Kontrolsüz Güç, Güç Müdür?
Güç neden insanı değiştirir? 111 Hz'in yeni bölümünde bu sorunun cevabını arıyoruz. Antik Roma'dan başlayan bu yolculukta bir hapishane deneyine tanık oluyor, ardından beynimizin içini ziyaret ediyoruz.
“Bak postacı geliyor selam veriyor, herkes ona bakıyor merak ediyor…”
Arkadaşlar sizi beklerken bir mektup geldi bana. Çok da sevdiğim bir arkadaşım yollamış. Dayanamadım, onu açıyordum ben de…
“Barış abi ya ne mektubu, bu devirde mektup mu kaldı?” dediğinizi duyar gibiyim. Evet günümüzde kullanımı azalmış olabilir, ama ben hala bazı arkadaşlarımla mektuplaşıyorum. Size de tavsiye ederim, güzel bir deneyimdir mektup arkadaşlığı… Hislerini kağıda yazmak, mektubu gönderip cevabını beklemek, geldiğinde heyecanla okumak…
Neyse neyse lafı uzatmayayım, bunu başka bir bölümde konuşuruz. Madem sizi de beklettim, e gelin birlikte okuyalım mektubu.
Sevgili arkadaşım Barış, öncelikle nasılsın? Beni sorarsan bildiğin gibi… Geçtiğimiz günkü tartışmamızda—
Öhömm… Biraz özel meselelere giriyoruz burada… Neyse bun kısımları geçelim en iyisi, sonra okurum oraları...
Ama bir dakika bir dakika… Mektubun sonunda başına gelen bir durumla ilgili yorumumu sormuş sanki… Bakalım ne diyooor…
“İşte böyle Barış’cım… Bundan 10 yıl önce tecrübesiz iki gençken birlikte işe girdiğim, yıllarca en yakınım olan bu arkadaşımı artık tanıyamaz hale geldim. Onun yöneticim olmasının ilişkimizi bu kadar değiştireceğini söyleseler, inanmazdım. Aslına bakarsan başlarda her şey eskisi gibiydi. Ama gün geçtikçe değişti. Bana karşı da diğer çalışanlara karşı da o kadar saygısız ve o kadar kaba ki anlatamam… Nasıl böyle bir şey olabilir, aklım almıyor. Terfi alması, yönetici olması, bir insanın davranışlarını, karakterini bu kadar değiştirebilir mi? Senin bu konu hakkındaki yorumlarını merakla bekliyorum.”
Vah zavallı arkadaşım… Görüyor musunuz şu başına gelenleri? Bir insanın arkadaşının tavırlarının bir anda bu kadar değişmesi gerçekten üzücü bir durum. Şimdi ona bir cevap yazmam gerekiyor ama “Boşver ya takma” demekle olmaz. Güç sarhoşluğu yaşayan birisiyle uğraşıyor şu an. Vereceğimiz tavsiyenin altını doldurabilmemiz lazım. O yüzden gelin birlikte iyice araştıralım şu meseleyi.
Önce sevgili mektup arkadaşımın yaşadığı şu sorunu iyice bir açalım. Problemi iyice bir analiz edelim… Terfi alan bir insanın kişiliği bir anda değişebilir mi, ne dersiniz? Sanırım önce bunun üzerine bir sorgulama yapmamız gerekiyor. Muhtemelen siz de işte, okulda ya da herhangi bir sosyal ortamda böyle bir durumla karşılaşmışsınızdır. Ün, para veya statü elde eden insanların çoğunun bir anda daha bencil, daha kibirli ve hatta daha kaba insanlar haline geldiğine şahit olmuşsunuzdur. Epey de şaşırtıcı bir durum bu maruz kalan için, değil mi?
Peki neden böyle oluyor? Bir alanda söz sahibi olan yani bir güç elde eden kişiler neden değişiyor? Acaba güç zehirlenmesi dedikleri şey böyle bir şey olabilir mi? Bu sorunun cevabını araştırmaya bir hikayeyle başlayalım o zaman. Gücün bir insanı nasıl değiştirebileceğini gösteren ve bundan taaa 2000 yıl öncesine dayanan bir hikayeyle… Bunun için kadim zamanlara, Roma İmparatorluğu’na gitmemiz gerekiyor.
M.S. 37 yılında tahta çıkan Roma İmparatoru Caligula’nın gelişi büyük bir coşkuyla karşılanmıştı.
