Avcılıktan, E-spor'a Oyunu Değiştirenler
İnsanlık ilk çağlardan bu yana oyun oynayarak yaşamını sürdürüyor. Bu oyunlar, kimi zaman antrenman kimi zaman rekabet kimi zamansa eğlence amacıyla oynanıyordu... Ve elbette bu oyun oynama anlayışımız da zamanın akışında defalarca değişti. 111 Hz'in bu bölümünde sık sık değişen oyun tanımını inceliyoruz. Neye oyun diyoruz, neden oyun oynuyoruz gibi sorulara yanıt arıyor, oynadığımız oyunların tarihsel gelişimine odaklanıyoruz.
Koridoru boş bırakmayın. Takip edin beni saldırıya geçiyoruz. Hadi, hadi, hadi.
Atılgan26: Barış, dikkat et arkanda.
Ohh, ucuz atlattık. Teşekkürler Atılgan26. Onların bölgesindeyim. Acil desteğe ihtiyacım var. Duyuyor musunuz? Acil destek yollayın. CrazyBoy34, Canavar, Atılgan26…
CrazyBoy34: Anlaşıldı.
Canavar: Anlaşıldı.
Yoğun saldırı altındayım. Acil destek. Evet. Bir tane eksildi, bir kişi daha. Woooohoooww klavyem alev alıyor şu anda. Çok iyi gidiyorsun Canavar! Evvvveeeet!
Flash attı… Aa flash attı!
Ama konuştuk önceden. Flash atmak yok dedik. Olmaz arkadaşlar böyle. Atılgan26, sen ne yapıyorsun abi?
Atılgan26: Özür dilerim. Yetişemedim ikinci raunda.
Peki ya sen CrazyBoy34?
CrazyBoy34: Bir dahaki el toparlayacağız merak etme, biraz sakin…
Hele sen Canavar! Adamlar dibimizdeymiş. Gözlemen gerekiyordu köprüden bizi.
Canavar: Flash atınca ben de göremedim Barış.
Lütfen biraz ciddiyet arkadaşlar. Böyle bir şey olabilir mi ya? Ben oynamıyorum valla. Bu ne ya?
Atılgan26: Abi dur, yapma böyle lütfen…
Yani bir takımın tüm yükü tek başına çekilir mi canım? Olmaz ki böyle. Durduk yere sinirlendim. Bak ya! Neyse biraz sakinleşmem gerekiyor sanırım.
Yani baya da öndeydik aslında. Neyse. Fazla stres yaptım herhalde. Niye ciddiye aldım ki bu kadar? Sonuçta sadece bir oyun değil mi? Şu an o gerçekliğin içerisinde değilim. Fakat az önce neden bu kadar ciddiye alarak sinirlendim? Koskoca adam oldum hala bu kadar coşkulu tepkiler vermenin sebebi ne olabilir ki? Bir tek ben mi böyle hissediyorum?
Bakalım bununla ilgili araştırmalar bize gösteriyor? 2022’de yapılan bir araştırmaya göre 20-40 yaş arasındaki 497 kişilik gözlem grubunun yüzde 18’i günde 4-6 saat, yüzde 5’i ise 6 saatten fazla oyun oynamaktaymış. Bu kişilerin oyun bağımlılığı arttıkça stres, anksiyete ve depresyon seviyelerinde artış görülmüş. Öte yandan aynı araştırmada katılımcıların önemli bir kısmı; oyun oynarken eğlendiklerini söylemişler. Ayrıca oyun içinde deneyimdekileri stres, öfke ve korku gibi duyguların onları gerçek hayatta karşılaşacakları benzer hisleri yönetme konusunda rahatlattığını da belirtmişler. Kısacası bu tepkiler sadece bana özgü değil. Eh peki gelin o zaman bu konuyu en temelinden ele alalım.
