111 Hz ·Bölüm 107 ·5 Aralık 2023 ·21 dk ·2.056 kelime

Doğaya Adapte Olmak

Türümüz tarih boyunca karşılaştığı her koşula adapte olabilmiş. Bu yönüyle değerlendirdiğimizde çok kuvvetli bir canlı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Öyle ki bazen bulunduğumuz ortamı da kendi şartlarımıza göre şekillendirebiliyoruz. Ancak konu çevreyi kendimize adapta etmek olunca bazen kontrolü kaybedebiliyor, çevresel sorunlara yol açabiliyoruz. 111 Hz'in yeni bölümünde doğanın bize değil, bizim doğaya nasıl adapte olabileceğimiz üzerine kafa yoruyoruz.

0:00

Arkadaşlar tanıştırayım, Emre. Şu anda onun evindeyiz. Dinlediğiniz bu güzel müziği de o seçti. Gördüğünüz gibi burada yoğun bir hazırlık var. O yüzden ayak altında pek dolanmamaya çalışıyorum.

Yarım saat sonra Emre’nin arkadaşı Ezgi gelecek. Bu hazırlık da o yüzden… Emre, Ezgi’den çok hoşlanıyor, ama bunu henüz itiraf edemedi. Geçenlerde Ezgi, film izlemeyi çok sevdiğini söyleyince, bizim Emre de onu etkilemek için bir film gecesi düzenlemeyi teklif etti. İşler iyi giderse hem bir sinefil olduğunu kanıtlayacak hem de kurduğu atmosferle Ezgi’nin unutulmazlar listesine girecek.

Aaaaaah ah! Gençlik işte. Aşık olunca farklı bir heyecan basıyor.

Ah, bu arada bizim Emre projeksiyonu kurmuş bile…

Oooooh mis gibi kokular da geldi. Emre’ciğimiz, Ezgi’ye aşçılık yeteneklerini de gösterebilmek için İtalyan usulü bir makarna sosu pişiriyor.

Vallahi biliyor bizim Emre işini… Baya her şey plana uygun işliyor şu an…

Haaaaydaaaaa! Elektrikler gitti. Bayağı, bildiğin en olmayacak anda ışığı söndü Emre’nin… Sadece evin değil, Emre’nin de gözlerindeki ışık söndü bu arada! Eee ne olacak şimdi? Müzik, ocak, projeksiyon… Hepsi elektrikle çalışıyor. Ev de karanlığa büründü. Ne yapacak acaba şimdi? Tüm planı suya düştü bizim oğlanın.

Hah, odanın karşı tarafına geçmiş, ama pek de mutsuz görünmüyor.

Şimdi ortam biraz aydınlandı işte, ben de önümü görebiliyorum. Emre dolaptan birkaç tane mum çıkarıp onları yakmış. Hiç de fena değil, hatta mumlar bu romantik ortamı şenlendirdi bile. Bakın ne dedim, bizim oğlan biliyor işini…

Şimdi de makarnayı boş verip atıştırmalıkları kaselere koyuyor.

Çekmeceden ne çıkaracak bakalım? Hmmm… Filmler için hazırlanmış bir kutu oyunu… Bu oyun sayesinde sinema bilgisini konuşturabilir ve yine Ezgi’yi etkiyebilir. Sahi ya ne ara almıştı acaba bu kutu oyununu? Aslında çok mantıklı… Filmler hakkındaki engin birikimini göstermek için çok daha iyi bir taktik hatta. Aferin sana be Emre!

Vaaay… Emre müzik için de elektrik gerektirmeyen bir yol buldu. Gitarda hünerlerini sergileyecek.

Hah! Ezgi de geldi galiba! Biz en iyisi Emre’ye bol şans dileyip onları yalnız bırakalım…

Az önce her şey plana ters gittiği halde Emre kısa sürede tüm problemlere uygun bir çözüm geliştirebildi. Bunu da oldukça hızlı bir şekilde yaptı. Belki aklındaki fikirlerin hepsini tam olarak gerçekleştiremeyecek olsa da günü kurtarmayı ve yeni duruma uyum sağlamayı başardı.

İşte belki de aradığımız kelime bu, uyumlanma. Ya da bizim daha sık duyduğumuz tabiriyle adaptasyon.

