Önümüze Serilen Dünya: Haritacılık
İnsanlığın keşif merakı her daim parlayan bir ateş gibi. Bu keşif merakının bilim, sanat ve teknolojiyle buluştuğu bir alan var... Haritacılık. Bu bölümde keşfetme duygusunun peşinden gidiyor, haritacılık tarihine göz atıyoruz.
Bizim neslin küçükken en çok keyif aldığı oyunlardan birinden bahsedeceğim sizlere. Önümüze bir dünya atlas alırdık. Gözlerimizi kapatıp parmağımızı rastgele bir yere koyardık. Denk gelen ülkeye gittiğimizi hayal ederdik. Orada ne yenilir, nasıl konuşulur, yemekleri nasıldır kafamızda canlandırmaya çalışırdık. Hadi hep beraber deneyelim
Ardından bir sonraki ülkeye, ardından bir ülkeye daha derken tüm dünyayı önümüzdeki dünya haritası sayesinde gezerdik. Eminim ki hepiniz benzer oyunlar oynamışsınızdır. Peki hepimizin evinde bulunan bu dünya haritaları nasıl çizildi hiç düşündünüz mü? “Onda ne var Barış Abi? Artık uydu teknolojileri gelişti, dünyanın haritalandırılması için bir sürü teknolojik aygıt kullanabiliyoruz. Hatta bırak dünyayı, ayın bile bir haritasını çıkarttık.” diyebilirsiniz. Haksız da sayılmazsınız. Artık gelişen teknolojiyle birlikte en doğru oranlarda dünyayı haritalandırmamız mümkün. Fakat haritacılığın tarihi sandığımızdan biraz daha eski. Hatta inanması güç gelebilir ama tarihin başlangıcı olarak kabul edilen yazının icadından bile öncesine dayanıyor. Gelin sizlerle haritalar üzerine küçük bir yolculuğa çıkalım.
Atalarımız sosyal birer varlığa dönüştüğünden beri yaşadıkları yerlere çeşitli izler bırakmaya başlamışlardı. Kimi zaman bir mağara duvarına, kimi zaman bir taş tablete çizdikleri figürlerle hayatlarını, kültürlerini, coğrafyalarını bir sonraki jenerasyona aktarmaya çalıştılar. İnsanoğlunun bu kendini tanımlama çabası şüphesiz ki medeniyetimizi inşa etmemizi sağlayan mihenk taşlarından birisidir.
Atalarımız yerleşik hayata geçene dek uzunca süre göçebe bir hayat tarzını benimsediler. Verimli topraklara ulaşıp, buraları ehlileştirince de o bölgeleri sahiplenmeye başladılar. Sahiplendikleri yerlerin kendilerine ait olduğunu kanıtlamak için de bir tür belgeleme sistemine ihtiyaç duydular. Ulaşabildiğimiz ilk harita örneğiyse işte bu belgelerden bir tanesi, üstelik ülkemizde bulunmuş. Günümüzde Anadolu Medeniyetleri müzesinde sergilenmekte olan bu haritaya Çatalhöyük’te yapılan arkeolojik kazılar neticesinde ulaşılmış. Kim tarafından çizildiği bilinmeyen bu harita Çatalhöyük kent planını göstermek için çizilmiş, hem de yazının icadından tam üç bin yıl önce.
Sonraki dönemlere ait başka harita ve kent planlarına ulaşılsa dahi keşfedilen ilk dünya haritası binlerce yıl sonrasına ait. Milattan önce altı yüzlü yıllara ait olduğu düşünülen ilk dünya haritası çağdaşları gibi bir taşa çizilmişti. Babil’de bulunan bu tablette dünya, bir levha halinde ve denizin tam ortasında bulunmaktaydı. O yıllarda dünya düz ve sonsuz bir denizin ortasında yüzen bir yapı sanılıyordu. Bu haritanın tam merkezindeyse Babil vardı. Bugüne dek ulaşmış tüm uygarlıklarda rastladığımız bir şey bu. Antik Mısır’dan, Roma dönemine kadar ulaşılmış tüm haritalarda dünyanın merkezi, haritanın çizildiği devletin başkenti olarak kabul ediliyordu. Bu haritalarda merkezin dışında kalan yerlerde yaşayanlarsa barbar kavimler olarak görülüyorlardı. Aslında harita, devletlerin çeşitli amaçlarla kullandıkları etkili bir manipülasyon aracıydı tarih boyunca. Böylesi manipülasyonlara yalnızca çok geçmiş tarihlerde değil, yakın tarihte de rastlamak mümkün.
