111 Hz ·Bölüm 175 ·17 Mart 2025 ·24 dk ·2.257 kelime

Sen Ne Kadar İyi Bir Dinleyicisin?

Yapılan araştırmalara göre insanların %96'sı kendilerini iyi bir dinleyici olarak tanımlıyor. Buna rağmen yapılan başka bir araştırma sadece %10'umuzun iyi bir dinleyici olduğumuzu ortaya koymuş. Peki dinlemek neden bu kadar zor? Niye birisiyle konuşurken söylediklerine tam anlamıyla odaklanamıyoruz? 111 Hz'in bu bölümünde bu sorulara cevap arıyoruz. Dinleme sürecinde neler yaşadığımızı anlamaya çalışıyoruz.

0:00

Pşşt Berk… Berk… BERK!

Ayh pardon ya…

Kusura bakma Filiz, telefona dalmışım da…

Bak yine düştün ya ekrana. Gece gündüz bu oyundasın… Neyse, sabah sana söylediğim raporların mail’ini attın değil mi?

Attım tabii canııım. Konuştuğumuz her detayı ekledim mail’e, hiç endişen olmasın.

İyi bari… Derya Hanım dönüş yapmayınca bir an panikledim. Yani hiç de huyu değildir geç cevap vermek ama…

Derya Hanım mı? Derya Hanım ne alaka ya?

Ne demek Derya Hanım ne alaka? Sabah konuştuk ya Berk, tane tane anlattım her şeyi sana.

Nasıl yani? Murat Bey’e atmayacak mıydım raporları?

Ne?! Özellikle Murat Bey’e atma, bu raporlar şu an müşteriye gitmemeli dedim sana Berk ya!

Öfff, ben tamamen yanlış anlamışım seni Filiz ya… Yani Murat Bey’e kesin atmalıyız diye anladım ben… Çok ama çok özür dilerim…

Ne yanlış anlaması Berk ya, hiç eveleyip geveleme yani. Düpedüz dinlememişsin beni…

Dinlememek demeyelim de, dikkatimden kaçmış işte…

Gerçekten inanamıyorum, bu kaçıncı. Derya Hanım’a nasıl açıklayacağız bunu. Yani iki dakika beni dikkatli bir şekilde dinlemeni rica ettim senden. Sadece iki dakika! Nasıl bu kadar dikkatsiz olabilirsin? Gerçekten seninle ortak olmak konusunda düşündürüyorsun bazen beni.

Öfffff… Yani olan olmuş bir kere… Panikle çıkıştım sana da, kusura bakma. Neyse, hemen durumu Derya Hanım’a açıklamamız lazım. Ne desek ki? Strateji kurmak için, ilk önce iş ortaklarımıza bir danışmak istedik falan mı desek, olur mu sence?

Berk!

Ya ben gayet de dikkatli ve özenli birisiyim Filiz. Üstelik iyi bir dinleyiciyim de… Sabah da dinledim seni ayrıca, bir an dikkatim dağıl—

Abi şu durumda bile dinlemiyorsun bak beni, çözümü düşünelim önce lütfen…

Raporları da çok iyi hazırladım ayrıca…

Raporlar ne alaka ya, onlarla alakalı bir şey demed—

Hep bir itham, hep bir suçlama. Neymiş efendim, dinlemiyormuşum! Dağılmış o an dikkatim işte abi. Ne var yani, mail de yanlış kişiye gittiyse dünyanın sonu mu?

Dinlemiyorsun tabii abi! Hala sabahta kalmışsın, rapor falan diyorsun bana. Dünya’dan Berk’e! Raporlar yanlış kişiye gitmiş. Çözüm bulmamız lazım diyorum, çözüüm… Ne çözüm önerdim ben az önce?

Ne bileyim ben ne önerdin!

Al işte bak bunu diyorum sana. Ben çözüm bulalım derdindeyim, sen hala bana vereceğin cevabı düşünüyorsun…

Hoş geldiniz sevgili arkadaşlar. diye bir duraksamış olabilirsiniz. Hemen izah edeyim.

Geçtiğimiz günlerde denk geldiğim bir makale, aklıma bir soru işareti düşürdü. Psychology Today dergisinin sitesinde yer alan bu makalede akademik bir anket çalışmasının çıktılarına yer verilmiş. Buna göre insanların %96’sı kendilerini ” olarak tanımlıyor. Tıpkı bizim az önce dinlediğimiz tartışmadaki sevgili Berk gibi.

