111 Hz ·Bölüm 127 ·15 Nisan 2024 ·26 dk ·2.423 kelime

Ya Tüm Dünya Tek Bir Dil Konuşsaydı?

Dil, birçok farklı alanda üzerine konuşabileceğimiz bir kavram. Kültür ve düşünme şeklimizde de çok büyük bir etkisi var elbette. 111 Hz'in bu bölümünde dilin bu alanlardaki etkilerine odaklanıyoruz. "Dünyada sadece bir dil konuşulsa, ne olur?" sorusuyla yola koyuluyor, farklı dillerin düşünme şeklimiz üzerindeki etkisini inceliyoruz.

0:00

Offf…. Napıyorsunuz arkadaşlar, nasılsınız? Ben mi? Nolsun işte, sıkılıyorum… Evet evet, doğru duydunuz. Ya kırk yılda bir olur ya hani, işleriniz planladığınızdan erken biter, hesapta olmayan bir boşluğunuz oluşur falan... İşte şu anda bana da ondan oldu. Bu boş zamanımı nasıl değerlendirsem diye düşünüyordum. Napsak acaba… Napsaaakkk…

Haahh bulduum! Aklıma çok güzel bir fikir geldi. Gelin biraz radyo dinleyelim birlikte. Hiç boşuna “ne alaka?” demeyin çünkü bu öyle bildiğiniz radyolardan değil.

Radiooooo.com ‘a girelim. 5 O ile yazılıyor bu arada… Bu sitede önünüze açılan dünya haritasından müziğini merak ettiğiniz ülkeyi buluyor, sonra da o ülkenin merak ettiğiniz bir dönemini seçerek seçtiğiniz döneme ait şarkıları dinleyebiliyorsunuz. Mesela ben şimdii şurayı seçeyim.

Heh! ‘90’lar Yunanistan’ı…

Ne güzel bir şarkıymış… Ya sanki bir yerden tanıdık geliyor bana bu şarkı… Aaa durun durun, şey değil mi bu? Şey… Sezen Aksu’nun “Her Şeyi Yak” şarkısı. Hatta Duman grubu da ne güzel söylemişti. Keşke sözlerini de anlasaydım tabii, bizimkinden farklı mı acaba ne anlatıyor? Neyse anlayamıyoruz madem devam edelim, bakalım ‘80’lerde Meksika nasılmış…

Şu an çok duygulandım arkadaşlar… Bu şarkı beni çocukluğuma götürdü. Vay be ne günlerdi ama! Hatta aramızda kalsın, genelde benim yaşıtlarımın bu şarkıya özel dans koreografileri bile olurdu.

Yalnız şimdi düşündüm de şarkıda ne söyleniyor, ne anlatılıyor hiç bilmiyorum. O kadar dinledim ama anlamına hiç bakmamışım. Off İspanyolcam da yok ki…

Ya dünyada ne kadar çok dil var değil mi arkadaşlar? Acaba hiçbiri olmasaydı, yani tüm dünyada tek bir dil konuşulsaydı nasıl olurdu, hiç düşündünüz mü? Aslında geçmişte böyleymiş. Yani Babil Kulesi efsanesine göre geçmişte tek bir dil varmış ama sonra olanlar olmuş ve herkes farklı bir dil konuşmaya başlamış… Durun bir dakika ya. Bu böyle olmaz. En iyisi ben bu efsaneyi size yerinde anlatayım. Hem zaten canım sıkılıyordu, macera olur fena mı?

E artık öğrendiniz zaten. N’apıyorduk? Eveeet, kapayın gözlerinizi gidiyoruz!

İşte geldik, Babil’deyiz.

Burası anlatıldığı kadar varmış gerçekten. Bu devasa kulenin görkemi insanı hayrete düşürüyor. Sanırım 7 katlı olacak, vay be… Alt katlar bitmiş gibi görünüyor ama üstlerde inşaat devam ediyor…

O değil de, bu devirde bu koca kuleyi nasıl inşa ediyorlar hayret ediyorum gerçekten. Yani ne iş makineleri var ne bilgisayar sistemleri… Çok acayip… Bak şimdi aklıma Mısır Piramitleri geldi. Unutturmayın bir bölüm de oraya gidelim. Neyse şimdi gelin biraz da kulenin içini gezelim.