Bu size öylesine ve sıradan bir örnekmiş gibi gelebilir, ama siz de kabul edersiniz ki günlük yaşantımızda hayat hiçbir zaman bizim bütünüyle planladığımız şekliyle gitmez. Yani hep farklı bir yol bulmak, yeni bir strateji geliştirmek durumunda kalırız. Bunu bazen farkında bile olmadan yaparız aslında…

Diğer canlılarla karşılaştırıldığında insan, hem kendisini hem de etrafını şekillendirerek yaşadığı ortama uyumlanma becerisi gösteren bir varlık. Burada kastettiğim ortam sadece mekansal değil; bazen belirli bir coğrafyanın fiziki koşulları, bazen bir topluluğun kültürel değerleri bazense bir şehrin yaşam tarzı gibi kimi zaman görünür olmayan ama etkisini hissettiğimiz faktörler…

Kısacası biz insanlar, var olduğumuz her yerde, kalıcı olabilmek adına birtakım metotlar geliştirmişiz. Günümüzde hala kullandığımız bu yeteneğimiz, diğer canlılardan ayrılmamızı ve bir adım öne geçmemizi sağlıyor. Zaten psikolojide farklı zeka türleri üzerine çeşitli teoriler ortaya atılmış olsa da genel anlamda zeka tanımı bazı ana beceriler etrafında şekilleniyor. Bunlar, yeni durumlara uyum sağlayabilme, soyut konseptleri anlayabilme, deneyim yoluyla öğrenebilme ve öğrenilen bilgileri kullanarak çevreyi değiştirebilme gibi beceriler…

Teorilere ve tanımlara daha fazla boğulmadan, örneklerle biraz daha açmak istiyorum bu konuyu. Ama bunun için sizi dünyanın biraz daha zor koşullara sahip bir bölgesine götürmem gerekiyor. “Dünyanın Çatısı”na gideceğiz birlikte.

Nerede olduğumuzu anladınız mı? Var mı bir tahmininiz? Hani çatı falan dedim ya… İşte Tibet diyenler doğru bildi. Çatı olarak anılmasının sebebi, ortalama 4.380 metreyle dünyanın en yüksek bölgesi olması… Burası aynı zamanda 8 bin 849 metreyle dünyanın en yüksek dağı olma özelliğini taşıyan Everest’e de ev sahipliği yapıyor. Doğal olarak bu bölgenin yerel halkı, hayatlarını sürekli olarak oldukça yüksek bir rakımda sürdürüyorlar. Deniz seviyesinden önemli ölçüde uzaklaştıkça hem hava basıncı azalıyor hem de oksijen seviyesi düşüyor. Ve tam da bu sebeple buraya çıkanların vücudunda önemli değişiklikler meydana geliyor. Belli bir rakımın üzerine çıktığınız anda bu değişimi hissedebiliyorsunuz.

Mesela kalp atış hızımız iki katına çıkıyor.

Nefes alışımız da öyle…

Kalbimiz hücrelerimize daha fazla oksijen pompalamaya çalıştığı için kan basıncımız ve nabzımız da ciddi şekilde artıyor. Vücudumuz tüm bunları, tıpta hipoksi olarak geçen oksijen yetmezliğini önlemek için yapıyor. Bu değişimler başta bünyemiz için stresli olabiliyor, hatta kalp sorunları yaşayan kişilerde ölümcül sonuçlar doğurma ihtimali bile var… Ama bir süre sonra vücudumuz, yüksekliğe karşı yeni ve daha etkili reaksiyonlar vermeye başlıyor. Daha fazla oksijen taşıyabilmek için alyuvar ve kılcal damar üretimimiz artıyor.

Aynı zamanda da ciğerlerimiz büyüyor ve daha fazla kapasiteye ulaşıyor.

Normal yükseklik seviyelerine geri döndüğümüzde daha fazla alyuvara ve daha yüksek kapasitede ciğerlere sahip olmaya devam ediyoruz.

Eğer profesyonel bir atlet olsaydık bu durumu lehimize çevirebilirdik. ABD’nin olimpiyat antrenmanları merkezini Colorado’nun dağlık bir bölgesine kurmasının da bununla bağlantılı bir sebebi var mesela.

