En Büyük Takipçinizim: Hayranlık Psikolojisi
Hiç tanımadığı biri için gözünü kırpmadan her şeyini feda edebilecek kaç kişi var? Ünlüler için bu sorunun cevabı binler, hatta milyonlarla ölçülüyor. Hayranlar, şöhretin en önemli getirisi… Peki varlığımızdan haberi olmayan birisi için tüm bu duygusal yükün altına neden giriyoruz? Karşılığında ne alıyoruz? Koleksiyon setleriniz ve imzalı posterlerinizi hazırlayın, bu bölümde hayranlığın perde arkasını keşfe çıkıyoruz.
Pişt pişt! Gelin gelin buradayım! Ama fazla dikkat çekmememiz gerekiyor… Burada olduğumuzu kimse fark etmemeli.
Durun hemen endişelenmeyin ya, bir tehlikeden falan saklanmıyoruz. Küçük bir muziplik peşindeyiz diyelim… Sadece davet edilmediğimiz bir yere sızdık. Siz gelmeden 11 Aralık 1965’e ışınlandım. Şu anda Londra’daki Finsbury Park Astoria’dayız. Açıkçası burada olmak için sahip olduğu her şeyi gözünü bile kırpmadan verebilecek o kadar çok insan var ki… E tabii biz de ‘60’lara ışınlanmışken bu fırsatı asla kaçıramazdık!
Heh başlıyorlar! Arkadaşlar burada olmamızın sebebi…
Beatlemania… Yani, ‘60’larda özellikle de Birleşik Krallık, Avrupa ve Amerika olmak üzere tüm dünyayı ele geçiren; kimilerinin hayranlık, kimilerininse hastalık olarak nitelendirdiği the Beatles rüzgarı...
Hayran: Ringooo evlen benimleee!!!
O dönem çoğunluğunu genç kızların oluşturduğu bu hayran kitlesi, konserlerde büyük bir heyecan yaşıyor; idollerine kendilerini duyurabilmek için delicesine bağırıyor, hatta kimi zaman duygularının yoğunluğundan baygınlık dahi geçiriyorlardı.
Onlar için müthiş bir mutluluk ve ilham kaynağı olan bu sevgi, dönemin gazetecileri tarafından küçümseyici bir dille eleştiriliyordu. Mesela İngiliz gazeteci Paul Johnson, Beatlemania’yı şöyle tarif etmiş:
> Beatles'in etrafında toplananlar, kendilerini histeriye kaptırıp bağıranlar, cansız yüzleri televizyon ekranına yansıyanlar, işte nesillerinin en şanssızları! Onlar sıkıcı, boş ve başarısızlar kulübünün yıldız üyeleri! >
Of… Oldukça sert bir eleştiri olmuş öyle değil mi? Hatta sadece biraz iyi vakit geçirmek isteyenler için acımasız bir genelleme. Ama o dönem birçok gazeteci bu hayranlığı alaycı bir dille eleştiriyordu. Hatta bazıları önünü alamayıp cinsiyetçi tutumlar da sergiliyordu.
Medya ve iletişim alanında araştırmalar yapan Dr. Ruth Geller, insanların hayran kitlelerini “tuhaf” olarak algıladıklarından bahsetmiş. Bunun bir sebebinin de sınıfsal ön yargılar olduğunu söylemiş. Bazı ilgi alanları kültürel olarak daha değerli, daha üstün görülüyor ve tahmin edersiniz ki hayranlık bunlardan biri değil… Geller, toplumun normlara uymayı öncelediğini vurgulamış. İşte hayranlık, ölçülü ve ılımlı olmanın değer gördüğü toplumlarda bunun tam zıddını, aşırılığı temsil ediyor ve bu bir sorun. Pekiii gerçekten de öyle mi? Birine ya da bir şeye hayranlık duymak ya da bu hayranlığı ifade etmek, her zaman bir problem mi? İşte bu bölümde bu sorunun cevabını arayacağız.