Hoop 3. kata geldik bile. E yürüyerek çıkacak değildim herhalde arkadaşlar, koca kule…

Vay vaaay… Her detayla nasıl da uğraşmışlar. İşlemeler, oymalar, kakmalar, neler neler… Ama en çok dikkatimi çeken şey o değil. Herkes çok mutlu ve birbiriyle uyum içinde çalışıyor.

İşte Babil Kulesi efsanesi de tam olarak burada başlıyor. Eski Ahit’te de yer alan bu anlatıya göre; yıllaaar yıllaaar önce dünya üzerinde tek bir dil konuşuluyormuş. Yabancı dil öğrenme derdi falan yokmuş anlayacağınız… Günlerden bir gün, göklerde yaşadığını düşündükleri Tanrı’ya -bazı kaynaklara göreyse cennete- ulaşmayı akıllarına koyan Babil halkı, bunun için 7 katlı dev bir kule inşa etmeye karar vermiş. Ancak Tanrı, bu durumu hiç hoş karşılamamış.

İnsanların kendisine ulaşabileceklerini düşünmelerine neden olan kibirlerine, kolay yoldan cennete ulaşma cüretlerine çok sinirlenmiş, ve o güne kadar tek bir dil konuşarak kolayca anlaşabilen, uyum içinde çalışabilen Babilllere bir ceza vermiş.

Bir anda herkes farklı dilde konuşmaya başlamış. Artık kimse birbirini anlayamıyormuş. Anlaşamayan insanlar kuleyi yapmaya da devam edememişler tabii ki ve Babil Kulesi öylece kalakalmış. Farklı dillerde konuşan bu insanların dünyayanın çeşitli bölgelerine yayılmasıyla da farklı diller konuşan toplumlar meydana gelmiş.

N’oluyor ya, ne bu sesler?

Eyvah, sanırım şu efsanenin yaşandığı güne denk geldik arkadaşlar. İnsanlar şoka girmiş gibi, kimse kimseyi anlamıyor ve herkes aklını kaçırmış gibi bağırıyor. Bir grup insan da koşarak buraya doğru geliyor şu an. Hay Allah… Bir an evvel buradan çıkmamız gerekiyor.

Heh! Bak şurada bir kapı var, oradan kaçabiliriz bence.

Vaaaay arkadaşlar bak ne kadar şanslıyız, yanlışlıkla kulenin kütüphanesine açılıyormuş bu kapı. Gerçekten büyüleyici bir yer… Duvarlar o kadar yüksek ki, kocaman bir dünyada tek başına yürüyen minicik bir karınca gibi hissediyorum.

Aaa şu masanın üzerinde duran şeyler abaküs çizimleri mi yoksa? “Barış abi ya abaküse de heyecanlanılır mı?” demeyin, zira abaküs gelişmiş bilgisayar sistemlerine giden yolun ilk taşı kabul edilir arkadaşlar. Çok önemli bir icadın ilk çizimlerine bakıyoruz yani şu an…

Aaaa bakın bakın ne buldum! Burçlara dair ilk çalışmaları içeren el yazması bir papirüs… Hatırlarsanız bunları 88’inci bölümümüz Venüs Retrosu: Burçlara İnanmak İçin Doğru Bir Zaman Mı? bölümümüzde anlatmıştım biraz… Merak edenler oraya da bir kulak verebilir.

Buradaki el yazmalarının hepsi inanılmaz gerçekten! Tabii bir sorun var. Hepsi Sümerce… Kim bilir neler yazıyor, kim bilir ne hazineler saklı burada. Off keşke Sümerce bilseydim. Ya da mesela keşke buradaki tüm eserler Türkçe olsaydı.

Hem tüm şarkıları hem de bu el yazmalarını şak diye anlasaydım, dünyada sadece Türkçe konuşulsaydııııı-ıı-ııı…

Aaaaaa! N’oluyoooor yaaahuu!