Bir önceki imparatorun baskıcı ve kötü yönetiminden bıkmış olan halk onu “yıldızımız” diyerek bağrına basmış,
“güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar bütün dünya tarafından takdir edilen ilk imparator” olarak anmaya başlamıştı.
Böyle demekte pek de haksız sayılmazlardı. Zira yönetime geldiği gibi askerlere ekstra ödemeler yapmış, sürgüne gönderilen bazı suçluları affetmiş, adil olmayan vergiler üzerinde düzenlemeler yaparak halka adeta rahat bir nefes aldırmıştı.
Her şey böyle güllük gülistanlık giderkeeeennn,
Caligula birden değişmeye başladı.
İmparatorluğunun ilk aylarında ağır bir hastalık geçirmiş, bunun sebebini biri tarafından zehirlenmesine bağlamıştı. İmparatorluğunu -dolayısıyla gücünü- kaybetmekten korkmuş, bu da onun tamamen kontrolden çıkmasına sebep olmuştu. Aile, devlet adamı, halk demeden herkese zulüm etmekten çekinmemiş, canı istediğinde halktan birinin bir aslanla dövüşmesini emretmiş, canı istediğinde sırf “parti” yapmak için su üstünde yüzen devasa gemiler inşa ettirmişti.
Yetmemiş; biricik atı, hayattaki en değerli varlığı, sevgili İncitatus’una altın mobilyalarla döşeli mermer bir ahır yaptırmıştı.
İncitatus muhtemelen Roma halkının hepsinden daha iyi şartlarda yaşıyordu. Eee kolay değil öyle imparatorun atı olmak… Baya bir mesaisi var… Onlarca köle tarafından tımarlanıyosuuun, altın yapraklarla besleniyosun falan… Ohoğoo bir sürü iş. Zavallı at…
Neyse efendim en sonunda beklenen olmuş! Beklenen dediysem, o kadar da beklenen bir şey değildi aslında. Çünkü Caligula’nın türlü saçmalıklarına alışan halk bile bu kararına şaşırmaktan kendini alamamıştı. Günlerden bir gün, yüce İmparator Caligula sevgili atı İncitatus’u senatör ilan etti!
Evet arkadaşlar, yanlış duymadınız, bir attan bahsediyorum… Halkı zevk için aslanlarla dövüştüren imparator sonunda atını da senatoya sokmuştu!
Bununla kaldığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Atını senatör ilan eden kendisini ne ilan eder dersiniz?
Neyse sizi çok fazla zorlamadan ben cevap vereyim en iyisi, çünkü olanlar akıl alır gibi değil…
Güneş’e gece doğmasını emredecek kadar zıvanadan çıkan, mutlak iktidarından gelen gücü canının istediği gibi kullanmaya alışan Caligula, en sonunda kendisini de Tanrı ilan etti!
İşte bir zamanlar Roma halkının umudu olan Caligula’nın; atını senatör, kendini tanrı ilan edecek kadar gözünü döndüren, onu gün geçtikçe daha bencil, daha kibirli, hatta daha zalim hale getiren şey, sahip olduğu mutlak iktidarın sağladığı “kontrolsüz güç”tü.
Pekiiii bu hikayeden de yola çıkarsak, güç bir süre sonra iktidar sahiplerini zehirliyor diyebilir miyiz?
Tabii bu soruyu ilk soran bizler değiliz. Doktor Jonathan Davidson ve aynı zamanda siyasetçi de olan David Owen da güç zehirlenmesi kavramını ele almış.
Kibrin sonradan, kazanılan güce bağlı olarak ortaya çıkıp çıkmayacağı sorusunu ele almışlar ve ABD ve İngiltere'de son yüz yılda başkanlık veya başbakanlık yapmış liderlerin davranışlarını incelemişler. Ulaştıkları sonuçsa hayli ilgi çekici… Siyasi liderler ve CEO gibi üst düzey yöneticiler başta olmak üzere, başarının getirdiği kontrolsüz gücün bir süre sonra bu insanları zehirlediğini tespit etmişler. Yaşanan bu güç zehirlenmesineyse; Yunan mitolojisinde “bir kişinin kendisini tanrısal özelliklere sahip olduğunu düşünecek kadar üstün görmesi” anlamına gelen “hubris” kavramından yola çıkarak “hubris sendromu” adını vermişler.