Hayranlık kavramı tabii ki Beatlemania ile başlayıp bitmedi. İnsanın, bir başka insana duyduğu yoğun ilgi, sevgi ve merak tarih boyunca kendini hep göstermiş. Hatta Amerika’nın ünlü edebiyat eleştirmenlerinden Harold Bloom’a göre, dünya üzerinde ünlülük mertebesine erişen ilk kişi de Cleopatra. Her konuda olduğu gibi bu görüşe de karşı çıkanlar, farklı kişileri örnek gösterenler var elbette… Ama Cleopatra aşk hayatı, güzelliği ve zekasıyla hem kendi döneminde hem de popüler kültürde adından söz ettiren, yüceltilen bir figür. Sadece kendi zamanıyla sınırlı kalmayıp gelecek nesillerin de aklında sağlam bir yer edinebilmek gerçek şöhretin en belirgin göstergelerinden olabilir… Ünlü bir kişinin bir süre sonra şanı kendinden önde ilerlemeye başlıyor. Sahip olduğu ad artık sadece onu çağırmak için değil, halkın ona yüklediği başka pek çok anlamı temsil etmek için de kullanılıyor. Kimi isimler yankılandıkları yere güç veriyor, kimi güldürüyor; kimi özgürlüğü, kimi zarafeti çağrıştırıyor… Tıpkı Yunan mitolojisinde tanrıların farklı bir maddeyi ya da kavramı simgelediği gibi, ünlüler de insanların kendilerinden daha büyük gördüğü kudretli simgeler haline dönüşüyor, hatta tanrılaştırılıyorlar. Sözleri, giydikleri veya yaptıkları zamanın ruhunu belirliyor. Moda trendleri gibi…
Ama bazı kişiler için durum zamanın modasına uymaktan ibaret değil. Zira idolleştirdikleri kişinin iki dudağının arasından çıkacak bir söz, onlar için emir niteliğinde. İdollerinin yaşam tarzı, onların da yaşam tarzı… İdollerinin mutlulukları, üzüntüleri, öfkeleri, düşmanlıkları; kısacası yaşadıkları tüm duygular, onların da duyguları.
Herhangi bir süper gücü bulunmayan, normal şartlarda ortalama sayılabilecek bir insanın, yaşam şeklimizi belirleyecek derecede bir önem taşıması ruhumuzda tam da ihtiyaç duyduğumuz bir noktaya erişmesiyle mümkün ancak…
Eee biz bu duyguya zaten aşinayız diyebilirsiniz. Yani aşk da böyle bir şey değil mi? Ama hayranlık, aşktan farklı olarak sizi aynı zamanda bir grubun üyesi de yapıyor. Genellikle bir grubun içinde deneyimlenen ve tam da bu özelliği sayesinde kendine daha fazla üye bulabilen bir kavram; çünkü bir hayran grubunun içinde yer almak hayatımıza anlam katabiliyor. Ki bu konuya dair bir teori de var.
Sosyal psikologlar Henri Tajfel ve John Turner, geliştirdikleri Toplumsal Kimlik Kuramı’nda kişisel kimliğimizden ayrı olarak içinde bulunduğumuz gruba göre şekillenen bir sosyal kimliğimiz olduğunu da söylüyor. Grup üyeleriyle olan bağımız; ortak deneyimler ve duygular sayesinde güçlenirken, kişiliğimiz de gittikçe o toplulukla özdeşleşiyor. O kadar ki, kendi sınırlarımız yavaş yavaş silinip grubun kolektif özelliklerine karışıyor. Kimliğimizi içinde bulunduğumuz grubun normları ve davranışları üzerinden tanımlıyoruz. Üyeler arasındaki yerimiz, kendimize ve başkalarına biçtiğimiz değeri belirleyebiliyor.
Aynı takımı tutan kişilerin çabuk kaynaşması gibi, aynı kişiye duyulan hayranlıktan doğan dostluklar var mesela. Sadece tek bir seçim, zihnimizde diğer konularda da uyumlu olabileceğimiz algısını oluşturuyor. Benzerliğimizin içinde diğer insanlardan ayrılıyoruz. Birbirimize yakın, ama başkalarından farklıyız. Böyle hissetmek istiyoruz, çünkü bir gruba ait olma ihtiyacıyla aynı oranda güçlü bir ihtiyacımız daha var: özel ve önemli olmak. Yani, biriciklik…
Kendimize has bir karakter oluşturma baskısının çok yoğun olarak hissedildiği dönemi sorsam, şak diye cevabı bulursunuz bence… Ergenlik. Yani bakmayın, tüm o sinirin de bir sebebi var… “Birey” olabilme kaygısını ilk defa yaşadığımız bir dönem sonuçta bu. E bir de sivilce falan, hiç çekilmiyor yani…
Psikanalist Erik Erikson’ın Psikososyal Gelişim Kuramı’nda tam olarak beşinci evreye denk geliyor bu dönem. Her evrede mücadele ettiğimiz farklı bir çatışma var ve Erikson’a göre bir sonraki evreye sağlıklı bir şekilde geçebilmenin anahtarı, çatışmanın temasını başarıyla tamamlamakta saklı. Nasıl, sanki bir video oyunu gibi değil mi?
