111 Hz ·Bölüm 108 ·11 Aralık 2023 ·29 dk ·2.541 kelime

Farklı Bir Yolla Başarmak: Tersine Efor Teorisi

Başarmak için çok çalışıyoruz, hedefi tam 12’den tutturmayı istiyoruz. Peki ya bir bu konuda kendimizi fazla yıpratıyorsak? Belki de gereğinden çok uğraşarak kendimize engeller yaratıyoruzdur. Başarıya giden yolda zaman zaman farklı yaklaşımlarla ilerlemek mümkün. 111 Hz’in yeni bölümünde bu yaklaşımlardan birisi olan Aldous Huxley’nin ters efor teorisi üzerine konuşuyoruz.

0:00

Bir yıl daha bitmek üzere… Birçoğumuz geriye dönüp bakıyordur şu an. Bu yıl neler yaptım, neler başardım? Kendinize soruyor musunuz bu tür sorular? Hedeflerimizi tutturduk mu? Sahi ya neler hedeflemiştik bu yıla girerken? Nasıl amaçlarımız vardı? Onlar için verdiğimiz uğraşlar bir sonuca ulaştı mı? Kırmamak üzere hazırladığımız zincirler bir yerlerde kırıldı mı? Öğrenciler! Bu yıl o dersten geçeceğim!” diye kaç kişi hedef koydu? Görelim parmakları. Göremiyorum? O zaman bir ünviersiteye gidelim şimdi. Malum, final dönemindeyiz… Hocalar hep der ya: çok çalışanlarla, pek de öyle çalışamayanların ortaya çıktığı bir dönem bu.

Öğrenci 1: Ya bi çekilir misiniz göremiyorum…

Öğrenci 2: Bir saniye ya biz de bakmaya çalışıyoruz herhalde… Oh be geçmişim sonunda!

Heh! Nazlı epey bi heyecanlı gözüküyor. Yanındaki arkadaşı Selen daha rahat sanki… Hazırlanmış belli. Sıkı çalışmış bu sınava...

Nazlı: Ay ben bakamayacağım galiba… Selen sen söyle kaç almışım… Dur dur ya da söyleme söyleme, ben bakarım… Ya da söyle ya… Bak 1 hafta boyunca gece gündüz çalıştım, iyi bir puan almış olmam lazım…

Selen: Merak etme ya baya çalıştın sen, kesin geçmişsindir. Ben valla bir noktadan sonra bıraktım çalışmayı… Derste dinlediklerime güvendim diyelim.

Yahu hadi söylesenize. Ben de çok merak ettim şimdi, acaba sınavdan kaç aldılar? Heh galiba isimlerini buldular listede.

Nazlı: İnanmıyorum!

Selen: Aaa! Çok iyi ya, ben 80 almışım…

Nazlı: Ne! Nasıl olur abi? Bildiğin 40 almışım ben, imkansız!

Sahi ya nasıl oldu bu? Oysa ki Nazlı çok çalışmıştı… Dediği gibi, gece gündüz hiç durmadan ders notlarıyla yatıp kalktı. Selen de çalıştı elbette. Ama bir noktadan sonra ara vermeyi de ihmal etmedi. Daha bir rahat davrandı, ve buna rağmen daha yüksek puan aldı. Nazlı o kadar kastığı halde nasıl bu kadar düşük bir not almış olabilir ki?

Sanırım ben bunun cevabını biliyorum arkadaşlar… “Çalışmaya gerek yok, bir şekilde başarırsın” diyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Düş kuralım da hayalperest olmayalım. Ama bazen de yeteri kadar çalışmak ve sonra kendimize güvenmek de işe yarayabilir. Bu tür bir yaklaşım, bir performans anksiyetesinin önüne geçebilir. Bakın mesela bizim Selen’e… O önce çalıştı, sonra da bilinçli bir şekilde çalışmayı bırakıp ara verdi ve bu yöntem işe yaramış gibi gözüküyor.