1989 yılının 9 Kasım tarihinde tarihi bir olay gerçekleşti. Tüm dünya iki bloğa bölünmüş vaziyetteydi. Bir tarafta komünist devletlerden oluşan Varşova Paktı, diğer yanda ise Kuzey Atlantik Paktı yani bilinen ismiyle NATO bulunmaktaydı. Bu derin bölünmenin en fazla hissedildiği coğrafyaysa şüphesiz ki Almanya’ydı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından doğu ve batı olmak üzere ikiye bölünen Almanya’nın en önemli kenti de bir duvarla ikiye bölünmüş vaziyetteydi. Batıdan doğuya, doğudan batıya geçişin yasak olduğu 40 yılın ardından komünist blok zayıflamıştı. Aradaki zıtlığın sembolü haline gelmiş Berlin Duvarı ise yıkılmak istenmişti. İşte o tarihten sonra tüm uluslararası haritacılar da bir aydınlanma yaşadılar. Batı Almanya’daki haritacılar doğuyla ilgili bildikleri haritaların çoğunun yanlış olduğunu fark ettiler. Doğu Alman kartograflar yanlış yol güzergahları vererek, bazı stratejik bölgeleri göstermeyerek haritaları manipüle etmişlerdi. Kasıtlı şekilde yapılan bu yanıltmanın sebebi elbette ki askeriydi. Olası dış saldırılardan korunmak, ajanlık faaliyetlerini engellemek amaçlı bilinçli olarak haritalarla oynanmıştı.
Gördüğümüz gibi haritalardaki bu çarpıtma bin yıllar önceden günümüze dek ulaşmış. Peki bunu neden yapıyoruz? Bunun tek amacı askeri açıdan olası düşmanları yanıltmak mı? Bu kısma geçmeden önce kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde bu soruları ve daha fazlasını birlikte cevaplayalım.
Eveet. Nerede kalmıştık? Haritalardaki manipülasyondan bahsediyorduk. Bölümümüzün başında gözlerimi kapattığım bir oyundan bahsetmiştim sizlere. Şimdi benzer bir pratiği beraber deneyelim. Gözlerimizi beraber kapatalım. Dünya haritasını şöyle bir gözümüzün önüne getirelim. Sol tarafta yeni dünya, sağ tarafta uçsuz bucaksız Asya kıtası, güneyde Afrika… Hepimizin gözünde canlandı değil mi? Şimdi buradaki belli başlı bazı ülkeleri kıyaslamanızı istiyorum sizden. Grönland’ı hayal edelim. Hani Kuzey Amerika ve Avrupa arasında, Atlas Okyanusu’nun kuzeyinde yer alan o devaaasa adayı… Afrika kıtasıyla hemen hemen aynı boyutlarda, değil mi? Ya da bir başka ülke, mesela Çin… Çin’i alıp şöyle bir Kanada’nın üzerine koyalım. Kanada’nın içerisine 4 adet Çin sığdırabileceğinizi fark etmişsinizdir. Fakat işin aslı pek de böyle değil. Gerçekte Afrika kıtası Grönland’ın yaklaşık 15 katıyken, Çin de Kanada’yla hemen hemen aynı yüzölçümüne sahip. Peki neden kafamızda canlanan dünya haritasında bu ülkeler çok daha büyük? Gerçek boyutlarıyla kafamızdaki boyutları arasında bu kadar fark olmasının sebebi ne? Merkatör Projeksiyonu…
Bir izdüşüm tekniği olan bu haritalandırma sisteminin isim babası Gerardus Mercator, bu haritayı 1569 yılında hazırladı. Gemicilik için fazlasıyla kullanışlı bu harita kerte hattını esas almaktadır. Kerte hattı dünya üzerindeki tüm meridyenleri aynı açıyla kesen bir eğridir ve gemicilikte bu hat esas alınır. Dünyanın hareketinden kaynaklı hata paylarını minimize etmeye yarayan bu sistem şüphesiz ki denizcilik için epey kullanışlı. Yani Gerardus Mercator’ün bu tip bir projeksiyon sistemini kullanırken rota hesaplama işlerinde vakit kazanmaktan başka bir amacı olduğunu söylemek güç. Fakat bu haritanın Gerardus Mercator’ün aksine çeşitli siyasi amaçlar adına manipüle edildiği de söylentiler arasında.