Gözlerime inanamıyorum! Ee-e-elimdeki papirüs Tü-türkçe oldu! Şaka falan mı bu?

Bu-bu nasıl olabilir! Diğerleri de Türkçe olmuş arkadaşlar inanamıyorum! Biz, bilmeden bir laneti açığa falan mı çıkardık acaba? Peki ya günümüz de etkilendiyse? Açıkçası bunu düşünmek bile istemiyorum. Hemen, hemen gitmemiz lazım!

Of kumanda neredeydi?..

“Kate Middleton videosunda, sağlık ekibinin tavsiyeleri üzerine önleyici kemoterapiye başladığını söyledi. Saraydan yapılan açıklamaya göre Ocak ayındaki ameliyat başarılı geçmişti. Sonrasında yapılan testlerde kanser tespit edildi. Genellikle ameliyat sırasında alınan dokular, ameliyatın ardından laboratuvarlarda analiz edilerek içindeki hücreler inceleniyor. Kate’in ameliyatı London Clinic adlı özel bir hastanede yapılmıştı. Şu anki tedavisinin nerede yapıldığı ise açıklanmadı. Kate video mesajında “müthiş bir sağlık ekibim var” ifadelerini kullanmıştı.”

Nasıl ya! Olamaz! BBC’de Türkçe haber mi sunuluyor şu an??!! Bu mümkün değil!

Eyvah, kütüphanemdeki tüm İngilizce kitaplar da Türkçe olmuş! Evet arkadaşlar, galiba yanlış bir dileği doğru yerde ve doğru zamanda diledik. Dünyadaki bütün diller yok olmuş. Herkes Türkçe konuşuyor. Ve bizim, neden olduğumuz bu laneti hemen çözmemiz gerekiyor!

Bir dakika ya. Neden çözüyoruz ki? Dünyada tek bir konuşulsa nasıl olur diyorduk. E oldu işte. Hem de herkes Türkçe konuşuyor. Acaba bu, iyi bir şey olabilir mi? Yoksa “diller insanlığın zenginliğidir” lafı doğru mu? Gelin önce bu konuyu araştıralım, laneti çözüp çözmemeye de ondan sonra karar veririz.

Deminden beri dil deyip duruyoruz, sahi nedir bu dil? Pek çok tanımı olsa da kısaca; insanların iletişim kurmak, duygu ve düşüncelerini aktarmak için kullandıkları seslere ve sembollere dil diyoruz. Yani insanı insan yapan, medeniyetleri oluşturup kültürleri var eden şey en temelinde dildir diyebiliriz. Düşündüklerimizi ve hissettiklerimizi anlatamadığımız, şöyle iki lafın belini kıramadığımız bir dünya düşünebiliyor musunuz? Hayvanlardan hiçbir farkımız kalmazdı herhalde…

Pekiiii bu dil dediğimiz şey nasıl ortaya çıkmış, nasıl var olmuş olabilir hiç düşündünüz mü? Maalesef bu konuda kesin sonuçlara ulaşmak imkansız. Malum, dilin kökeni insanlık tarihi kadar eski... Bu nedenle bu alanda çalışan bilim insanları elde edebildikleri kısıtlı verilerden yola çıkarak dilin oluşumu hakkında çeşitli teoriler geliştirmişler. Mesela bu teorilerin en bilinenlerinden biri Bow-Wow yani yansıma teorisi… Bu teoriyi ortaya atan ünlü dil bilimcilerden Max Müller’e göre, dil atalarımızın doğada duydukları sesleri taklit etmesiyle oluşmuş.

Aslan kükremesi,

Su şırıltısı,

Kuş cıvıltısı ve daha nicesi…

Ancak bu teori; doğadaki bazı seslerin farklı dillerde farklı şekillerde ifade edilmesini açıklayamıyor. Aynı zamanda ses çıkarmayan nesnelerin nasıl adlandırıldığını da… Bu sebeple oldukça yetersiz kalmış bir teori olarak literatürde yerini almış. Sonrasında ortaya atılan ünlem teorisi, birlikte iş teorisi gibi diğer pek çok teori de çeşitli sebeplerle ikna edici olamamış.