Bunu daha iyi kavrayabilmek için öncelikle oyun nedir, onun üzerine bir kafa yormamız gerekiyor. İlk olarak teknik tanımını yaparak başlayalım: “Yetenek ve zekâ geliştirici, belli kuralları olan, iyi vakit geçirmeye yarayan eğlence” diye tanımlamış mesela Türk Dil Kurumu. Biz bunun genellikle “eğlence” kısmıyla daha çok haşır neşiriz. Üstelik sadece biz de değil... Oyun, insanlıktan dahi eski bir kavram. Köpekler, kediler, yunuslar bile oyun oynuyor. Hatta bu afacanları izlemesi de epey keyifli. O sevimli kedi yavrularını gözünüzün önüne getirsenize…
Önlerine attığınız ufak bir topla nasıl oynadıklarını düşünün. Bu sevimli dostlarımızın topun etrafında yaptığı her hamlenin, bir aslanın avını kovalarken yaptığı hamlelere benzediğini göreceksiniz.
Hmm… Yoksa bu sevimli dostlarımız içten içe bizleri avlamayı mı düşünüyor?
Aslında kediler bunu bir nevi avlanma pratiği olarak yapıyor. Tıpkı diğer canlılar hatta insanlar gibi… Ünlü tarihçi Johan Huizinga’ya göre insanların oyun oynama alışkanlıkları da böyle bir ihtiyaçtan doğmuş. Oyun ve öğrenme arasında çok ciddi bir ilişki var. İnsanlık tarihinde öğrenmenin en temel yollarından biri deneme-yanılma süreci malum. Medeniyetimizi bu deneme ve yanılmalar üzerine inşaa ettik. Hangi bitkilerin tüketilebilir olduğunu, hangi mantarların zehirli olduğunu hep deneyerek ve yanılarak öğrendik. Tabii bu süreçte deneyip yanılan talihsiz atalarımıza da insanlığa yaptıkları bu büyük katkılardan dolayı teşekkür etmeden geçmeyelim.
Neyse, avcı-toplayıcı dönemlerden beri atalarımız hayatta kalmak için gerekli becerileri öğrenmek adına oyunlara sığınmışlar. Topluluk halinde yaşayan ilk insanlar yeni bireyleri avcılık konusunda eğitmek için talimler yapmaya, bir nevi oyunlar oynamaya başlamışlar. Kovalamaca oynayarak av peşindeyken, stratejik bir şekilde avını takip etmeyi öğrenmiş atalarımız.
Ellerindeki taşları, belirledikleri hedefe fırlatarak isabet oranlarını artırmışlar mesela.
Yani oyun oynamak; bir yandan atalarımızın hayatta kalmasını, diğer yandan da eğlenceli vakitler geçirip, sosyalleşmelerini sağlamış. Hatta Antik Yunan’da eğitim ve oyun arasındaki ilişkiyi gösteren çok önemli bir detay da var. Oyun anlamına gelen “Paidia” ve eğitim anlamına gelen “peideia” kelimeleri arasında hem görünüş hem de anlam bakımından bir yakınlık olduğunu fark etmişsinizdir.
Tabii ki kendimizi sadece fiziksel açıdan eğitmemişiz, değil mi? Şu anda oynadığımız ve adına oyun dediğimiz şeyler de bizi her zaman fiziksel olarak yormuyor. İşte, yerleşik hayata geçen toplumlarla birlikte oynadığımız oyunlar da değişmiş.
Şehir hayatı insanoğlu için başka gereksinimleri de beraberinde getirdi. Artık eskisi kadar avlanmıyorduk mesela, zira tarım bu ihtiyacımızı karşılıyordu.
Zihinsel aktivitelere ayıracak daha fazla vaktimiz vardı. Hatta bunu bir örnekle açıklayayım size. Antik Mısır’da daha verimli tarım yapabilmek için matematik keşfedildi. Tamamen düşünmeye vakit bulabilmemizin bir sonucuydu aslında bu. İşte bu zihinsel uğraşlar da yeni yeni oyunlar ortaya çıkardı. Örneğin bu uğraşlar sonucunda, yine Antik Mısırda bilinen en eski kutu oyunu “Senet” icat edilmiş. İki kişiyle oynanan bu oyunda, taşlar belirli bir rotada ilerletilerek bitiş noktasına ulaşılmaya çalışılıyor.