Bu sonuçlar arasındaki fark üzerine çeşitli yorumlar yapabiliriz. Mesela, kimimiz Selen’in Nazlı’ya göre daha zeki biri olduğunu düşünebilir, ama bu son derece öznel bir yorum olur. O yüzden bugün sizlerle bunu daha farklı bir perspektiften konuşmak istiyorum. Bir teori üzerinden. Bir önerme. Literatürde “The Law Of Reversed Effort” ya da Türkçe’deki karşılığıyla “Ters Efor Teorisi.” Bugün bunun üzerine düşünelim istiyorum. Dikkat ederseniz İngilizce isminde “The Law” yani yasa kavramı geçiyor. Ama bence kendisini çok aşırı ciddiye almış. O kadar da değil. Şimdi konuşacağımız şeyleri bir kanun olarak görmemek lazım, bu sadece bir önerme. Hani şu Murphy Yasası var ya… Biraz onun gibi bir şey bu da…

Peki ne olabilir bu ters efor teorisi? Hadi ayrıntıya girmeden önce biraz ipucu vereyim size, isminde bir terslik olması, işin sonunda da bir terslik olacağına alamet değil. Merak etmeyin.

Ters efor teorisi, ilk olarak kim tarafından ortaya atıldı biliyor musunuz? Bir bilim insanı değil, bir yazar tarafından. Bilim-kurgu yazarı Aldous Huxley tarafından ortaya atıldı. Geçenlerde YouTube kanalımda onun en meşhur romanı Cesur Yeni Dünya hakkında bir video da hazırladım. Çünkü romanda gelecekteki bir dünyanın biyolojik mühendislik ve şartlandırma üzerine kurulu olduğu, insanların belirli kastlara ayrıldığı ve mutluluğun zorunlu hale getirildiği bir toplum tasvir ediliyor. Hatta Huxley'nin öğrencisi de George Orwell. Onun "1984" adlı eseriyle karşılaştırmalar filan yaptım. Yani distopya, bilim-kurgu deyince ilk akla gelen kişilerden biri Huxley.

İşte bu “ters efor teorisi”ni ilk kez o yazıp çizmiş. Diyor ki:

Çaba harcadığımızda istenen sonuca ulaşmamızın zorlaştığını söyleyen böyle bir şeyi ortaya atıyor. Bu ifadeye ilk olarak yazarın 1954 yılında yayınlanan kitabı “Algı Kapıları”nda rastlıyoruz.

Şimdi satatükodan biraz daha farklı bir ifade olduğu için yoruma muhtaç gibi geliyor bana bu kavram. Bir şeyi daha fazla kontrol etmeye veya istenen sonuca daha fazla odaklanmaya çalıştığımızda, bu çabaların beklenen sonucu elde etmemizi engelleyebileceğini öne sürüyor. Neden olabilir? Zihinsel veya duygusal bir gerilim yarattığımızda, yani biraz kastığımızda bu iş tersine tepebilir.İstenen sonucu elde etmeye yine kendimiz engel olabiliriz. Neden? Çünkü aslında her şey zihnimizde başlayıp, ve yine orada bitiyor. Algı kapılarımızı açabilmenin yolu, o kapıları zorlamamaktan geçiyor yani ona göre...

Peki Nazlı nerede yanlış yapmış olabilir? Ters efor teorisine mi takıldı acaba?

Birlikte bakalım elimizdeki bilgilere;

Nazlı 1 hafta boyunca her gün gece gündüz çalışmıştı; kitaplarını, notlarını adeta ezberlemişti. Çünkü hedefi sadece dersi geçmek değildi. Aynı zamanda yüksek bir puan da almak istiyordu. Neredeyse başka hiçbir şey yapmayıp sadece ders çalışmıştı. Selen ise bir noktadan sonra rahat olmaya başlamış ve yeteri kadar çalıştığını düşünüp umursamayı ve sonuç odaklı düşünmeyi bırakmıştı.

Hepimiz öğrencilik dönemlerinde sınavlarla baş etmek zorunda kaldık, hala kalıyoruz… Hayatın kendisi zaten başlıbaşına bir sınav. E dersleri geçmek için bu sınavları da vermek zorundayız, dolayısıyla bir çaba harcamamız gerekiyor. Peki ya zorunda olmadığımız, ama gündelik yaşantımızda başarmak istediğimiz şeylerde nasıl ilerliyor bu süreç? Hiç bunun hakkında düşündünüz mü? Çocukken mesela… Küçük ve kolay gibi gözüken eylemleri başarmak için çaba sarf etmez miyiz?