Eh bu sonuç pek de yanlış sayılmaz, değil mi? Sonuçta hepimiz gün içerisinde başka insanlarla iletişim kuruyoruz. Onların söylediği şeylere önce kulak, sonra da yanıt veriyoruz. Dolayısıyla da iyi bir dinleyici olduğumuzu düşünmemiz gayet doğal bir sonuç. Fakaaaaat, bu tam anlamıyla yanlış bir değerlendirme. Zira aynı dergide yayımlanan bir başka araştırmada, insanların sadece %10’unun iyi bir dinleyici olduğu verisini ortaya konmuş. Karşımızdaki insanı dinleme konusunda sandığımız kadar maharetli değiliz anlayacağınız. İşte bu istatistikler, şu an dinlemekte olduğunuz -ya da dinlediğinizi zannettiğiniz- bölümün fikrini ortaya çıkardı. Evet, biraz dinlemek üzerine konuşalım istedim sizinle. Fakat meseleyi öyle sadece bilgilerle, verilerle falan ele almayacağız elbette. Az önce duyduğumuz mizansen üzerinden bir iletişim analizi de yapacağız birlikte. Ama önce duyma ve dinleme durumları tam olarak neymiş, kafamızda iyice bir netleştirelim.

Columbia Tıp Merkezi’nde çalışmalar yürüten psikolog Kelly Workman, birçok kişinin dinleme ve duyma durumlarını karıştırdığını ifade ediyor. Fakat bu ikisi birbirinden çok farklı iki olay aslında. Şöyle izah edeyim bunu…

Duymak sesi pasif bir şekilde aldığımız, yani maruz kaldığımız fizyolojik bir his en temelde. İstemli ya da istemsiz, bir sesi işitme hali söz konusu. Duymak için bir emek harcamamız, seslere dikkat kesilmemiz falan gerekmiyor kısacası.

Buna karşın dinlemek, gönüllü olarak gerçekleştirdiğimiz ve tüm süreç boyunca zihnen aktif olduğumuz bir eylem. Tıpkı az önce dinlediğimiz kişi gibi. Onu sadece duyduğumuz esnada söyledikleri, bize belli belirsiz ve boğuk bir ses gibi gelir çoğu zaman. İşte süreç dinlemeye dönüştüğünde bu ses de netleşiyor, bir anlam kazanıyor. diyerek tanımlıyor bu eylemi Kelly Workman. Duymak ve dinlemek arasında çok temel başka bir fark olduğunu da söylüyor kendisi. Dinlemeyi, tıpkı konuşmak gibi zamanla öğreniyoruz. Bu alanda kendimizi geliştiriyoruz. Fakat duymak -eğer doğuştan veya sonradan bir engeli yoksa- her insanın doğuştan sahip olduğu bir özellik.

Şimdi böyle ifade edince duyma hissinin pek de bir önemi yokmuş gibi gelebilir. Fakat duymak bizi hayatta tutan başat özelliklerimizden de birisi aslında. Ki Workman da işitmenin, Dünya’da yolumuzu bulmaya yardımcı olan kritik bir his olduğunu söylüyor. Hatta duymanın insanlık tarihi ve evrimi açısından belirleyici bir etkisi olduğunun da altını çiziyor.

Korktunuz ya da aniden odağınız duyduğunuz bu sese yöneldi değil mi? Merak etmeyin, güvendesiniz. Sizi ses aracılığıyla korkutmayı denedim, çünkü Workman’ın duymakla ilgili altını çizdiği etki de tam olarak bu. Duymak, korku duygumuzu tetikleyerek, bizim güvenlik sistemimizi de harekete geçiren bir durum aynı zamanda. İlk çağları bir düşünün… Mağaradan çıkan ilkel insanlar, duydukları seslere göre vahşi hayvan gibi tehlikelerin farkına varabiliyorlardı. Hayatta kalmalarını borçlu oldukları korku duygusunun da tetikleyicilerinden biriydi yani duymak. Fakat zamanla duydukları bu sesleri dinlemeyi de öğrendiler. Böylece hayatta kalmak için stratejiler kurmaya başladılar. Bu sayede avların nerede olduğunu da tespit edebiliyorlardı artık.

Kısacası dememek gerekiyor. Ki tüm bu anlattıklarım kadar önemli bir özelliği daha var duymanın... Duymak, dinleme prosesinin de başlangıç adımı. Bu süreçteki zincirin ilk halkası. E madem öyle, biraz da dinleme sürecimiz nasıl ilerliyor, onu anlamaya çalışalım şimdi.