Fakat ben başka bir kuramdan bahsedeceğim size… Noam Chomsky “evrensel dil bilgisi” teorisini ortaya atarak dilbilim alanında kartları yeniden dağıtmış diyebiliriz. Oldukça ses getiren ve uzun yıllar güncelliğini koruyan bu teoriye göre; dünya üzerinde konuşulan tüm dillerin -ki bugün itibarıyla yaklaşık 7 bin farklı dil olduğu düşünülüyor- ortak dilbilgisi kuralları var. Ve biz insanlar da bu dilbilgisi kurallarını kolaylıkla öğrenmemizi sağlayacak doğuştan gelen bir mekanizmaya sahibiz. Yani bu görüşü savunanlara göre dil, insanlarda kendiliğinden ortaya çıkan bir içgüdü gibi…

“Bir dakika bir dakika 7000 farklı dil mi dedin Barış?” demiş, hatta abarttığımı bile düşünmüş olabilirsiniz. Teessüf ederim arkadaşlar abartmıyorum tabii ki. Aslında çok da şaşılacak bir durum değil bu. Zira dil yaşayan bir organizmadır ve o dili konuşanların ihtiyaçlarına göre değişir. Dolayısıyla yaşanılan coğrafyanın koşulları, iklimi, bitki örtüsü, toplumun tarihi, gelenek görenekleri ve alışkanlıkları dahil her şey dili etkiler. Eskimo dillerinde çöle dair kelime neredeyse yokken, “kar”la ilgili kelimelerin diğer dillerden çok daha fazla olmasının sebebi de budur.

O zaman bu denkleme bir de tersten bakalım mı? Peki ya diller? Diller toplumları etkiler mi? Daha doğrusu, soruyu şöyle soralım: Bir kişinin konuştuğu dil düşüncelerini, hayata bakışını, dünyayı algılayışını etkiliyor olabilir mi sizce?

Soruyu sorup kaçmayacağım elbette merak etmeyin. Cevabı yine birlikte arayacağız ama önce kısa bir ara verelim, zira çetrefilli bir konuya giriş yapmak üzereyiz.

Eveet geldim. Ne diyorduk? Heh… Konuştuğumuz dil; düşüncelerimizi, algılarımızı etkiliyor mu sorusunu tartışacaktık…

Evet evet, çok zor bir soru sordum kabul ediyorum.

Zira bu konu neredeyse 100 yıldır akademik çevrelerde de hararetle tartışılıyor. Dönem dönem belli görüşler öne çıksa da hala kesin olarak kanıtlanmış bir durum söz konusu değil.

Bu konuda yankı uyandıran ilk büyük çalışma Sapir-Whorf Hipotezi. 7’inci bölümümüz “Kelimenin Gücü”nü dinleyenler hatırladı bile, orada detaylı olarak bahsetmiştik zaten. “Kişinin konuştuğu dilde karşılığı olmayan bir kavram hakkında düşünebilmesinin mümkün olmadığını” savunan bu son derece iddialı görüş, bir süre tartışmaya sebep olsa da sonrasında kanıtlanamadığı için gözden düşmüş. Ve fakat bugün bu görüşün daha ılımlı bir yorumu olan “Neo-Whorfian” perspektif dilbilim alanında tekrar gündemde.

Bu görüşü savunan bilim insanları dilin kişinin düşüncelerini ve algılarını etkilediğini ancak bu etkilerin kaçınılmaz, kesin ve tek belirleyici olmadığını söylüyorlar. Dilbilimci Lera Boroditsky de yaptığı pek çok araştırmayla bu görüşü desteklemiş. Gerçekten çok ilgi çekici çalışmaları var kendisinin. Ama sanırım en ilginci Avusturalya, Pormpuraaw’da yaşayan bir Aborjin topluluğu olan Kuuk Thaayorrelerle ilgili olan… Bu dilin en önemli özelliklerinden biri; bizim sıklıkla kullandığımız sağ-sol kelimelerini içermiyor oluşu.