Tüm taşlarını bitiren oyuncuysa oyunu kazanıyor. Aslında çok basit bir mantığı var… Bildiğiniz kızma birader oyununun antik versiyonu gibi. Daha önce atalarımızın oynadığı kovalamaca tarzı oyunlara hiç benzemiyor, değil mi? Aslında çok aşina olduğumuz bu tarz oyunlar için bir devrim niteliğindeydi Senet. İlk defa çok geniş bir topluluk tarafından tüm kurallarıyla bilinen bir oyun ortaya çıkmıştı. Senetin ardından dünyanın farklı bölgelerinde bu tarz başka oyunlar da icat edildi. Çin’de Go ve Orta Asya’da Mangala benim aklıma gelen ilk örnekler.
Bunların içindeyse zekayla en fazla ilişkilendirilen ve birçoğumuzun da bildiği, kimilerine göre kralların oyunu, kimilerine göre de bilgeliğin sembolü olan satranç ön plana çıktı.
Hatta bulunma şekli de epey bir enteresan, ki bu yönünü de ortaya koyan çok güzel bir hikayesi de var. E hadi gelin size onu anlatayım.
Bir zamanlar Hint diyarında savaşa çok düşkün bir Kral yaşarmış. Bu kral sürekli komşu ülkelere savaş açar, hem kendi ülkesini hem çevre ülkeleri açlığa, yoksulluğa mahkum edermiş.
Bundan bıkmış olan halk da kraldan çok korktuğu için ses edemezmiş. Uzuun zaman da bir çare bulamamışlar bu duruma. Kara kara ne yapacaklarını düşünürken, son çareyi Hindistan’ın en zeki kişisi Yüce Bilgin’e gitmekte bulmuşlar.
Durumu dinledikten sonra düşünmek için evine kapanmış Bilgin. Tüm halk heyecanlı bir şekilde onun kapısında beklemiş. Bir gün, iki gün, üç gün derkeeeen, tam bir hafta sonra Bilgin evinden çıkmış.
Koltuğunun altında kareli bir tahta, torbasında bir avuç taşla “beni krala götürün” demiş.
Kral, Bilgin’e çok saygı duyarmış. Ee normal tabii, sonuçta Hindistan’ın en zeki kişisinden bahsediyoruz… Neyse efendim, Bilgin çıkmış kralın huzuruna... Ve savaşmayı çok seven krala her gün savaşabileceği bir oyun sunmuş. İsmine satranç dediği bu oyunu pek beğenmiş kral ve Bilgin’e “Ne dilersen dile benden” demiş. Bilgin ise kraldan çok tuhaf bir istekte bulunmuş. 64 karesi bulunan oyun tahtasının ilk karesine bir buğday tanesi, sonra sırasıyla her kareye bir öncekinin 2 katı kadar buğday tanesi konulacaktı. Ve son karedeki buğday miktarı kendisine verilecek. Kral, kilosunca altın ya da gümüş istemek varken bir avuç buğdayı ne yapacaksın diye sormuş Bilgin’e. Fakat Bilgin isteğinde kararlıymış. Kralın emriyle bu dileği kabul edilmiş. İlk kareye bir buğday konulmuş, 2. kareye iki buğday, 3. kareye dört buğday… 16. kareye gelindiğinde 3 kilogram buğday olmuş. 25. kareye geldiklerinde saraydaki buğdaylar bitmiş. 49. kareye geldiklerinde 24 Milyon ton buğday verilmesi gerekiyormuş -ki
Türkiye’nin bir yıllık buğday üretiminden daha fazla bu-. 64., yani son kareye gelindiğindeyse binlerce yıllık üretim miktarı kadar buğdayın Bilgin’e verilmesi gerektiği ortaya çıkmış. İnanabiliyor musunuz miktara? Milyarlarca tondan bahsediyoruz arkadaşlar. Yani savaşmayı pek seven bu kralın, hala Yüce Bilgin’e borçlu olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz.
Bir yandan avcı atalarımızın antrenman niteliğindeki aktiviteleri; çocukken oynadığımız kovalama, sek sek, saklambaç akabinde de günümüzün fiziksel spor oyunlarına dönüşmüş.