Demin de dediğim gibi dinlemek, öğrenilen bir eylem. İşitme, dil ve beyin profesörü David McAlpine de dinlemeyi istatistiksel öğrenme sürecimizin bir sonucu olarak tanımlıyor. Bunu da şöyle anlatayım size... Malum, beynimiz duyduğumuz sesleri çözme ve bize bir anlam yaratabilme özelliğine sahip. Arka planda, etrafımızdaki sesleri sürekli olarak dinleyip, istatistiksel bir ses haritası çıkarıyoruz aslında. Beynimiz seslerin akustik yapısını öğrendikçe, daha zengin bir dinleme kabiliyeti de geliştiriyoruz. Ve bu seslerin ne olduğuna, nerede ve nasıl duyulduğuna dair belli kalıplar da oluşturuyoruz. Mesela ana dilimiz ya da müzik… Her ikisi de beynimizin, seslerin akustik yapısını öğrenmesiyle bir anlam kazanıyor bizim için. Hatta dinleme kabiliyetimiz geliştikçe, bazı sesleri deneyimlerimizle dahi ilişkilendirebiliyoruz. Sesler bizde bir duygu uyandırıyor kısacası. Bizde uyanan bazı duygular da dinleme sürecinde daha odaklı ve aktif olmamızı sağlıyor.

Söz konusu bir insanı dinlemek olduğundaysa temel duyguylarımız merak ve aidiyet oluyormuş. Bu noktada yine Kelly Workman’ın çıkarımlarına kulak verelim dilerseniz. Bir dostluk, ilişki ya da yeni tanıştığımız birisiyle ettiğimiz o ilk sohbet… Bunların tamamı, karşımızdaki kişiye duyduğumuz şefkat, onunla kurduğumuz empati ve o kişinin deneyimlerine olan merakımızla şekilleniyor. Birisiyle konuşurken sosyal anlamda tatmin olmayı ve bir aidiyet arayışında olduğumuzu söylüyor Workman. Ona göre karşınızdaki kişiyi dinlemiyorsanız ya da onun sizi dinlemediğini düşünüyorsanız, aidiyet duygunuz da etkileniyor. Eh bu da bir noktada odağınızın, kurduğunuz iletişimden sapmasıyla sonuçlanıyor.

Duymak ve dinlemek arasındaki temel farkları netleştirdik diye düşünüyorum. Şimdi konuya girmeden evvel ne demiştim size? Dikkatli dinleyenler hemen hatırlayacaktır eminim. Filiz ve Berk’in tartışması üzerinden bir iletişim analizi yapacaktık, değil mi? İşte bu analizin ilk kısmı tam da bu aidiyet meselesiyle ilgili. Hemen teybi geri sarıp, ne olduğunu hatırlayalım isterseniz.

Dinlememek demeyelim de, dikkatimden kaçmış işte…

Gerçekten inanamıyorum, bu kaçıncı. Derya Hanım’a nasıl açıklayacağız bunu. Yani iki dakika beni dikkatli bir şekilde dinlemeni rica ettim senden. Sadece iki dakika! Nasıl bu kadar dikkatsiz olabilirsin? Gerçekten seninle ortak olmak konusunda düşündürüyorsun bazen beni.

Ah be Berk… Hiç kullanmaman gereken bir ifadeyi sarf etmişsin. Bunu -bilerek ya da bilmeyerek- ofansif bir ifade olarak algıladı Filiz haliyle. Zira böyle bir tabir duyduğumuzda zihnimiz, ya da gibi çıkarımlar yapıyor. Bu da aidiyet duygusunu sorgulatan ve çoğunlukla da sarsan bir durum elbette. Filiz’in diye çıkışması da demesi de bunların bir yansıması aslında.

Peki birisini dinlemek nasıl bu kadar zor olabiliyor ki? Neden biriyle kurduğumuz aidiyet ilişkisini sarsmak pahasına onu dinlememeye yönelebiliyoruz? Bunu da kısa bir aradan sonra konuşalım isterseniz. Fakat bu kısa arada sizden odağınızı toplamanızı rica ediyorum. Zira bölümün ikinci yarısında odaklılığınız da epey önemli bir rol oynayacak.