Bugün bildiğimiz pek çok haritanın merkezi, tıpkı az önce gözümüzü kapattığımızda hayalimizde canlanan haritada olduğu gibi Avrupa’dır. Küresel bir yapıya sahip olan dünyamızı 2 boyutlu bir düzleme modellerken Avrupa’yı merkez olarak almanın özel bir avantajı yoktur. Coğrafi keşiflerin dönemin Avrupalı devletleri tarafından gerçekleştirildiği düşünülürse merkez olarak Avrupa’yı almak gayet normal geliyor olabilir kulaklarımıza. Fakat aradan geçen 500 yıla rağmen hala bu haritaların kullanılmasının bazı devletlerin işine yaradığını iddia edenler de var. Bu iddiaların altının boş olduğunu söylemek de pek mümkün değil doğrusu.
“Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” tanımını hepimiz duymuşuzdur. Sömürge dönemi Büyük Britanya İmparatorluğu için kullanılan yaygın bir tanım… Bu sömürge imparatorluğu sınırlarını o kadar genişletmişti ki, hakikaten üzerinde güneş batmıyordu. Bu yıllarda İngilizler tarafından üretilen haritalarda bu söylem ciddi bir propaganda malzemesi olarak kullanılmıştı. Öyle ki bir sürü alternatifi olmasına rağmen halen merkatör projeksiyonlu haritalar kullanmaktan asla vazgeçilmemişti. İngiltere’yi, Kanada’yı ve Avustralya’yı Afrika’daki diğer İngiliz sömürgelerinden daha büyük gösteren bu haritalar; İngiltere’nin sömürge politikalarının ve yaratmak istediği algının görsel coğrafi zeminini oluşturuyordu. Bu yüzden İngiltere dahil olmak üzere sömürgecilik faaliyeti gösteren diğer ülkeler bu projeksiyonu kullanmaktan hiç vazgeçmedikleri gibi eğitim politikalarına müdahale edebildikleri az gelişmiş sömürgelerine de bu haritalardan bolca dağıtmışlardır.
Bir haritalandırma sisteminin böylesi bir algı yaratabilmesi mümkün mü? Yani böyle sistematik bir manipülasyon ne işe yarayabilir ki? Endüstriyelleşmiş Avrupa devletlerinin karşısında hala tarım toplumu olarak nitelendirebileceğimiz ülkeler bulunuyordu. Bu toplumların toprak büyüklüğünü gereğinden fazla önemsediklerini görmek mümkün. Örneğin Türkiye’de bizler Afrika ülkelerinin sınırlarının cetvelle çizildiğini öğrendiğimiz, aşağılama eğiliminde bir sosyal öğrenmeye maruz kalıyoruz. Buradan yola çıkarak Afrika ülkelerinin sınırlarını savaşarak kazanamadığı, sömürgeci devletlerin masa başında bu ülkelerin sınırlarını belirlediği ve bu yüzden de bu sınırların cetvelle çizilmiş gibi düz durduğu sonucuna ulaşmak çok da zor değil. Kendi tarih anlatıcılığımızda da sıkça gördüğümüz üç kıtada toprağı olan, doğal sınırlarına ulaşmış bir Osmanlı İmparatorluğu haritasına bakıp “Dünya’nın kaçta kaçını fethettiğini” hesaplama girişimleri de harita-algı ilişkisine iyi bir örnek teşkil edebilir.