Mesela bisiklete ilk kez binmeye çalıştığınız zamanı hatırlayın. Zihninizde dengede kalma fikrine ne kadar odaklanırsanız o kadar zorlanırsınız. Ama dengenin bisiklet sürebilmek için gerekli olduğunu da bilirsiniz.

Bir şeyi yapmaya ne kadar çok çalışırsak, o konuda o kadar kötü olacağımız düşüncesi, bisiklet sürmeyi öğrenirken bile ortaya çıkabilir. Gidonu belirli bir şekilde tutmalı, ayağınızla itmeli, belirli bir hızda pedal çevirmelisiniz, belli bir pozisyonda oturmalısınız ve dengenizi korumalısınız. İşte buna benzer onlarca, bazen yüzlerce mikro talimatlar… Bunlar çoktan bilincinize yerleşmiştir bile. Bisiklete binmeyi öğrenirken, bu bilgileri biliyor olabiliriz, ancak bilinçli bir çaba sarf etmeden ve bu talimatlara tam olarak uymadan da bisiklete binebiliriz.

Bu durum, Huxley'in ifadesiyle “Rahatlamayı aktiviteyle birleştirmek” olarak tanımlanıyor. Yani yapmamız gereken şeyleri biliriz, ancak bunları düşünmeden, doğal bir şekilde yaparız.

Şimdi başka bir örneğe bakalım. Bu sefer bisiklete binmekten daha da kolay gözüken bir örnek. Muhtemelen çok yakın bir zamanda bunu yaşadınız, belki daha dün gece oldu. Hatta bu gece olması da muhtemel…

Yatakta uzanıyorsunuz, tavana bakıyorsunuz… Arada gözlerinizi kapatıyorsunuz ama zihninizdeki düşünceler sizi uyutmuyor. Oysa çok yorgunsunuz ve yarın da erken kalkmanız gerekiyor. Sanki gözlerinizi sımsıkı kapadıkça beyniniz uyanık kalmanız için daha çok çabalıyor gibi… Vücudunuzu rahatlamaya zorluyorsunuz ve uykunuzun gelmesini bekliyorsunuz.

Hadi uyu. Uyu. Ama hiçbir şey olmuyor. Dakikalar geçiyor… Uyu artık. Hiçbir şey olmuyor. Saat sabahın 3'ü ve siz hâlâ tavana bakıyorsunuz. Tanıdık geldi mi? Bu durumu kaç kez yaşadık kim bilir? İşte ters efor teorisiyle ilişkilendirebileceğimiz bir durum daha! Bu durumda da yapılacak şey uyumaya çalışmaya çalışmamak gibi duruyor. Nasıl olacaksa artık. Neden koyunları sayıyoruz sanıyorsunuz?

Tersine efor. Şimdi bunun ilk kez Algı Kapıları kitabında yazıldığını söylemiştim. Ama Huxley aslında buna sadece bir isim vermiş. Ortaya attığı bu teori çok da yeni değil. Taa antik dönemlerden kalan bir temele dayanıyor. Taoizm felsefesindeki “Wu Wei” kavramından bazı emareler taşıyor. Wu Wei, teslim olmak demek. Teslim olmak mı? Olumsuz bir ifade gibi geliyor ama aslında öyle değil. Korkaklık ya da zayıflık gibi bir durum değil bu teslim olmak meselesi. Hatta tam tersine kendinden daha büyük ve yüce birine ya da daha üstün bir duruma karşı teslim olma hali olarak açıklanıyor bu durum.

O kadar eskiye dayanıyor ki bu düşünce… Tam olarak kavrayabilmemiz için sizinle milattan önce 4. yüzyıla kadar gitmemiz gerekiyor. Yolumuz uzun.

Bir zamanlar hedefini tutturma konusunda ustalaşmak isteyen genç bir okçu vardı. Bunun için de gece gündüz çalışıyordu... Tek düşündüğü hedefini tam on ikiden vurmak ve ustasını gururlandırmaktı. Ama nedense bir türlü bu hedefi tutturamıyordu. Neyse ki…

ustası her daim yanındaydı ve oku isabetli bir şekilde atabilmesi için ona sürekli yol gösteriyordu. Okçu, ustasından bir takdir cümlesi duymayı bekliyordu. Ancak bunun için önce hedefi tam on ikiden vurmalıydı. Gözü hedefin orta noktasından başka bir şeyi görmüyor, zihninde başka hiçbir şeye odaklanmıyordu.