“E ama olur mu öyle şey, mesela market nerede diye sorsak tarif edemeyecekler mi?” diye düşünmüş olabilirsiniz. Tabii ki edebilecekler ama bizim tariflerden biraz farklı bir şekilde… Mesela şöyle bir cevap vermeleri oldukça mümkün: “200 metre kuzeydoğuya doğru gittikten sonra doğuya doğru 100 metre daha yürüdüğünde market batında kalacak.”

Kulağa ilginç geliyor değil mi?

Kuuk Taayorreler sağ-sol kelimeleri yerine coğrafi yönleri kullanıyorlar. “Bardağı biraz güneye çeker misin, ayağının kuzeydoğusunda bir böcek var, biraz batıda durur musun?” gibi cümleler onlar için son derece gündelik. Doğal olarak bu da bu insanların girdikleri her ortamda yönlerini kolaylıkla anlayabilmelerini sağlıyor. Çünkü konuştukları dil ve içinde yaşadıkları kültür bu algılarının gelişmesini ve bu şekilde düşünmelerini zorunlu kılıyor.

Mesela size bir anda durup hangi tarafın kuzey olduğu sorsam hiç düşünmeden gösterebilir misiniz? Açıkçası ben gösteremem. Ama bu soruyu Kuuk Taayorre dilini konuşan 5 yaşındaki bir çocuğa bile sorsanız rahatlıkla cevaplayacaktır. Üstelik ilk defa bulunduğu bir yerde olsa bile…

İşte Lera Boroditsky ve çalışma arkadaşları da Kuuk Taayorre halkını inceleyerek konuşulan dilin zaman algımız üzerinde bir etkisi olup olmadığını incelemek üzere bir deney düzenlemişler. Tabii bu deneyi birebir anlatmak zor. Ama ben şöyle bir örnekle basitleştirip anlatmak istiyorum size. Bunun için anadili İngilizce, Arapça ve Kuuk Taayorre dili olan 3 deneği; sırayla bir masanın başına aldığımızı her bir denekten bir kişinin bebeklik, çocukluk, gençlik ve yaşlılık dönemlerine ait 4 fotoğrafı zaman sırasına göre dizmelerini istediğimizi düşünelim.

Anadili İngilizce olan ilk denek fotoğrafları soldan sağa doğru sıralar.

En solda bebeklik, sağ yanında çocukluk, onun bir sağında gençlik ve en sağda da yaşlılık…

Hmm… Oldukça mantıklı bence, ben olsam ben de böyle dizerdim sanırım. Bu arada denekten kare bir masanın her kenarında oturup fotoğrafları bir kez daha sıralaması istendiğimizde yine aynı dizilimi yapar: Soldan sağa… Anadili Arapça olan denekteyse işler biraz değişir.

Bu kişi tam tersi yönde, yani sağdan sola doğru bir sıralama yapar.

En sağda bebeklik, sol yanında çocukluk, onun bir solunda gençlik ve en solda da yaşlılık…

Bu denek de masanın farklı kenarlarına oturup yaptığı dizilimlerde yine aynı sıralamayı korur. Oldukça ilginç… Peki bu farklılık neden kaynaklanıyor dersiniz?

Evet, yazı yönünden… Anadili İngilizce olan kişinin yazı yönü soldan sağayken, Arapça olan kişinin tam tersi yönde, sağdan sola doğru… Zaman algıları yazı yönü doğrultusunda şekillenen bu kişiler dizilimlerini de buna uygun olarak yaparlar tabii ki. Üstelik yer değiştirip masanın diğer kenarlarına oturduklarında da dizilimlerin yönü değişmez. Çünkü esas aldıkları ana nokta kendileri aslında. İngilizce konuşan kişiye göre zaman, kendisinin solundan sağına doğru akarken, Arapça konuşan kişiye göreyse tam tersi yönde akıyor.

Şimdi sıra Kuuk Taayorre dili konuşan denekte. Ki bu deneyi gerçekten de yapmış Lera Boroditsky… O deneyi anlatacağım size ama biraz dikkatli dinlemenizi rica ediyorum. Hatta bir pusula falan kullanırsanız çok keyifli bir oyuna da dönüşebilir burası… E hadi başlayalım.