12-18 yaş arasında mücadelemizi “kimlik karmaşası”na karşı veriyoruz. Çocukluktan yetişkinliğe bir köprü olan bu dönemde kendimizi keşfetmek, kim olduğumuzu bulmak istiyoruz. Haliyle bu yolculukta bir referans noktasına ihtiyaç duyuyoruz. E arkadaşlarımız var, tamam ama kendimizden çok da farklı görmüyoruz onları… Bizimle aynı mücadeleyi veriyorlar sonuçta… Ailemiz de artık yeteri kadar havalı gelmiyor. Alternatif bir rol model arayışı içerisindeykeeen…
Karşımıza star ışıklarıyla parıldayan, adeta kutup yıldızı gibi bize yön gösteren ünlüler çıkıyor. Kafa karışıklığımıza ilaç gibi gelecek bir reçete sunuyorlar bize… Belirli bir giyim tarzı, dünya görüşü ve karakter özellikleri… Pazarlama stratejileriyle oluşturulmuş bu hazır kılıfı alıp hemen üzerimize geçirmek istiyoruz. İşte bazı uzmanlar, gençlerin “bireyselleşme” yolculuklarında bu kılıfı kendilerine göre uyarlamalarını sağlıklı bir gelişim süreci olarak değerlendiriyorlar.
Ne var ki hayranlık sadece ergenlikte deneyimlenen bir şey değil. Bir yaş sınırı yok sonuçta... Gerçi geçenlerde, Harry Potter filmlerinde herboloji hocası Profesör Sprout’ı canlandıran Miriam Margolyes biraz tepki çeken açıklamalarda bulundu. Şöyle özetleyebilirim onun söylediklerini:
> Harry Potter fanları için endişeleniyorum. Şimdiye kadar bunu aşmış olmaları gerekiyordu. 25 yıl oldu artık ve bu seri zaten çocuklar içindi. Ama şimdi bakıyorum bazıları Harry Potter temalı düğünler falan yapıyor. >
Eee tabii ki yetişkin fanlar bu sözlere tavır aldı. Hatta bazıları biraz alındı…
gibi yorumlarda bulundular.
Tabii ki büyüdük diye bizi mutlu eden ilgi alanlarımızı terk etmek zorunda değiliz. Ama bazen en yoğun hayranlıklar, tam da bu kaçış isteğiyle alevleniyor. Onu da anlatacağım size, ama önce hepimizin kısa bir araya ihtiyacı var bence. Zira bu flüt melodisi sizin de asabınızı bozmuş olabilir.
Ohh yaa, neydi o öyle fü fü fü! Öfff!
Neyse efendim hayranlık duyduğumuz şeylerin bize gündelik hayattan kaçma fırsatı tanıdığından bahsedecektim size.
“Escapism”, yani “gerçeklerden kaçma” ihtiyacı, hayranlığın her yaşta yaygın olmasındaki temel sebeplerden biri… Nasıl ki bazılarımız bu kaçışı kurgusal dünyalarda buluyorsa, kimileri de ünlülerin mükemmel hayatları içinde kaybolmayı seçiyor. Takip ettiği ünlünün aşk hayatındaki olumlu gelişmeler veya kazandığı bir başarı, kendini onunla özdeşleştiren hayranına dolaylı bir tatmin sağlıyor. Yaşayamadıklarımızı ve hiç yaşayamayacağımızı düşündüğümüz deneyimleri bu yolla hayatımızın bir parçası haline getirebiliyoruz. Aynı şekilde, idollerinin yaşadıkları sıkıntılara aşırı tepkiler gösteren kişiler, kendi hayatlarında ters giden şeylere karşı bastırdıkları duygularını bu şekilde ifade edebiliyorlar. Çünkü bizi doğrudan etkilemeyen bir durumu öncelik haline getirmek, kendi sorunlarımızla yüzleşmekten daha kolay.