Diğer taraftan zihin antrenmanı niteliğindeki masa oyunlarının yaygınlaşması rekabet kavramının, oyun kurallarının gelişmesinin ve oyunların çeşitlenmesinin önünü açmış.
Peki ya hayal etmek? Hayal etmek de bir oyun değil midir? Daha doğrusu şimdiye kadar bahsettiğimiz tüm bu oyunlar birer hayal sonrasında ortaya çıkmadı mı? Örneğin evcilik, hepimiz küçükken oynamışızdır, değil mi? Hayatın bir döneminde ulaşacağımızı düşündüğümüz rollere bürünüyorduk küçükken. Ebeveynlerimizin hayatını simüle ediyorduk adeta. Yıllaaar sonrasını hayal ediyorduk. diye düşünüp, bunu bir grup insanla beraber, ortak bir hayal alemini bir süreliğine kendi gerçekliğimiz haline getirerek oynuyorduk bu oyunu. Orada istediğimiz her şeyi yapabilir, istediğimiz her yere gidebilirdik. Bunu şu an bile düşünmek beni heyecanlandırdı. Kendimi bir anda hayal kurarken buldum. Hatta bak, durun size de anlatayım. Aşık olduğum bir prenses var, ve şeyler tarafından kaçırılmış. Hmm… Heh! savaşçı kaplumbağalar.
Ben de onu kurtarmaya çalışıyorum, bir sürü kaplumbağayla amansız bir savaşa giriyorum. Yolculuğum esnasında bana özel güçler veren mantarlar yiyorum.
Şehrin tesisat borularını kullanarak düşmanlarımdan saklanıyor prensesime ulaşmaya çalışıyorum.
Bir dakika ya! Bu bana bir yerden tanıdık geliyor. Ama nereden? Allah Allah… Neydi ya bu? Size de tanıdık geldi mi? En iyisi burada ufak bir ara verelim. Ben de o sırada bu hayalin nereden geldiğini hatırlamaya çalışayım.
Heh, hatırladım yaa!
Arkadaşlar az önce hayal ettiğim, daha doğrusu hayal ettiğimi zannettiğim ama aslında hatırladığım oyun, tüm dünyayı kasıp kavuran, 7’den 70’e çoğumuzun oynadığı Mario.
Bilgisayar ortamında biraz kodla yazılıp, animasyonların, görsellerin ve ses tasarımlarının, aynı uygulamada uyumlu bir şekilde çalışmasıyla, bizlere zamanı unutturan; yeni oyun çağının ilk yıldızlarından biri yani. Pekii somut gerçeklikten çıkıp kaplumbağalarla savaşabildiğimiz oyunlardan, galaksiler arası yolculuklar yapabildiğimiz devasa oyunlara nasıl geldik? Yani çağdaş yaşamın yeni oyun anlayışı nasıl oluştu, hadi gelin hep beraber bunu irdeleyelim biraz da...
Herhalde geçmişte hayal kurup masal yazanlar, bir gün o hayallerin bir ekranın içinde de olsa gerçekleşebildiğini görseler hayrete düşerlerdi, değil mi?
İşte tüm bu hayallerimizi bir ekranın içine sığdıran oyun konsolları 1972’de geliştirilen Pong’la birlikte hayatımıza girdi. Elbette öncesi de var fakat genelde kabul edilen ilk video oyunu olarak Pong örnek verilir. Alan Alcron tarafından tasarlanan Pong, özünde iki boyutlu, basit bir masa tenisi oyunuydu. Ve bu basit oyun çok kısa sürede büyük bir popülerlik kazanıp, yeni bir devir başlatmıştı.
Dediğim gibi, Pong sadece bir başlangıçtı. ‘80’li yıllara gelindiğinde oyun dünyası Pac-Man, Tetris, Street Fighter, Pole Position ve az önce bahsettiğim Mario gibi oyunlarla ivmelendi, çeşitliliğini artırdı. Daha küçük dinleyicilerimiz belki hatırlamazlar, fakat yaşı bana yakın olanlar iyi bilirler, saatlerce sıkılmadan bu oyunları oynardık biz.
