111 Hz ·Bölüm 125 ·1 Nisan 2024 ·26 dk ·1.246 kelime

Mizahın Üç Teorisi

Hepimizin gülmeye ihtiyacı var... Peki gülmek neden bir ihtiyaç ve biz neye gülüyoruz? Yeni 111 Hz bölümünde gülmek üzerine düşünüyoruz. Gülmenin felsefesini, mizahın üç temel teorisi üzerinden inceliyoruz.

0:00

Dursun: Özgür

Temel: Metin

Dursun: 61 Hz’e hepiniz hoş geldiniz. Bugün çok önemli bir konuk ağırlayacağım. Kim o? Temel… Hoş geldin Temel, ne iti çaldın kemençeyi. Ruhuna sağlık.

Temel: Hoş buldum, sağ ol.

Dursun: Bugün çok mühim bir konuyu konuşacağız seninle. Bilirsin ben lafı uzatmayı hiç sevmem, nefret ederim vır vır konuşmaktan. O yüzden hemen konuya gireceğim. Sen hiç düşündün mü bu insanlık neden teknelere binip gezer?

Temel: Evet düşündüm…

Durusun: Eee düşündün de nereye vardın, onu da desene!

Temel: Haklısın… Şimdi şöyle ki Dursun’cuğum, bizim en büyük ihtiyaçlarımızdan birisi nedir?

Dursun: Nedir?

Temel: E beslenmek tabii ki. Karnını doyuracaksın ki yaylalara çıkabilecek, tarlalarda çalışabilecek kuvveti bulabilesin. Peki nasıl doyacağız, mesela nereden tutacağız balığı?

Dursun: Doğru diyorsun tabii. Hem hamsi olmadan hayat mı geçer?

Temel: Eh geçmez tabii, nasıl geçsin? Fakat daha önemli bir gerekçesi var bu deniz sevdamızın. İnsanlık büyük bir merak duygusuyla dolu. Sürekli o tarafta ne oluyor, bu tarafta ne var… O köşede ne yetişir, mısır mı yetişir, çay mı yetişir..? Böyle takıyor kafasına sonra hoop teknesine binip— (Ğeeeeçmez tabii, nasu geçsun… Lakin ki daha onemli bi gerekçesu vardur ha bu teniz sevdamizun… Haçan bu insan denen mahluk merag tuygusuyla doli. Boyle surekli merag edeyi ha o yanda ne var ha bu yanda ne olii… O köşede ne yedişu, misur mu yedişur çay mi yedişu? Boyle takagi kafasuna hooop takasuna binup—)

Eh tabii şimdi siz de diye düşünüyorsunuzdur arkadaşlar. Hemen açıklayayım… Ekip arkadaşlarım size 1 Nisan şakası yapmak istemiş. Neymiş 61 Hz’miş de efendime söyleyeyim neden takaya binip denizlerde dolaşıyormuşuz da… Anlattık ayrıca o meseleyi daha önce. Keşke başka konu seçselerdi de bu bölümde ne anlatacağımızı bulsaydık.

Geeerçiiii bir saniye ya… Bak bu şaka güzel bir sorgulama yapmamıza olanak tanıyor aslında. Madem bugün 1 Nisan, yani şaka günü; biz neye gülüyoruz, mizah dediğimiz şey nasıl çalışıyor gibi bir sorgulama yapabiliriz bence.

Tamamız öyleyse, öz hakiki 111 Hz’e hepiniz hoş geldiniz.