Bu noktada “Kullanımlar ve Doyumlar Teorisi”nden bahsetmek istiyorum size. Özetle insanların medyayı ne amaçla kullandığını sorgulayan bu kuram; bireylerin medya karşısında edilgen olmadığını, aksine çeşitli psikolojik ihtiyaçlarını giderecek içerikleri gayet bilinçli bir şekilde tercih ettiğini öne sürüyor. Yani bu teoriye göre hayran olmak bizim başımıza gelen bir şey değil, aksine bizim için kullanışlı olduğunu düşündüğümüz bir seçim. Sonunda ister eğlenmek, ister katarsis yaşamak, ister ilham almak olsun her şekilde bu etkileşimden kazançlı çıkıyoruz. Bölümün başındaki kalabalığı düşünün mesela… O coşku ve adrenalini hayatın başka hangi alanında bu kadar yoğun şekilde yaşamak ve daha da önemlisi, bu kadar fütursuzca ifade etmek mümkün?
Artık, sosyal medya sayesinde ünlülerden hayatımızın her anında haberdar olabiliyoruz. Hayranlığın verdiği hazzı ve ifade alanını sürekli olarak kovalayabiliyoruz bu sayede. İdolümüz olan bir kişi hakkında kendisinin dahi bilmediği bilgilere erişmek birkaç tıkla mümkün. Fan sayfaları kurmak, o sayfaların yöneticisi olmak, destek mesajları yayınlarken popüler deyişle “hater”lara haddini bildirmek… Bazı hayranlar günün her saati bu işlerle meşgul oluyorlar.
Günün her saati bu işle meşgul olmak… Evet, bu kulağa o kadar sağlıklı gelmedi açıkçası… Baya bildiğin hayatsızlık yani. İnsanların hiç mi işi gü—
Aaa bu ne ya?! Sene 2024, sabit hat kullanan mı kaldı? Kim acaba?
Barış: Alo efendim?
Hayran: Merhaba Barış Özcan ile mi görüşüyorum?
Barış: E—evet ama, tanıyamadım?
Hayran: Ben podcast’inizin büyük hayranıyım!
Barış: (Sevinçle) Vaay! 111 Hz dinleyicisisiniz demek, harika! E pekii telefonumu nereden buldunuz ki?
Hayran: Çok araştırdım, size söyleyeceklerim var!
Barış: Araştırdınız demek, (Kuşkuyla) Anladım… Tamam memnun oldum o zaman tanıştığı-
Hayran: Ya siz son bölümde benden mi bahsettiniz?
Barış: Pa-pardon, anlayamadım?
Hayran: (makineli tüfek gibi) Son bölümde benim güç zehirlenmesi yaşadığımı mı ima ettiniz? Hayır yani terfi alanlar kibirli ve kaba olabiliyor falan dediniz de, ben de yakın zamanda terfi aldım.
Barış: Ya ben onu genel bir örnek ola-
Hayran: Açıkçası kırıldım… Açıkçası içerledim!
Barış: Konunun sizinle alakası yok ki!
Hayran: Yani bunca yıllık dostluğumuza hiç yakıştı mı?
Barış: Hanımefendi ben sizi tanımıyorum bile.
Hayran: Hiç olmadı bu… Bana bu yaptığınızın hesabını vermeniz gerekiyor! Benimle buluşmazsanız da adresinizi bulur kapınıza dayanırım!
Barış: (Sinirlenir) Aaaa çattık ya! Aramayın beni, evimi falan bir daha! Yani lütfen… İyi günler dilerim!