Oyun çeşitliliğinin artması bu alanı dev bir sektör haline getirdi. Atari, Sega ve Nintendo gibi markalar kendi konsollarına has oyunlar sürdüler piyasaya.
Oyun şirketleri arasında artan bu rekabet ortamı tabii ki oyunların kalitesine de yansıdı kısa sürede. Yıllar geçtikçe oyunların grafikleri gelişiyor, oyun deneyimleri de farklılaşıyordu. Hikaye anlatımı ve karakter gelişimi gibi unsurlar tıpkı edebiyatta olduğu gibi, oyun dünyasına da girmeye başladı bu yıllarda. Bu yönüyle “video oyunları” yeni bir sanat dalı mı tartışmaları da beraberinde geldi. Sonuçta hikaye desen var. Bir oyun oluşturulurken, müzik, resim vb. bir sürü disiplinden de yararlanılıyor... Bu yönüyle sinemadan pek de bir farkı olduğu söylenemez açıkçası. Hatta sinemanın sağlayamadığı bazı deneyimleri vaat ediyor bizlere. Oyunlar, genellikle oyunculara başarı hissi ve ödüller de sunuyor. Görevleri tamamlama, seviyeleri geçme veya rakipleri yenme gibi hedeflere ulaşmak oyuncuları tatmin ettiği gibi karakterlerle özdeşleşmeyi de en üst seviyelere çıkartıyor. Edebiyatın aksine oyunlar, özelleştirilen karakterlerle beraber oynayan kişinin kendi hikayesini oluşturmasına da olanak tanıyor. Hani aynı bizim evcilik gibi, bahsetmiştik hatırlarsınız.
‘90’lı ve 2000’li yıllara gelindiğinde bize bu evcilik deneyimini dahi yaşatabilen The Sims, artık sahaların ya da sokakların dışında da futbol oynayabilmemizi sağlayan FIFA veya Winning Eleven ya da araba yarışları yapabildiğimiz Need for Speed gibi seriler büyük ses getirdi. Evlerde bilgisayarların yaygınlaşmasıyla bizi ilk kez gerçekçi görünen arcade oyunlarla, evrenlerle tanıştırdı bu seriler. Age of Empires ile bir medeniyeti inşa ederken,
Championship Manager ile bir futbol takımını yönetme deneyimini tattık mesela.
Tabii bunlar tek kişilik oyunlardı. Eğer başka birisiyle bu deneyimi paylaşmak istiyorsanız, mutlaka yanınızda fiziken birisi olmalıydı. Fakat artık globalleşme çağındayız. İnternetin evlerde yaygınlaşmaya başlamasıyla beraber yepyeni bir oyun dönemi de başladı. MMORPG, yani Türkçe açılımıyla “Devasa Çok Oyunculu Çevrimiçi Oyunlar” popüler hale geldi. World of Warcraft ya da Knight Online gibi ülkemizde de çokça sevilen oyunlar sayesinde insanlar online bir dünyada saatler harcamaya başladılar.
Gerçek dünyanın fizik kurallarına daha uygun simülasyon oyunları, sinematografik anlatımlara sahip hikayeli oyunlar giderek yaygınlaşırken; rekabetçi yönü ön plana çıkan League of Legends oyunu bizi yepyeni bir kavramla tanıştırdı.
Devasa bütçeli turnuvaların yapıldığı, tıpkı futbol, basketbol gibi kendi yıldızları olan, maçlarını stat dolusu seyircilerin izlediği e-spor oyunları… Aslında e-spor sandığımızdan biraz daha eski bir kavram. 1972 yılında Stanford Üniversitesi’nde yapılmış ilk turnuva. Yani video oyunu dediğimiz kavramla yeni yeni tanıştığımız zamanlarda...
Peki bir spor elektronik olabilir mi? Sonuçta biz bu oyun işine avlanmayı öğrenmek için başladık, zihnimizi ve bedenimizi diri tutmak, eğitmek için devam ettik. Hikayeli oyunlarla hayal gücümüzün sınırlarını zorladık. Minecraft’la kendi evrenlerimizi inşa ettik. E-spor bize neyin pratiğini sağlıyor? Spor denildiğine göre fiziksel becerilerimi de geliştirmesi gerekmez mi?