Dinlemek neden bu kadar zor bir eylem? Bunun üzerine konuşacağız elbette, ama önce sizinle ufak bir oyun oynamak istiyorum. Fakat bu oyunu düzgün oynayabilmemiz için beni kulaklıkla dinlemeniz gerekiyor. O yüzden eğer beni kulaklıksız dinliyorsanız, bölümü burada durdurup kulaklıklarınızı takmanızı rica ediyorum öncelikle. Bu oyun çok basit aslında. Önce bir sinyal sesi duyacaksınız. Bu sesi duyduktan sonra da sadece sağ kulağınızdan duyabileceğiniz bir kolay bir bilmece soracağım size. Hemen arkasından cevabı da vereceğim, ama bu sefer sesimi sadece sol kulağınızdan duyacaksınız. Eveet, hazırsanız, başlayalım.

Hadi bakalım, düşünün biraz cevabı…

diyenler, yani beni gerçekten dinleyenler bilmeceyi doğru bildi efendim. Bu arada bilmecenin cevabı da “dikkat”ti. Neyse…

Dinlemek neden bu kadar zor sorumuzun da yanıtlarında birisi bu. Bir şeye odaklanma süremizin gün geçtikçe kısalması... Bir düşünsenize, en son ne zaman iki saat boyunca sadece tek bir şeye odaklanabildiniz? En son hangi sohbetinizde tüm dikkatinizi karşınızdaki kişiye verebildiniz? En son ne zaman aynı anda birden fazla şey düşünmemeniz gerekti?

Hadi odağınızı kolaylıkla topladığınızı var sayalım. Bu sefer de dikkat dağıtıcı birçok bildirimden sıyrılma serüveni başlıyor. Zamanın ruhu, dikkatinizi çalmak için amansız bir çaba içerisinde ne de olsa.

Şarkı süreleri kısaldı, sosyal medyadaki içerikler özetin özetine dönüştü. Her şeyi iki cümlede anlamak, merak ettiklerimizi maksimum bir buçuk dakikalık videolar aracılığıyla öğrenmek istiyoruz artık. Haliyle bu da çağımızın belası dediğimiz odak problemine yol açıyor. Bir sohbet sırasında karşımızdaki kişi lafı biraz uzatmayadursun, hemen anılarımıza ya da sabah yarım bırakmak zorunda kaldığınız dopamin kokteyli o mobil oyuna gidiyor aklımız. Tıpkı bizim Berk gibi. Buyurun ne olmuştu bir hatırlayalım…

Pşşt Berk… Berk… BERK!

Ayh pardon ya…

Kusura bakma Filiz, telefona dalmışım da…

Bak yine düştün ya ekrana. Gece gündüz bu oyundasın… Neyse, sabah sana söylediğim raporların mail’ini attın değil mi?

Peki tek suçlu Instagram’daki reels’ler ya da mobil oyunlar falan mı? Değil tabii ki. Suçu bunlara atıp sıyrılmak epey tatlı olurdu. Ama maalesef dostlar, dinlemeyi zor kılan bir diğer gerekçe de bizim, yani insanın doğası. Konuşma ve beynimizin işleme kapasiteleri arasındaki uyumsuzluk, bu dinleyememe probleminin de köklerini oluşturuyor ne yazık ki. Beynimiz bir dakikada ortalama 400 ila 800 arasında sözcük işleyebilme kapasitesine sahip. Fakat bir insanın dakikada 125 ila 175 arasında kelime sarf edebildiğini biliyoruz. Eh bu da bizi, karşımızdaki kişinin cümlelerini zihnimizde tamamlamaya itiyor. Genellikle birini verimli bir şekilde dinlemiyoruz yani. Hatta çoğunlukla dinliyormuş gibi yapıyoruz aslında. Kelly Workman bu durumu diyerek çok net bir şekilde açıklıyor bu arada. Konuşmaya, anlatmaya teşne bir canlı olmamız, dinleme sürecimizi pas geçme eğilimi göstermemize sebep oluyor.

Hemen bu noktada Filiz ve Berk’e tekrar kulak verelim dilerseniz.

Ne desek ki? Strateji kurmak için, ilk önce iş ortaklarımıza bir danışmak istedik falan mı desek, olur mu sence?

Berk!

Ya ben gayet de dikkatli ve özenli birisiyim Filiz. Üstelik iyi bir dinleyiciyim de… Sabah da dinledim seni ayrıca, bir an dikkatim dağıl—

Abi şu durumda bile dinlemiyorsun bak beni, çözümü düşünelim önce lütfen…

Raporları da çok iyi hazırladım ayrıca…

Ortada çözülmesi gereken bir problem var, ama bizim Berk sabahki hatasına takılmış durumda. Bir yandan sabah Filiz’i dinlemediği için kendisine kızıyor, bir yandan da yaptığı hatayı çözümlemeye, kusurunun kaynağını bulmaya uğraşıyor. Bu arada çözüm bulma derdindeki Filiz’i bir kez daha dinlememe hatasına dahi düşüyor. diyeceğim de, onu böyle suçlamak da biraz haksızlık olur. Aslında Filiz de, ben de, siz de böyle benzer kazalar yapabiliyoruz. Dinlemek kolay gibi gözükse de, gerek bu çağın hızı gerekse zihnimizin yönelimi bu eylemi gerçekleştirmeyi çok zor kılıyor.