Kim bu ya? Neymiş efendim beni bulacakmış, ona bunu yapmayacakmışım… Bu neyin kafası anlamadım cidden… Bir de hayranınızım falan diyor… Cık cık cık… Siz de kusura bakmayın lütfen, bölümü de bölmek durumunda kaldım. Böyle nahoş bir ana tanık oldunuz. Yani olacak iş değil ya…
Aslında düşününce bu neyin kafası gerçekten de? Ben en iyisi eski bir dedektif dostumu arayayım. Yani ne yapılır böyle durumlarda bir sorayım…
Alo Sherlock, başım belalarda. Hayranım olduğunu söyleyen biri tarafından tehdit edildim az önce. Ne diyorsun bu işe, ne yapmam gerek?
Hmmm çok sık rastlanan ve çok ciddi bir durum bu Barış’cım. Şöyle ki, hayranlık ve patoloji aslında birbirine çok uzak kavramlar değil. Ekranda gördüğümüz, kitapta okuduğumuz ya da radyoda dinlediğimiz biriyle parasosyal olarak adlandırdığımız tek taraflı bir ilişki kuruyoruz. Bu bir süre sonra duygusal bir bağa dönüşüyor. Onu tanıdığımızı, ilişkinin tek taraflı olmadığını düşünüyoruz. Bir aile üyesi, arkadaş ya da sevgili gibi yani…
Bana kırılmış, öyle söyledi. Son bölümde ondan bahsettiğimi düşünüyor.
Hmmm “Ünlüye Tapınma Sendromu” yaşıyor muhtemelen…
Yaaani o kadar maceradan maceraya atıldık kitaplarca, şu yaptığına bak Sherlock. Dost bildik seni de…
Neymiş efendim “araştırmanı öneririmmiş”… Neyse iş başa düştü arkadaşlar, birlikte çözeceğiz bunu. Hadi bakalım…
Evet, birinci evre sosyal ilgiymiş… Hmm… Bu en hafifi gibi görünüyor. Bu kişiler, sevdikleri ünlü hakkında sürekli olarak yeni bilgiler öğrenmekten ve çevrelerindeki insanlara durmaksızın bu kişiyi anlatmaktan keyif alıyorlarmış… Biraz iç baymanın dışında genellikle zararsızlar yani… Bizimki bu evreyi çoktan geçmiş, belli.
İkinci evrede yoğun ilgi var… Hayran olunan kişiye karşı aşırı derecede takıntı geliştiren kişilermiş bu evredekiler. Vakitlerinin büyük kısmını sadece o kişiyi düşünerek geçirirlermiş. Hatta onunla ruh eşi olduklarına falan inanıyorlarmış… Nevrotiklik, ani duygu geçişleri… Ooohoooğo, ne ararsan var yani…
Veee son aşama, patolojik ilgi… En ağır olanı… Bu kişiler takip ettikleri ünlülerle ilgili aşırı uç düşünce ve fantezilere sahip oluyorlarmış… Onlara yaklaşabilmek için her yolu deneyebilirlermiş. Eyvahlaaaar olsun!
Anti-sosyal kişilik yapısına, dürtüsel ve egoist olmaya yatkınmış bu insanlar. Tehditlerde bulunur, hayran oldukları kişiyi takip edebilirlermiş… Evet, anlaşıldı. Bizimki üçüncü evreye çoktaan geçmiş. Hepsi de beni bulur zaten yaaa, offf.
Bu arada bu sendromu yaşayan kişilerin çok azı üçüncü evreye geliyormuş. Çoğu hayran ilk evrenin ötesine bile geçmiyormuş genelde… Ama ilk evrede olan herkesin üçüncü evreye geçme potansiyeli de var tabii… Araştırmalar, aşırı hayranlığa çoğunlukla karakter bölünmesi, bağımlılığa yatkınlık, kompülsif davranışlar ve suç eğiliminin eşlik ettiğini gösteriyor.
Haydaaa bir bölüm de olaysız geçsin be arkadaş… Ne güzel bölümün başında konserde eğleniyorduk… Gerçi… Eğleniyorduk evet ama, o konserden sadece 15 yıl sonra neler olduğu malum.
John Lennon, 8 Aralık 1980’de, küçüklüğünden beri the Beatles hayranı olduğunu söyleyen Mark David Chapman tarafından vurularak öldürülmüştü. Hem de onun için yeni çıkan albümü “Double Fantasy”nin bir kopyasını imzaladıktan sonra… Üstelik John Lennon, bir hayranı tarafından canından edilen ne ilk ne de son ünlüydü… Chapman, Lennon’a mı yoksa şöhretin kendisine mi daha büyük bir hayranlık besliyordu tartışılabilir.