Dayanıklılık sporlarında sporculara fiziksel bir avantaj sağlamak için seçilmiş bu konum. Ne var ki bu değişimler kalıcı değil. Düşük rakımlarda vücut birkaç hafta içerisinde eski halini alıyor. Ama nesillerdir orada yaşayan yerel halkı incelediğimizde, yaşadıkları yüksekliğe artık genetik bir uyum sağladıklarını görüyoruz.

Günümüzde insanlık olarak çok çeşitli bölgelere yayılmış durumdayız ve bu bölgelerin her birinde değişen iklimlere, ultraviyole ışınlarına, yüksekliklere ve besinlere karşı kalıcı şekilde uyum, yani adaptasyon sağlamışız. Tabii başka canlılar da kendi habitatlarında hayatta kalmak için adaptasyona uğruyorlar, uğramadıklarını söyleyemeyiz. Adaptasyon dediğimiz mesele sadece insana özgü bir şey değil sonuçta… Mesela bir çöl tilkisiyle bir kutup tilkisini karşılaştıralım. Birinin kulakları kocamanken diğerinin kulakları oldukça küçük... Neden olabilir bu sizce? Çünkü kulaklar ne kadar büyükse vücut o kadar ısı kaybediyor. Doğal olarak çölde yaşayan bir tilki büyük kulaklarıyla kavurucu sıcaklardan etkilenmemeyi başarırken, kutup tilkisi küçük kulakları sayesinde, aşırı soğuklara rağmen vücut ısısını muhafaza edebiliyor.

Şimdi eğlenceli başka bir örnek daha vereyim size. Afrika’da yaşayan mirketleri bilir misiniz?

Hani şu gözlerinin etrafı koyu halkalarla çevrili, minyon ve sevimli görüntülerine rağmen akreplerin korkulu rüyası olan o etobur hayvanlar… Gözlerinin etrafındaki o koyu halkalar, aslında tıpkı bir güneş gözlüğü gibi ışığı yansıtıyor. Bu sayede Afrika’nın göz kamaştırıcı güneşinde bile avlarını seçebiliyorlar.

Vücudumuzun, yaşadığımız habitata özel avantajlara sahip olması sizce de süper güçlere sahip olmak gibi değil mi? Ama insanın süper güçleri burada bitmiyor, çünkü insan adaptasyonu sadece biyolojiyle sınırlı değil. Biz sadece “bulunduğu kabın şeklini alan” canlılar değiliz, biz o kabı bizzat şekillendiren bir konumdayız. Mesela mirketlerin göz çevrelerinin bir güneş gözlüğüne benzediğinden bahsettim ya az önce… Biz, ışıktan korunmak için herhangi bir fizyolojik adaptasyona sahip olmasak bile güneş gözlüğü fikrini bulup hayata geçiren bir türüz. Suda perde ayaklılar kadar rahat hareket edebilmek için paletler, nefes alabilmek içinse dalış tüpü üreten bir tür… Hiçbir zaman bedeninin sınırlarıyla yetinmeyen, bilim ve teknoloji sayesinde eksikliklerini kapatmakla kalmayıp hız, güç ve verimlilik açısından daha üstün seviyelere ulaşan bir tür…

Teknoloji, bizleri havada kuşların dahi erişemediği hızlara ve yüksekliklere çıkardı.

Karada en atak yırtıcıları geride bırakmamızı sağladı.

Suda hiçbir balığın yaşamadığı derinliklere götürdü… Ve…

Dünyaya başka hiçbir türün veremeyeceği düzeyde zararlar vermemize yol açtı…

Bu tabii ki teknolojinin kendisiyle değil onu ne şekilde kullanmayı tercih ettiğimizle ilgili. Ve insanlık, adaptasyon sürecinde bir süredir doğayı ve kendi yaşamını riske atacak tercihler yapıyor. Yaşadığımız çevreyi kontrol ve manipüle etme arzumuz; havayı, toprağı ve suyu kirletmemize de sebep oluyor.

İnsanın en yüksek potansiyeline ulaşması için büyük bir devrim olarak görülen sanayileşme ve fosil yakıt kullanılan endüstriler, sera gazı emisyonunu artırıyor. Yeni değişimler kapıda… Dünyamız, üzerinde kurulan tüm bu kontrol ve baskıya sanki acı bir cevap veriyor.

Yer kürenin ısınmasıyla iklim dengesi bozuluyor.