Bir kez daha denedi okçu…

Ama ok hedefini yine bulamamıştı… Ustasıysa neden hedefi tutturamadığının gayet farkındaydı… Öğrencisi gereğinden fazla çaba sarf ediyordu… Ona sık sık doğayı takip etmesi gerektiğini, “zorlamadan” ve “gereksiz çaba harcamadan” çalışmasını öğütlüyordu. Ancak öğrencisi, ustasının öğretilerini tam olarak anlamamıştı. Sadece - hedefe ulaşmak için daha da fazla çaba harcadı… Denedikçe denedi…

Tahmin edeceğiniz gibi yine başarısız oldu. Sonunda, bir kez daha ustasına baktı ve ustası ona doğanın akışına uyarak, doğal yeteneklerini kullanarak ok atmaya çalışmasını söyledi. Genç okçu bu sefer, “başaracağım” düşüncesinden uzaklaştırdı kendini. Sadece kendine ve yeteneklerine güvenerek ve bu kez başka hiçbir şey düşünmeden gerdi yayını…

Veee…

Bu sefer ok doğrudan hedefe isabet etti! Ustası, öğrencisinin artık doğru yolu bulduğunu ve doğal akışa uygun olarak hareket ettiğinden emindi. Genç okçuysa doğal yeteneklerine ve içsel bilgeliklerine güvenmesi ve doğanın akışına uygun olarak yaşaması gerektiğini öğrenmişti artık.

Aşırı çaba harcamak yerine, olayların gelişimine güvenmeyi temel alıyor ters efor teorisi ve Wu Wei felsefesi. Peki, bu durum günümüzde nasıl işliyor dersiniz?

Başarılı ve yaratıcı olmak istediğimiz, hedef koyduğumuz bir dönemde olabiliriz. Okçu olmasak da sporun bir alanında kendimizce bir şeyler başarmak isteyebiliriz. Ya da eğitim alanında, kültür-sanat gibi alanlarda sürekli çaba gösteriyor olmamız muhtemel. Çünkü hayatta sürekli bir şeyler için çaba sarf etmemiz, emek vermemiz gereken bir dünyada yaşıyoruz. En çok da bir şeyler hayal etmeye çalışırken zorlanıyoruz belki de…

Hayal etmek demişken, ilk aklınıza gelen üretim alanı nedir? Mesela yazarlık olabilir mi? Bazen bomboş bir sayfaya öyle saatlerce bakabilirsiniz ya da bir cümle yazıp tıkanabilirsiniz. Bunun sebebi yazmış olma düşüncesine çok fazla takılı kalmanızdan kaynaklanıyor olabilir. Belki de yazabilmek için kağıdı kalemi ya da klavyenizi bırakıp kısa bir yürüyüş yapmanız gerekiyordu. Ya da yazacağınızı umduğunuz konu her neyse onun dışındaki başka bir konuyu düşünmek yani doğrudan onun hakkında düşünmemek de işe yarayabilir. “Düşünmemek” demiş olmam bile bir ters etki yaratmış olabilir…

Size buna dair bir örnek vereyim. Bazılarınız duymuş ya da bununla ilgili yaptığım videoyu izlemiş olabilirsiniz… Pembe Fil. Duydunuz mu bunu? Pembe fil. Eğer birisi size “pembe fili düşünme!” derse, pembe bir fili düşünmeniz kaçınılmazdır, değil mi? Bakın mesela ne kadar çok pembe fil dedim ben… Hepinizin aklında pembe bir fil tepiniyor şu an, eminim…

İşte bu örnekte olduğu gibi sonucu düşünmememiz gerektiği zamanlarda da sonuç odaklı hareket ederiz. Bu insana özgü bir refleks aslında. İşte bu yüzden biraz akışına bırakmak, hayata ve tecrübelerimize güvenmek gerekiyor. Kasmamak…

Bu noktaya kadar ters efor teorisini başarılar üzerinden anlatmaya çalıştım size. Ancak bunu duygularımızla da ilişkilendirebiliriz. Ama oraya geçmeden önce kısa bir ara verelim, çünkü benim duygusal olarak anlatacaklarıma kendimi biraz hazırlamam gerekiyor.