İlk olarak masada yüzü kuzeye doğru dönük oturan bu denek, fotoğrafları sağdan sola doğru sıralamış. Masanın diğer kenarına oturduğunda, yüzü güneye doğru dönükken sıralaması istendiğindeyse fotoğrafları tam tersi yönde dizmiş: soldan sağa doğru… Peki yüzü doğuya doğru dönük oturduğunda nasıl bir sıralama yapmış dersiniz?

Yukarıdan aşağıya! Evet yanlış duymadınız. Yüzü doğuya dönük oturan Kuuk Taayorre insanı en yukarı bebeklik, onun altına çocukluk, onun altına gençlik ve en altaysa yaşlılık fotoğrafını koymuş.

Neden peki? Kuuk Taayorre halkının dil ve kültürlerinden kaynaklı olarak yer yön duygularının ne kadar gelişmiş olduğundan bahsetmiştik. İşte bu kişilerin zaman algısı da yine konuştukları dile uygun olarak şekillenmiş ve bizlerden oldukça farklı. Yazı yönü soldan sağa olan bizler, kendimizi kerteriz noktası olarak alıyor, zamanın solumuzdan sağımıza doğru aktığını düşünüyor ve buna uygun bir sıralama yapıyoruz. Ama Kuuk Taayorreler kendilerini değil, güneşi esas alıyor. Onlar için zamanın akışı güneşin konumuna göre değişiyor. Zaman, daima doğudan batıya doğru akıyor. Doğu başlangıç, batı bitiş… Dolayısıyla deney esnasında masanın farklı noktalarına oturduklarında farklı sıralama yapıyorlar. Bunun sebebi, oturdukları her noktada doğu ve batı yönlerini algılamaları ve ona uygun sıralama yapmaları. Gerçekten inanılmaz! Bir dilin insan üzerinde bu kadar önemli bir etkisi olabileceğini düşünebilir miydiniz?

Ve biz tetiklediğimiz lanet yüzünden dünyadaki dil zenginliğinin yok olmasına sebep olduk… Artık bu işi çözmemiz, neden olduğumuz şu laneti bozup her şeyi normale çevirmemiz gerekiyor.

Bütün bölüm boyunca oradan oraya gittik, biraz eğlendik biraz da yorulduk ama bu yolcukların sonucunda dünya üzerinde tek bir dilin konuşulmasının neden mümkün olmadığını anlamış olduk. Ayrıca atalarımızın “bir lisan bir insan iki lisan iki insan” sözünün doğruluğunu da kanıtladık bence. Mesela Kuuk Tayorre dili konuşmayı öğrensek zaman algımızda ve yer yön duygumuzda yaşanacak gelişmeleri düşünebiliyor musunuz?

Farklı diller öğrenmek; yaşamımızı kolaylaştırmanın dünyaya erişim şansımızı arttırmanın farklı arkadaşlıklar kurmamızın yanında, bizi dilini öğrendiğimiz kültürlerle de tanıştırıyor. Dünyaya onların penceresinden bakabilmemize, bakış açımızı geliştirmemize, esnek düşünebilmemize de olanak sağlıyor. Diller bizi biz yapan şeyler ve insanlığın en büyük zenginliklerinden…

O yüzden lütfen bu lanet kırılsın ve dünyadaki tüm diller geri gelsiiiin-in-in-in…!

Siz de duydunuz mu sesi?! Bu sefer doğru zamanda doğru yerde doğru dileği diledik sanırım. Yani umarım öyledir… Gelin şu başta Sümerce’den Türkçe’ye dönüşen papirüsü kontrol edelim.

Şurada bir yerde olmalıydı…

Ohhh arkadaşlar eski haline dönmüş! Neyse ki bu korkunç lanetten kurtulduk. Dünya çeşitli dilleriyle, rengarenk, var olmaya devam ediyor! Demek ki neymiş, bundan sonra nerede ne dilediğimize dikkat etmeliymişiz. Bir daha kadim büyüleri tetikleyecek tuzaklara düşmek istemeyiz değil mi?

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (4)