Dünyaya en yaygın olarak kullanılan merkatör projeksiyonuyla bakacak olursanız devasa boyutlarda bir Rusya, benzer boyutlarda bir Kuzey Amerika, tam merkezde Avrupa, aşağıda kalmış ve bastırılmış bir Afrika ve çok sıkışık bir Ortadoğu göreceksiniz. Dünyadaki gelişmeleri ve politik dengeleri göz önüne alacak olursanız da benzer bir yorum yapmanız çok olası. Coğrafi olarak olmasa da politik açıdan gerçekleri yansıtan bir harita modeli demek mümkün. Peki başka projeksiyon modelleri mevcut değil mi? Elbette mevcut.
Ellerinde merkatör projeksiyonu haritalarıyla yollara çıkan onlarca gezgin yolculukları esnasında bir takım garipliklere rastladılar. Grönland’ın güney kıyılarına yaklaşan gemilerden inen kaşifler, kuzeye doğru uzun bir yolculuk yapacaklarını düşünmelerine rağmen seyahatleri beklediklerinden çok daha kısa sürmüştü. Orta Afrika’yı keşfe çıkan başka gruplar da ne kadar uğraşsalar da duraklarına belirledikleri zamanda ulaşamıyorlardı.
Kafaları karıştıran bu tespitler bazı bilim çevrelerinde büyük tartışmalar yarattı. Bu tepkileri azaltmak adına haritalardaki bazı meridyen ve paralel aralıklarının boyutu büyütülmüş fakat hala gerçekliğe yakın bir harita ortaya konamamıştı. Haritanın hala yanlış olduğunu iddia eden bilim insanlarıysa bir şekilde geçiştiriliyordu.
Bir şekilde geçiştirilmek istenen bu konu bir noktadan sonra astronomların da ilgisini çekti. İskoç bilim insanı James Gall’un bu konu üzerine yaptığı çalışmalar sonrasında merkatör projeksiyonu haritaların altına bir not düşmek zorunda kalındı. “Güney Amerika, Grönland’ın beş katı büyüklüğündedir”. 19. yüzyılda yapılan bu çalışma başlarda pek kimsenin ilgisini çekmemişti. Yaklaşık 100 yıl sonra bir başka bilim insanı bu konu üzerine yoğunlaştı. Arno Peters. Berlin doğumlu bu bilim insanı, Avrupa merkezli dünya fikri konusunda çeşitli tez çalışmalarında bulunmuştu. Bu çalışmaları esnasında dikkatini dünya haritalarına yöneltti. Antik çağdan bu yana tüm haritaların, en çok bilinen dünya haritasından belli başlı özelliklerle farklılaşmasını tuhaf bulmuştu. “hepsi de yanılmamıştır” diyerek merkatör projeksiyonlu haritaları incelemeye koyuldu. Peters, James Gall’ın çalışmalarından da faydalanarak bir harita projeksiyonu için çalışmalara başladı. Çıkan sonuç şaşırtıcıydı. Bilinen dünya haritasıyla kendi çizdiği harita arasında inanılmaz farklılıklar vardı.
1974 yılında çalışmasının sonuçlarını bilim camiasıyla paylaştı. Peters-Galls Projeksiyonu adını verdiği bu yeni izdüşüm bilim dünyası tarafından en doğru harita kabul edildi. Hatta Peters’ın haritası milyonlarca adet basıldı. Fakat ne okullara, ne de kurumlara girebildi. Bu yeni haritada İngiltere dünyanın merkezinde değil, kuzey denizine sıkışmış küçük bir adayken, Afrika kıtası tüm heybetiyle haritanın tam ortasında görünüyordu. Peki bu harita yüzde yüz doğru mu? Doğru cevap: hayır.
Merkatör projeksiyonuna göre daha tutarlı bilgiler sunan bu harita da maalesef ki yüzde yüz bir gerçek görüş sağlamıyor. Zira 3 boyutlu küresel bir şekle sahip dünyamızın 2 boyutlu bir düzleme kusursuz aktarımı teknik olarak imkansız.
Sırf bu imkansızlık üzerinden kimilerine göre komplo teorisi, kimilerine göre propaganda olan bir sürü söylenti dolaşıyor yıllardır. Bu ve benzeri şeylerin ne komplo ne de propaganda olduğuna inanmamamız içinse tek bir çıkar yolumuz var: Bilim.
Künye
- YazanKadir Değer
- Ses Tasarımı ve KurguMetin Bozkurt