Öfff sinek kolunuzu ısırdı ve çok fena kaşınıyor değil mi? Aman sakın kaşımayın! Biliyorum, kaşımak istiyorsunuz… Bu sizi rahatlatacak ve o his geçecek diye düşünüyorsunuz. Ama unutmayın, eğer kaşırsanız daha da ve daha da kaşımak isteyeceksiniz. Bu eyleminiz o ısırığı daha kötü hale getirecek. Yani üstüne gittikçe daha zor ve karmaşık hale getireceksiniz bu basit sivri sinek ısırığını... Bakın mesela bu da bir ters efor örneği aslında… Ters psikolojide olduğu gibi size pembe fili düşünme dediğimde, pembe bir fil düşündüğünüze göre, kaşıma dediğimde kolunuzu kaşıdınız muhtemelen. E artık olan oldu diyelim ama bence daha fazla zorlamayın.

Bazen daha fazla çaba sarf etmek, işleri daha da kötüleştirebilir demek istiyorum yine. Bir sivrisinek ısırığı, kırık bir kemik veya kanayan bir burun gibi durumlarda, genellikle en iyi seçenek, sadece durumu kendi haline bırakmak sanırım. Sonuçta eskiler boşuna dememiş; “her şey olacağına varır”.

Tabii ki ben size her şeyi bırakın, hiçbir şey için çaba sarf etmeyin, evrenden isteyin, olsun… 7-7-7, aldım, kabul ettim falan demiyorum… Her şeyin fazlası zarar diyorum. Çünkü evrenin de kendi içinde bir işleyişi, bir dengesi var. Galiba doğru kelimeyi yakaladık değil mi? Denge.

Neyse evreni, 7-7-7’yi bırakalım bir kenara… Ters efor teorisini duygularla ilişkilendirecektik, o meseleye geleyim ben. Tıpkı başarılı olma konusunda olduğu gibi duygusal sıkıntılarımızı aşmak için de o sıkıntılarımızın üstüne gitmemek gerekiyor bazen. Buna dair bir çalışma da var hatta…

İnsan zihni ve psikolojisi üzerine araştırmalar yapan Profesör David Clark, “zihinsel paradoks” olarak adlandırıyor bu durumu. Ne demek bu? Bilişsel davranış olarak istenmeyen olumsuz düşünmenin, duygusal sıkıntıya yol açması hali.

David Clark, insanlara şu soruyu sordu: baskı altındayken sınav, iş görüşmesi, spor müsabakası gibi alanlarda nasıl hissediyorsunuz? Bu soruya cevap verenler genelde olumsuz düşünmeyi durdurmak için çok fazla çaba harcamıştı ve çoğu zaman bu zorlayıcı çaba geri tepmişti. Olumsuz düşünceleri daha da bir artmıştı. Yani zihinsel kontrol paradoksunun tuzağına düşmüşlerdi. Düşüncelerimizi ne kadar kontrol etmeye çalışırsak, bunu yapmakta o kadar az başarılı olduğumuzu deneyimleriz ki bu da ters efor teorisiyle bir kez daha örtüşüyor gibi.

Biraz karıştı mı kafalar? Ters köşe filan. Şimdi bu araştırmayla birlikte kafanızda bazı soru işaretleri oluşmuş olabilir, kabul ediyorum. Mesela, “Yaratıcılık ve yeteneğimiz arasında hiçbir bağ yok mu?” diye soruyor olabilirsiniz. Elbette var, ama bize hep yeteneklerimizin üstüne gitmek öğretilmedi mi? Kendimizi sürekli zorlamamız gerektiği fikri aşılanmadı mı?

İşte böyle anlarda, fikirlerimizin organik olarak büyümesine izin vermek yerine o fikirleri itmeye, çekmeye, ana hatlarını çizmeye ve hatta onları kontrol etmeye çalışıyoruz. Oysa ters efor teorisinin de bir kez altını çizeceği gibi; yaratıcı süreç bir teslimiyet sürecidir, kontrol değil. Yeteneklerimize ve kendimize, bilincimize güvenip kendimizi bıraktığımız bir anda buluruz ilhamı. Neden en iyi fikirler hep duşta aklımıza gelir? Bu da son video önerisi olsun artık.