Artan sıcaklıkla birlikte Antarktika’daki buzullar eriyor ve bunun sonucunda deniz seviyesi yükseliyor… Sel ve taşkın gibi afetler kıyı şeridindeki ülkeleri vuruyor.

Küresel ısınmanın tetiklediği yangınlar, habitatların kül olmasına ve doğal hayatın yok olmasına yol açıyor…

Tüm bu saydıklarım pek iç açıcı değil, farkındayım. Hatta belki felaket tellallığı gibi de gelebilir size, ama artık geldiğimiz evrede, çevremizi şekillendirmenin de ötesinde, bozduğumuzu kabul etmek gerek… Çünkü bir yanlışı düzeltmek öncelikle ortada bir yanlış olduğunu görebilmekle mümkün. Özellikle son dönemlerde bu sorunlara daha dürüst bir pencereden bakıyoruz aslında. Yani, kendi yarattığımız problemlere de adapte olmaya çalışıyoruz diyebilirim.

Beslenme, barınma, ulaşım gibi temel ihtiyaçlarımıza ilişkin, doğa anayla aynı dilden konuştuğumuz çözümler bulmaya başladık. Mesela organik ve daha az su kullanılarak yapılan tarım önem kazandı. Permakültür ve akıllı binalar daha da önem kazanmaya başladı. Geri dönüşümden üretilen eşyaları kullanmak ve evsel atıklarımızı ayrıştırmak da… Artık gerek günlük yaşamımızda gerekse endüstriyel üretimde yenilenebilir enerjiyi konuşuyoruz. Günümüzde yapıların üstünde güneş enerjisi panelleri veya yollarda elektrikle çalışan araçlar görmek hiç de az rastlanan bir durum değil. Öyle ki yakın zamanda karasal ulaşımın neredeyse tamamını elektrikli araçlarla sağlayacağımız konuşuluyor.

İklim Dostu Hareket’in öncüsü Arçelik By Wat, yenilenebilir enerjinin günlük yaşama entegrasyonunda önemli bir fark yaratıyor. Türkiye’de üretilen AX Elektrikli Araç Şarj Cihazlarıyla, evinizdeyken bile sürdürülebilir çözümlere ortak olabiliyorsunuz. Elektrikli aracınızı 3-4 saatlik bir sürede şarj edebilen, 22 kW gücündeki AX Serisi sayesinde doğaya zararınızı minimuma indirgeyebiliyorsunuz.

Arçelik by Wat iklim ve çevre dostu bir çözüm sunmasının yanında, ekonomik olarak da tasarruf etmenize olanak tanıyor. Hem iklim sorunlarını derinleştiren hem de pahalı olan fosil yakıtlara kıyasla daha temiz ve sürdürülebilir bir ulaşım deneyimi sağlıyor.

Bugün, insanlığın uzun süredir sebep olduğu tahribata yönelik güncel eğilimi daha çok “iyileştirme” üzerine… Dünya’nın bizim onu iyileştirmemize ihtiyacı var mı, bu da ayrı bir soru olabilir elbette. Hatta bu noktada iyileştirmek kadar onarmak ifadesini kullanan yaklaşımlar da var… Yani sebep olduğumuz hasarları gidermek gibi bir sorumluluğumuz da var.

Belki bu anlayış yine içten içe kendimizi doğal yaşamın üstünde görmekten kaynaklanıyordur. Sonuçta 2020 yılında gerçekleşen pandemi hepimizi evlere kapattığında; dünyadaki hava ve su kirliliği önemli ölçüde azalmış, bazı habitatlar yeniden canlılık kazanmış ve bizden kaçmak zorunda kalan canlılar yaşam alanlarını biraz daha genişletebilmişti.

Demeye çalıştığım, müdahale edilmediği sürece gezegenimiz kendini gayet iyi bir şekilde yenileyebiliyor ya da onarabiliyor aslında. Ama insanlık olarak varlığımız devam ediyor ve sürekli evlerimizde kapalı kalamayacağımıza göre, kendi aktivitelerimizi dünyaya zarar vermeden sürdürmenin yollarını bulmamız kaçınılmaz görünüyor.

Eğer var olmaya devam etmek istiyorsak tabi…

O halde şimdi size bu konuda yapabileceklerimize dair somut bir örnek vereyim. Gelin sizi Avrupa kıtasında küçük bir kasabaya götüreyim.