Ama kesin olan bir şey var ki, sizden haberdar olan kişilerin sayısı arttıkça, kendinize dair anlattığınız hikaye de o ölçüde değişime uğruyor. Size bakan, isminizi duyan herkes kendi görmek istediğini görüyor; kendi ihtiyacı olan anlamı buluyor sizin varlığınızda… O anlam, kimileri için onları harekete geçirecek bir ilham, kimileri içinse yaşamlarındaki sorunları yükleyip intikam alabilecekleri bir kurban olabilir. Sonuçta sizin sadece verdiğiniz mesaj üzerinde bir kontrolünüz var, o mesajın farklı zihinlerde nasıl karşılık bulacağı bir muamma... İşte bu yüzden ünlüler, kendi hikayelerini yazacak ve yönlendirecek bir halkla ilişkiler ekibiyle çalışıyorlar. Şöhret ve hayranlık bir madalyonun iki yüzü gibi çünkü… Etki alanı arttıkça kişinin hem kendisine hem de çevresine zarar verebilme potansiyeli ortaya çıkıyor. Günün sonunda, isimlere atfettiğimiz anlamların büyük bir çaba ve pazarlama kaygısıyla ilmek ilmek işlendiğini unutmamak; gerçeklik algımızı ve kimliğimizi bu uğurda yitirmemek lazım. Hayranlık, hayatımıza ilham ve anlam katmak için bir araç olsun sadece, hayatımızın tek anlamı değil.
Künye
- YazanGülşah Dim
- Ses Tasarımı ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (43)
- Behind the Velvet Rope: Unveiling the Artistry of a Celebrity PR Specialist
- 12 Things You Need to Know If You Want to Become Famous
- What Celebrities Know About Personal Branding That You Don’t
- The Secret Sauce to Being Perceived Like a Celebrity - Nick Onken
- 10 Golden Rules Of Personal Branding
- MOST FAMOUS CELEBRITIES OF ALL TIME
- 200 Most Famous People of All Time
- Greatest Celebrities of All Time
- The Most Successful Celebrities of All Time: A Definitive Ranking - StrawPoll
- Fan Culture: Social and Cultural Transformations during the Digital Era
- Unveiling the Power of Fandom Culture
- Analyzing fandoms: The pros and cons of fan culture
- Are Fandoms The New Cult: The Dangers and Benefits of Fan Culture
- yellowbrick.co
- Exploring The Psychology Of Fandoms
- Is There Something Psychologically Unhealthy About Being a Fan?
- The Science Behind the Rise of Fandoms and Why They Matter
- The Psychology & History of SuperFans
- Why Football Fans Get So Emotional
- Celebrity Culture
- The Psychology Behind Celebrity Obsession
- Why We Worship Celebrities and How It Impacts Our Mental Health
- NCBI - WWW Error Blocked Diagnostic
- Celebrity worship and cognitive skills revisited: applying Cattell’s two-factor theory of intelligence in a cross-sectional study - BMC Psychology
- Global Celebrity Culture is Fuelling our Crippling 'Fear of Insignificance', Warns Psychologist
- Celebrity Worship Through the Psychosociological Lens
- Connection Between Celebrity Worship Syndrome & Teen Mental Health
- What to Know About Celebrity Worship Syndrome I Psych Central
- The Making of a Star: The Branding Strategy Behind Doja Cat’s Success
- Zendaya: Using Fashion to Shed the Disney Image
- The Origin Of Michael Jackson’s Glove… | ICONIC
- The Beatles describe the beginning of Beatlemania.
- Inside The History And Psychology Of Our Fascination With Celebrity
- The science of fandom
- Why Are More Fans Throwing Objects at Performers Onstage?
- How Fandom Turns Toxic
- You’re Never Too Old to Be a Fan
- Anticipation Is Part of Being a Fan, and That’s a Good Thing
- Psychologists Say That Belonging To a Fandom Is Amazing For Your Mental Health
- Fandom and Participatory Culture
- Vasovagal Syncope: Causes, Symptoms, and Treatment
- youtube.com
- youtube.com