Eğer dikkat ettiyseniz, istemediğimiz zamanlarda yaratıcılığımızın aniden ortaya çıktığını deneyimleriz. Bazı parlak fikirler duştayken, yürüyüş yaparken veya uyumadan hemen önce, bir anda zihninizde beliriverir. İşte böyle anlarda benden küçük bir tavsiye, o gelen anlık fikirlerinizi unutmamak için mutlaka not alın. Çünkü bu fikirler muhteşem sonuçlara dönüşebilir. Başucunuzda bir düş defteri olsun.

Eh madem yaratıcılıktan bahsettik o halde bambaşka bir yerde üretilen ve yazarının aklına bir anda geldiğine inanmayacağınız büyülü bir dünyadan da bahsedeyim size...

Harry Potter’ın dünyasından… Bu kitapların yazarı J.K Rowling, pek de mutlu olmadığı bir dönemdeydi. Ve Harry Potter evrenini yaratmak için öyle çokça bir çaba da sarf etmemişti. Elbette bir kitap yazmak ya da yeni bir evren yaratma isteği vardı içinde. E tabii bazı mitolojik hikayelere de hakimdi ve bunlardan ilham alıyordu. Ancak net bir planlaması yoktu henüz…

Rutin olarak yaptığı tren seyahatlerinin birinde aklına bir fikir düştü… Yalnızca bir fikir. Muhtemelen gideceği yeri bile düşünmeden öylece yolculuk ediyordu Rowling. Ve içinde bulunduğu duygu durumunun üzerinde çok da durmadığı bir anda, aklında Harry Potter’ın fikri canlandı. Seyahat ettiği tren Hogwarts Express’i ilham etmişti bir anda. Ve birçok iyi hikayenin başlangıcında olduğu gibi önce kahramanını yarattı, ardından da onu bir yolculuğa çıkardı Rowling. Fikirler fikirleri doğururken o da büyük ihtimalle sadece hayal gücüne ve yazım yeteneğine güvenmişti. Yazacağı hikayenin ticari açıdan başarılı olup olmayacağına hiç takılmadı. En azından başlangıçta. Hedefi yalnızca iyi bir hikaye yazmaktı. Büyük planlar yapmadı. Kasmadı. Sadece başladı.

“Ohhh be!” Böyle zamanlarda böyle bir oh çekiyoruz. Rahatlıyoruz, başarmış hissediyoruz… Olumsuz düşüncelerden arınıyoruz. Peki nasıl yapabiliyoruz bunu?

Zahmetsiz eylemlerimizin sonucunda ortaya çıkan durumların, geçmiş ve gelecekle ilgili olumsuz düşüncelerden arındırıldığını keşfediyoruz böylece. İstenilen sonuçlar aklımızda olabilir, ancak dikkatimiz anlık göreve odaklanmalı. Böylece hedefimiz her ne ise onun için aşırı efordan kaçınıp istenmeyen sonuçlardan uzaklaşabiliriz.

Bu hedef sanki bir piyanistin müziğiyle, yazarın romanıyla veya sporcunun oyunla bütünleştiği bir noktaya gelir en sonunda. Gelecekteki ya da geçmişteki başarı veya başarısızlıklar hakkında endişe duymadığımızda, performansımız bu düşünceler tarafından etkilenmez. Tamam mı? Anlaştık mı?

Şimdi sizden her neyi hedefliyorsanız, onun sonucunu düşünmeyi bırakmanızı rica ediyorum. Belki de yaptığınız şeyden uzaklaşıp Wu Wei'nin ya da ters efor teorisinin ya da adına her ne derseniz deyin artık bir yere kadar çalıştıktan sonra teslim olmanın, fazla zorlamamanın zamanı geldi. Pembe filleri düşünmeyin dediğimde bunu yapabilmemizin tek bir yolu var. O halde haydi, o üzerine düştüğünüz şey var ya. Kalkın onun üstünden. Yeter üzerine düştüğünüz. Düşmeyin. Artık düşünmeyin. Bir yürüyüşe çıkın, bir duş alın sonra da sadece sessizlikte kalın. Suyun akıp yolunu bulacağını göreceksiniz.

Künye
  • Yazanİpek Turgay Tan
  • Ses Tasarımı ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (3)