Almanya’nın küçük bir kasabası olan Feldheim’dayız. Burayı diğer yerleşim yerlerinden farklı kılansa, tamamen kendi kendine yetebilen bir kasaba olması. Feldheim sakinleri, ki toplamda sadece 130 kişiler, burayı tamamen yenilenebilir enerjiyle işleyen bir kasaba haline getirmişler. Avrupa kıtasının geri kalanı yükselen enerji masrafları sebebiyle evlerinin sıcaklığından ve aydınlatmasından feragat etmek durumunda kalırken, onlar bu durumdan hiç mi hiç etkilenmiyorlar.

Her şey 90’ların ortasındaki bir denemeyle başlamış…

Bölgenin oldukça fazla rüzgar almasını kendi avantajlarına çevirmek amacıyla kasabaya birkaç tane rüzgar türbini dikmişler. Böylece kendi elektriklerini üretmeye başlamışlar.

Bunun oldukça etkili olduğunu fark ettikten sonra da birkaç rüzgar türbini daha eklemişler… Sonra birkaç tane daha… Birkaç tane daha…

Bu süreçte kendi elektrik şebekelerini de inşa eden Feldheim sakinleri, sadece rüzgar enerjisiyle yetinmeyip, güneş panelleri de kullanmaya başlamışlar. Önceleri sadece yavru domuzları ısıtmak için kullanılan biyogaz tesisi genişletilerek tüm şehre sıcak su sağlayan bir merkezi ısıtma sistemine çevrilmiş. Yakın dönem hedeflerindeyse hidrojen enerjisini kullanmak var. Bu akıllı kasaba, insanlığın istediğinde doğayla uyumlu bir üretkenlik anlayışına sahip olabileceğini de kanıtlıyor.

Ne demiştik… Şartlar değişiyor, dünya değişiyor, biz değişiyoruz. Elimizde olan en büyük gücümüzse adaptasyon yeteneğimiz ve inanır mısınız, o bile şekil değiştiriyor. Mesela Ekosistem Temelli Adaptasyon kavramını hiç duymuş muydunuz?

Bu kısaca, küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğine karşı ekolojik çözümler getirmeyi hedefleyen bir aksiyon planı. İklim değişikliğinin sebep olacağı gıda ve su krizine, aynı zamanda büyük can kayıplarına yol açacak felaketlere önlem almak için geliştirilen bir fikir… Eğer bu yaklaşım küresel ve ulusal ölçekte benimsenirse, var olan doğal kaynaklar ve habitatlar korunurken, yitirilen ekosistemleri de restore etmek mümkün olacak.

Biraz önce yükselen su seviyelerinden bahsetmiştim mesela size…

Tehdit altındaki kıyı ülkelerinin almayı düşündüğü öncelikli önlem deniz duvarları olurken, Ekosistem Temelli Adaptasyon, doğanın kendisinden yardım alabileceğimizi savunuyor. Örneğin tropikal iklimlerde yetişen mangrov ormanları, kıyılara dikildikleri takdirde denizin kabarmasını ve doğal olarak sel felaketlerini önlüyor. Ya da deniz ekosistemi için önemini sıkça duyduğumuz mercan resifleri, büyük dalgaları kırıp enerjilerini emerek kıyıya yıkıcı bir şiddetle vurmalarını engelleyebiliyorlar.

Bazen kendi icat ettiğimiz sistemlerin ihtişamına kapılıp sorunlarımızın çözümünün değiştirmeye, kontrol etmeye ve kimi zaman sindirmeye çalıştığımız doğada olabileceğini unutuyoruz. Kendimize sormamız gerek belki de… Adaptasyon sürecimiz bizi gittikçe doğadan uzaklaştırıp aramıza tıpkı o deniz duvarları gibi bir set mi çekiyor yoksa Feldheim’da örneğini gördüğümüz gibi, doğayla daha “bütüncül” yaşayabilecek bir birikim ve teknolojik seviyeye eriştik mi? Doğanın dilini konuşmayı tamamen bıraktık mı? Yoksa tekrardan mı öğreniyoruz? Ve gelecekte bizi ne gibi değişimler bekliyor? İnsanlık olarak nelere uyum sağlamamız gerekecek? Ve bundan belki de 100 yıl sonra acaba ne tür bir canlı, “insan” olarak isimlendirilecek?

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses TasarımıMetin Bozkurt
Kaynaklar (2)