Yani aslında bir nevi geliştiriyor. Doğru hamleyi, doğru yerde ve doğru zamanda yapmak gerekiyor mesela. Hem de bunu bu işin uzmanı olan bir başka kişiyle rekabet halindeyken yapmalısınız. Problem çözme, hızlı karar verme, stratejik düşünme, ekip çalışması, el-göz koordinasyonu gibi algısal ya da bilişsel bir çok faydası var bu oyunların. Tabii sporun dijitali olur mu konusu derin bir tartışma arkadaşlar ki biz de bu konuyu 70’inci bölümümüz olan “Neye Spor Diyoruz?”da, Mehmet Demirkol ve Kaan Kural ile masaya yatırmıştık. Dileyenler o bölüme de bir kulak verebilir.
Neyse arkadaşlar… Bu rekabetçi havayı tatmak için tabii ki de profesyonel bir e-sporcu olmanıza gerek yok. Her düzeyden insana rekabet edebilecekleri bir ortam sunuyor bu oyunlar. Fakat bu rekabet havası bazen insanı sinirlendirebiliyor.
Eh işte biliyorsunuz, ben de Atılgan26 arkadaşımla ufak bir tartışma yaşamıştım bölümün başında. Zaman zaman sinirlendirebildiği gibi aşırı tüketim baş ağrısı, duruş bozukluğu, göz yorgunluğu, el ve bilek ağrısı gibi bazı fiziksel sorunlara da yol açabiliyor. Tabii biz yine o kadar durmayalım başında ancak oldu ki durduk diyelim belirli aralıklarla mola verip esneme hareketleri yapmayı ihmal etmeyelim sakın. Bu gibi fiziksel sorunlara bu şekilde bir nebze de olsa engel olabiliriz.
Peki ya bölümün başında bahsettiğimiz oyun bağımlılığının yarattığı olumsuz psiko-sosyal etkilerle nasıl başa çıkacağız? Bir çoğunuz biliyordur zaten, oyun bağımlığı depresyon, kaygı, gerginlik ve uyku bozuklukları gibi ciddiye alınması gereken problemlere sebep olabiliyor. Özellikle de Covid-19 dönemindeki karantinalarla beraber oyun bağımlılığında ciddi bir artış gözlemlendi. Dış dünyayla zorunlu olarak yaşadığımız izolasyonun ardından bireyler tek eğlence kaynağı olarak ellerinin altındaki bilgisayarlara ve video oyunlarına bağlandılar. Oyun bağımlılığının sağladığı olumsuz etkilerden bir an bile olsun kurtulabilmek için oyunlarda buldular çareyi. Çünkü oyun oynamak vücudumuzda endorfin, dopamin, oksitosin, serotonin gibi ödüllendirici hormonlar salgılanmasını sağlıyor. Eh haliyle bunlar da bizi kendimiz iyi hissettiriyor. Tabii geçici bir süreliğine... Ardından birey bu hazzı tekrar yaşayabilmek için daha fazla oyun oynamaya başlıyor. Ee her zaman dediğim gibi her şeyin fazlası tabii ki zarar.
Tamam fazlası zarar… Oyun oynamayı çok da abartmamak, gerçeklikten kopmamak lazım. Ama şunu da unutmayın, oyun oynamak bir ifade biçimi. Bazen gerçek dünyadaki sıkıntılara ufak bir mola, bazen de zihnimizi diri tutan muhteşem bir egzersiz. Oynadığımız oyunları hayatımızın merkezine koymamıza hiç gerek yok. Fakat buralardan yeni hikayeler, yeni dışavurumlar yakalayabilmemiz de gayet olası. Kısacası oyun oynamanın bir yaşı falan yok. Bernard Shaw’ın şu sözünü hep beraber hatırlayalım.
O yüzden siz siz olun yaşınıza başınıza bakmayın. Oynayın.
Künye
- YazanKadir Can Değer
- Ses Tasarımı ve KurguMetin Bozkurt