Şimdi mizah dediğimiz şey nasıl çalışıyor meselesine girmeden hemen önce gülmek ya da kahkaha atmak üzerine düşünelim biraz. İngiltereli edebiyat teorisyeni ve akademisyen Terry Eagleton, kaleme aldığı “Mizah” isimli kitabında bu konuyu gayet güzel bir şekilde ele alıyor aslında. Eagleton, kahkahayı tek tip olmayan evrensel bir olgu olarak tanımlıyor. Ona göre kahkaha atma eylemi epey farklı deneyimlerin sonucunda oluşan bir dil ya da ifade etme biçimi ve genel olarak da eğlenceden ziyade keyifli olma halinin bir göstergesi. Ancak kahkahanın da farklı formları olduğunu söylüyor Eagleton. İnsanların sinir ya da şaşkınlık gibi duygularla da gülebildiğini; dostça, düşmanca veya tahrik edici kahkahaların da atılabileceğini hatırlatıyor. Kahkahanın salt bir ses olayı olarak değerlendirildiğinde pek bir anlamının olmadığını, fakat sosyal etkisini düşündüğümüzde spesifik bir şeye dönüştüğünü görüyoruz. Bu da doğa ve kültür arasında bir kesişim noktası yaratıyor aslında. Kısacası Eagleton’ın yaklaşımına göre gülmek; fiziksel bir ifade ediş biçimi olması kadar, bireyin toplum içindeki kimliği, karakteri ya da sınıfına dair de bir fikir edinmemizi sağlıyor. Daha da net bir ifadeyle, güldüğümüz şeyler bizim kendimizi toplum içerisinde nereye konumlandırdığımızı ya da nereye konumlandırmak istediğimizi belirliyor.

E tabii bu anlattıklarım biraz garip gelmiş olabilir size. Sonuçta gülmek üzerine ciddi bir okuma yapmak pek de beklenen bir şey değil, kabul ediyorum. Fakat Eagleton’ın bu yaklaşımından bahsetmemin önemli bir sebebi var. Zira komedi nasıl çalışır sorusunun cevabını ararken mizahın üç ana teorisinden faydalanacağız. Ve bu teoriler, Eagleton’ın bahsettiği kahkahanın sosyolojik yansımasını daha iyi anlamamıza yardımcı olacak.

Felsefe profesörü John Moreall’ın 1983’te yayınladığı ve Türkçe’ye adıyla da çevrilen kitabında bir arada değerlendirilmiş bu üç teori. Başlamadan önce de şunu not düşmem gerekiyor… Anlatacağım bu teoriler birbirini dışlayan, birbirinden ayrı değerlendirilmek zorunda olan kuramlar değiller. Özetle bir mizah ürününde bu üç teorinin farklı kombinasyonlarını kullanabiliriz.

Neyse efendim, ele alacağımız ilk kuramla, yani Üstünlük Teorisi’yle dalalım komedinin derinlerine...

Bilinen en eski mizah teorisi olan Üstünlük, Antik Yunan’dan 18’inci yüzyıla dek edebiyata hakim olan bir kavram aslında. Bu kurama göre şakanın hedefi; dinleyici, izleyici ya da okuyucudan daha aşağı bir konumda olmalı. Bu seviye farkıysa zihinsel ya da fiziksel kusurlar üzerinden kuruluyor.

Bakın mesela Aristotales de sında, tragedyanın soylu ve erdemli konuları, komedininse kusurlu ve ortalama altı karakterleri ele aldığını söylüyor. Ona göre gülmek, kişilerin diğer insanlar üzerinde bir üstünlük kurma ve kompleksinin bir dışavurumu. İnsanlar gülünç olana karşı bir üstünlük duygusu hissettiğinde patlatıyor kahkahayı yani.

Ancak üstünlük teorisi asıl anlamını Thomas Hobbes ile buldu. Hatta onun tanımı modern zamanların ilk mizah sorgulaması olarak da biliniyor. Hobbes’a göre gülme edinimi; bireyin kendisini başkalarıyla kıyaslayıp üstün olduğunu fark ettiği anda ortaya çıkıyor.

Yani kendimizi üstün gördüğümüzde ufak bir zafer kazanıp keyifleniyoruz. Ülkemizin usta oyun yazarlarından Haldun Taner ise şöyle özetliyor bu yaklaşımı: Kısacası mizahın ana amaçlarından birisi insanlara kendilerini özel ya da farklı hissettirmek ve onların egolarını tatmin etmek.

Mevzu bahis Üstünlük Teorisi’nin en iyi uygulamalarından birini; Carly Elwes’ın görme engelli bir okçuyu canlandırdığı, 1993 yapımı Mel Brooks filmi ta izleyebilirsiniz. İzleyicinin fiziksel olarak üstünlük hissetmesiyle gülme eylemi tetikleniyor bu filmde. Ancak ben bu teoriyi hepimizin çok çok iyi tanıdığı bir karakter üzerinden analiz etmek istiyorum. Bunun için gelin sizinle kurgu odasına gidip, Metin hocamızı bir ziyaret edelim.