E peki hiç mi yok bu dinleyememe haline bir çare? Hep sorunu mu konuşacağız? Asla! Hadi biraz da çözüm üzerine düşünelim şimdi.

Bunun için birçok davranış bilimci ve psikoloğun işaret ettiği bir yöntem var… Aktif dinleme. Birinin ne söylediğini duymakla kalmayıp, onun his ve düşüncelerine de uyum sağlamak olarak tanımlayabiliriz aktif dinlemeyi. Bu yöntemde dikkat etmemiz gereken bazı kriterler var ama. Öncelikli şartımız birini dinlerken rekabetçi bir tavırda olmamak. Yani biriyle iletişim kurduğumuzda haklı çıkmak gibi bir endişe duymamak. Bu sayede konuşmayı iki yönlü bir etkileşime dönüştürebiliyoruz. Bununla birlikte göz temasını bırakmamalı ve karşımızdakinin vücut diline de dikkat etmemiz gerekiyor.

İkinci kriterimizse dinleme modumuzu belirlemek. Konuşmanın içeriğiyle, kendimizi doğru ilişkilendirmemiz gerekiyor. Mesela önemli bilgiler edineceğinizi düşündüğünüz bir konuşmada, analitik dinleyici moduna geçerek, aldığınız bilgilere odaklanmalı ve net cevaplar alabileceğiniz sorular da sormalısınız. Bizim Berk üzerinden gidelim… Eğer Filiz’i aktif bir şekilde dinleseydi konuşmanın verimliliğine odaklanır ve mail’i kime atması gerektiği gibi önemli bilgilerin üzerinde dururdu. Yani görev odaklı dinleyici modunu açardı.

Aktif dinlemede dikkat ve dinleyici modu kadar önemli bir şey daha var… Empati. Birisi size bir şey anlatıyorsa, bilin ki size duygusal bir yatırım da yapıyor. Onu daha iyi anlamak için incelikli ve derinlemesine sorular sormak, bu soruları sormadan önce kısa bir duraksayıp önce aldığınız mesajı zihninizde sindirmek ve vereceğiniz yanıt için kendinize zaman tanımak… Bunların hepsi karşı tarafın da sizi dinleme odağını yükseltecek şeyler. Ne demiştik, insanlar kendilerini dinleyen kişilere bir aidiyet duyar. Dinlemek kadar, dinleneceğinize yönelik bir yatırım yapmak da bu sürecin bir parçası en nihayetinde.

Aktif dinlemek anlatması kadar kolay değil elbette. Bu hayat boyu üzerinde durmamız, her geçen gün kendimizi geliştirmemiz ve zamanın getirdiği değişimlere göre adapte etmemiz gereken de bir şey. Yani, bundan on beş yıl önce gibi bir dinleme tavsiyesi almazdınız sonuçta. Dolayısıyla dinlemenin zor bir eylem olduğunu kabul etmemiz lazım. Birisini dinleyemediğimizde sadece kendimizde bir kusur ya da suç aramak da sağlıklı bir şey değil. Ama bu iletişim kurmaktan vaz geçeceğimiz anlamına da gelmiyor. Birilerini cevap vermek için dinlemek, bizi konuşan bir kafa yapar sadece. Ve burada takılıp kalmak yeni hikayeleri, farklı deneyimleri ya da değişik bakış açılarını kaçırmaktan başka bir şey sunmuyor bize.

Bu yüzden bölümü kapatmadan önce sizden bir şey rica edeceğim. İlk fırsatta kendinize sessiz ve sakin bir ortam yaratın. Dikkat dağıtıcı tüm unsurları kapatmaya çalışın. Telefonunuzu sessize alın mesela. Ve sadece dinlemek üzerine düşünün bir süre. Bu bir şarkıyı dinlemek de olabilir bir arkadaşınızı da, öğretmeninizi ya da iş ortağınızı da… Her ne olursa olsun, sadece dinleme eylemine odaklanın.

Ve ardından kendinize şu soruyu sorun…

Ben ne kadar iyi bir dinleyiciyim?

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (32)