizdeki alet kutusuna göre bir çalışma yürütmeniz olasıdır. Laaaakin bir sorunu da göz önünde bulundurmakta fayda var diye ekliyor kendisi. Eğer Fransız olduğunuz için Fransa tarihinin en önemli tarih olduğunu düşünüyorsanız bu çalışmalarınıza yansıyabilir. Böyle bir inançla yola çıkmak nesnellik amaçlasanız bile objektif bir sonuca ulaşmanızı zora sokar. Aletlerinizin sınırı araştırmanızın yönünü belirlerken, rasyonel olmayan bir inançla başlayan sınırlandırma nesnelliğe bir darbe vurabilir Eldem’e göre.

Kendisi tam da bu noktada ikinci bir ayrım daha yapıyor. Bir grubun tarihine bakmak bazı koşullar altında hala nesnellik arayışını koruyabilir diyor. Mesela feminist tarih yapan bir tarihçiyseniz kadınların üstünlüğüne inandığınızdan yapmıyorsunuz bunu. Rasyonel olarak seçtiğiniz bir şey var ortada. Tarih-yazımında kadınların arka planda kaldığını tespit etmişsiniz ve olarak kadınların tarihsel akıştaki yerini ve etkisini araştırıyorsunuz. Yani, Eldem’e göre objektiflik zor bir kriter olmasına rağmen tarihçilerin ulaşmak için çabalaması gereken bir nitelik.

Peki, tarihte bir konuyu ne kadar farklı şekillerde anlatabiliyoruz?

Zira tarihte birçok farklı bakış açısı var. Farklı gruplara odaklanmak özgün anlatıların kurulmasına sebebiyet veriyor. İşte burada anahtar kelime “anlatılar”. Edhem Eldem’e göre tarihçiliğe dair bir yanlış anlaşılma var. Onun dediğine göre tarihçiler, olgular üzerinde ayrışmıyor; ancak olguların ne ifade ettiği ve nasıl bir bağlamda yorumlandığı konusunda fikir ayrılıkları yaşıyorlar. Belli bir olayı ele alalım, mesela Amerikan Bağımsızlık Savaşı. Bu olay gerçekten oldu; tarihi, özneleri ve olayları da belli. Ancak tarih-yazımına gelinceeee… Burada olayın farklı perspektiflerden ele alınması gibi bir durum var. Dönemin İngiliz tarihçileri bu olayı Britanya İmparatorluğunun istikrarını sarsan bir ayaklanma olarak ele aldılar. Amerikalıların perspektifindeyse özgürlük için yapılmış büyük bir devrimdi. 1960’lar sonrasında yükselen, sömürgecilik-sonrası tarih-yazımına göreyse ABD, yerlilerin topraklarını zorla almış bir devletti. Afrikalı-Amerikalıların perspektifindeyse köleler için bir özgürlük getirmeyen, dolayısıyla bağımsızlık iddiasının altı dolu olmayan bir savaştı.

Puffff. Peki o zaman yine döndük objektiflik meselesine… Her şey hikaye mi yani? Tarihteki tüm üretime hikaye gibi bakabilir miyiz? Neye inanacağımızı nasıl seçeceğiz?

Başka bir tarihçi, William Gaddis bize bu soruda yardımcı olabilir. The Landscape Of History adlı eserinde “tarihin felsefesi”ni yapmış kendisi. Bu bilimi anlamak için nelere bakılacağını inceleyen Gaddis’e göre, tarih her şeyden önce bir temsil alanı. Bu nedenle resimleri örnek vermiş. Mesela büyük bir manzara resmi düşünün. Bu manzarayı birçok farlı ressam farklı şekilde resmedebilirdi. Ve bu farklı temsil biçimlerinden daha çok beğendiklerimiz veya daha iyi bulduklarımız elbette olabilir. Tarihi de böyle bir metaforla anlamız gerektiğini söylüyor Gaddis… Geçmişte yaşanan belli olaylar var ve bunları tarihçi, aynı sanatçının belli bir perspektifte resmetmesi gibi bir anlatı içinde temsil ediyor. Dikkat ederseniz Gaddis de tarihteki olayların tartışmasını yapmıyor. Manzara her ressam için orada, dünyada ve gerçekten var… Ancak onun nasıl temsil edileceği, okura nasıl bir ustalıkla aktarılacağı meselesi tarihçinin elinde. İyi bir tarihçi o olayın öncesini sonrasını ustalıkla aktarıp ayakları yere basan bir anlatı kurabilir. Hatırlarsanız tartışma konusu Amerikan Bağımsızlık Savaşının gerçekten olup olmadığı değil, onun nasıl bir anlatı altında, nasıl bir temsille okuyucuya aktarıldığıdır. Yani anlatının ne kadar iyi kurulduğuyla alakalıdır.

Tam burada Edhem Eldem’den son bir uyarıyı yapmakta fayda var. Tarih de eğer bir anlatıysa, edebiyattan neden daha kayda değer bir bilgi vaat ediyor olsun? Ya da tarih sadece kurgusal bir anlatı mıdır? Eldem’e göre aradaki fark şurada yatar: Edebi temsilde öznellik tüm eserin çıkış noktasıyken, tarihteki anlatıda öznellik tam anlamıyla kurtulamayacağımız bir limittir. Yani, birinde öznellikten kurtulmamız gerekmez; hatta kurtulduğumuzda anlatının gücü azalır. Diğerindeyse kurtulmak için çabalamak gerekir, ancak asla kurtulamayız.

İşte tarih böyle bir disiplin arkadaşlar…

Görkemli bir manzara karşısında durduğumuzda, tıpkı bir tarihçi gibi, seçimler yaparız. Hangi ağacın meyvelerinin tadına bakacağız, hangi patikadan yürüyeceğiz, hangi tepeye tırmanacağız? Belki de tarih yazımının en büyüleyici yanı budur. Geçmişin engin coğrafyasında kendimize bir yol çizmek zorunda olmamız, bazı seçimler yapmamız. Nasıl ki bir ressam fırçasını bir yöne değil de diğerine yönlendirdiğinde farklı bir eser ortaya çıkarsa, tarihçi de belgeler arasında gezinirken kimi belgelerin üzerinde daha fazla durup kimi belgeleri görmezden geldiğinde farklı bir anlatı oluşturur. Yolculuğumuzun sonunda belki şunu sorgulamalıyız: En doğru, en hakiki temsil nedir? El-Ceberti'nin kaleminden dökülen acı mı, Napolyon'un zafer sarhoşluğu mu, yoksa modern tarihçinin mesafeli analizi mi?

İşte bu yüzden tarih bizi kendisine çeker. Çünkü geçmişin görkemli büyüklüğünde dolaşırken, sadece seçimler yapmakla kalmayız, aynı zamanda kendi izlerimizi de bırakırız. Ve kim bilir, belki de ileride birileri bizim bıraktığımız bu izleri okuyacak, bizim gördüğümüz manzaranın nasıl göründüğünü merak edecektir. Sonuçta Homeros’dan beri yapılan şey de kendimizi tanımak için bir çaba değil miydi?

Künye
  • YazanUğur Yıldırım
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (8)