Metin: Vaay Tosun Paşa he! Çok severim bak bu filmi… Açıyorum hemen!

Üstünlük Teorisi denince Kemal Sunal’ın hayat verdiği Şaban’dan daha iyi bir örnek düşünemiyorum açıkçası. Bu teorinin tarif ettiği mizah tarzını, şapşallıkları ve sakarlıklarıyla temsil ediyor Şaban…

Metin: Tamamdır.

İzleyenler bilir, bu sahnede Şener Şen’in oynadığı Lütfü Bey, Şaban’ı Tosun Paşa olmaya ikna etmeye çalışıyor. Eh tabii Şaban da o kadar saf ki, bu tehlikeli görevi sual etmeden kabul ediyor. Hatta gözlerinden ateş çıkarabileceğini düşünecek kadar şapşal kendisi. Aslında bu noktada bizim üstün hissetmemizi ve gülmemizi sağladı bile Şaban. Fakat bu sekanstaki can alıcı nokta, yani puchline biraz daha ileride.

Metin: Tabii buyurun…

Tamamdır hocam duralım burada… Şaban bu noktada yaşadığı halde öldüğüne inanacak bir seviyeye kadar düşüyor. Onun bu salaklığıysa biz izleyicilerin işine geliyor aslında. Zira bu sahnede kendimizi Şaban ile kıyaslıyor ve çok zeki zannediyoruz. Eh bu üstünlük hissi de bizim kahkaha atmamızı sağlıyor.

Bu arada çok teşekkürler Metin hocam, sana da zahmet verdik. Şimdilik bize müsaade…

gülen bir insanın beyninde endorfin hormonunun daha çok salgılandığını söylemiş kendisi. Hatta sadece gülme eyleminin değil, mizah yapmanın ya da gülen birini görmenin de bu hormonun salgılanmasını hızlandırdığını ifade ediyor. Eh biliyorsunuzdur, endorfin dediğimiz şey de aslında mutluluk hormonu…

Öte yandan gülmenin damarları genişleterek kan dolaşımını hızlandırdığı, virüslerle savaşan hücrelerin sayısını arttırdığı, kan basıncını ve kan şekerini düzenlediğini söyleyen araştırmalar da var. Mesela Stanford Üniversitesi’nde kahkaha psikolojisi üzerine araştırmalar yapmış emekli profesör ve davranış bilimci William Fry, 1969 yılında bir dakika gülmenin, on dakika kürek çekmek kadar kalori yaktığını söylemiş. Yani hiç değilse bile spor olsun diye gülmek lazım arkadaşlar.

Sanırım buradaki en tatlı bilgi, gülen birini görmenin de bize iyi hissettirmesi. Hani derler ya gülmek bir salgın gibidir diye…

Ki aslında bu da öylesine söylenmiş bir şey değil, zira 1962’de Tanzanya’da gerçekten de bir gülme salgını yaşanmış arkadaşlar. O yıl bağımsızlığını yeni kazanan ülkedeki yatılı bir okulda okuyan üç öğrencinin yaptığı bir şaka, 30 bin kişiyi etkileyen bir gülme krizine sebep olmuş. Hatta karantina bölgeleri bile kurulmuş. Zira bu salgına yakalanan kişilerde, birkaç saatten 16 güne kadar uzayan tekrarlı gülme, baygınlık, kızarıklık ve ağlama atakları gibi semptomlar görülüyormuş.

Elbette bu çok ekstra bir örnek. Biz iyisi mi gülmenin ve mizahın pozitif etkisinde kalalım. Mizahın teorilerini kullanarak daha güçlü şakalar ya da bir başka deyişle daha güçlü neşe virüsleri oluşturabiliriz. Birini güldürmenin ya da birine gülmenin sosyolojik, fizyolojik ve psikolojik etkilerini akıllıca kullanabilir, sevimli bir salgın oluşturabiliriz. Ayrıca unutmayın gülen bir yüz en zor kapıları bile açabilecek bir anahtardır.

Dolayısıyla yüzünüzde tebessüm, çevrenizde neşeli insanlar bol, Nisan 1’iniz kahkaha dolu olsun.

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarımı ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (3)