“Pekiiii, bir kişinin hubris sendromuna yakalanıp yakalanmadığını nerden anlarız?” diye soracak olursanız, Davidson ve Owen bununla ilgili 14 özellikten oluşan bir ölçek de yayınlamış. Bu özelliklerden üçüne sahip olan kişilerin Hubris’e yakalandıklarını belirtmişler.
Bu 14 maddenin ortak özelliklerini belirtmek gerekirseeee… Çıkarın kağıtları kalemleri açıklıyorum:
Aşırı düzeyde gurur
Aşırı düzeyde özgüven
Ve
Aşırı düzeyde kendini beğenmişlik, yani kibir.
Hubris sendromuna yakalanmış insanlar kendilerine o kadar güvenir, o kadar inanır ki asla hata yapabileceklerini düşünmezler. Halbuki ne demişler; “Beşer, şaşar…”, Yani insan hata yapabilir ve yapar da. Bundan daha doğal ne olabilir ki?..
Ne demiş Orhan Gencebay;
“Hatasız kul olmaz, hatamla sev beni…”
Ama hubrisli kişiler maalesef böyle düşünmüyor. Herkes hata yapabilir ama onlar asla! Ayrıca bu kişilerin empati becerilerini yitirdiklerini ve insanları küçük görmeye bayıldıklarını da söylememe gerek yok herhalde… Nihayetinde güç zehirlenmesi yaşayan kişilerin bir noktada gerçeklikle bağları tamamen kopuyor ve hatta mental rahatsızlıklar yaşamaya başlıyorlar.
Yani artık güç onlar için bir bağımlılık haline geliyor. Tek amaçları güçlerini kaybetmemek ve daha, hatta daha, hatta çok daha fazlasını kazanmak oluyor. Bunun için de her şeyi yapmaya hazır, değer yargıları olmayan, acımasız birer insana dönüşüyorlar…
E sonra da elimizde Caligula gibi sevilen bir liderken gözü dönmüş bir zalime dönüşen liderler kalıyor. Ve maalesef Caligula ne ilk ne de son…
Böyle anlatınca da sanki sadece siyaset sahnesinde güç zehirlenmesi yaşanıyor gibi oldu değil mi? Ama tabii ki öyle değil. İktidar ve onun sağladığı güç; gündelik hayatımızda, her alanda karşımıza çıkabilir.
Ünlü Fransız düşünür Michel Foucault da bu durumun altını çizmiş ve şöyle demiş: “İktidarı sadece devleti yönetenlerin halka karşı ellerindeki tuttukları güçte değil, aynı zamanda herhangi bir kişinin bulunduğu konumu kullanarak bir başkasına uyguladığı ‘aşırı güç’te de aramalıyız.”
“Herhangi bir kişinin bulunduğu konumu kullanarak bir başkasına uyguladığı aşırı güç.” Hmm… Bunu anlamak için biraz çevremize bakalım mı? Mesela bölümün başında okuduğum mektupta anlatılan yöneticinin sorunu da bu olabilir mi? Hani şu terfi aldıktan sonra arkadaşıma ve diğer çalışanlara kötü davranmaya başlayan kişiden söz ediyorum. Hatırladınız değil mi? Terfi almanın, statü sahibi olmanın kendisine bir iktidar alanı sağladığı açık. Ama belli ki kendisi bu güçten sarhoş olmuş ve gücünü daha alt pozisyonda çalışanlara, yani kendisinden daha güçsüz gördüğü kişilere karşı kullanmaya başlamış.
Ne demişti Foucault; “Bir kişinin bulunduğu konumu kullanarak bir başkasına uyguladığı aşırı güç.”
İstisnaları bir kenara koyarsak; statü ve paranın güç zehirlenmesine giden yoldaki en temel etmenler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu dediğim geçmişten günümüze her devir için geçerli. Madem öyle, gelin biraz günümüze bakalım.
Evet evet… Bugünlerde sosyal medyadaki takipçi sayısı güç elde etmenin en önemli yollarından biri haline geldi. Para, ün, hatta belki biraz da kapris özgürlüğü ve daha nice kolaylık! Takipçi sayısı her kapıyı açan bir anahtar gibi… Ve belki de bugün güç sahibi olmanın en etkili, en kısa ve en masrafsız yolu…
Yani arkadaşlar, bunca insanın influencer olmak istemesi boşa değil.
Evet, güçten yeterince bahsettik sanırım. Fakat bu alanda yapılmış en önemli ve aynı zamanda en tartışmalı sosyal psikoloji deneyini henüz anlatmadım size. Bunun için bir hapishaneye gitmemiz gerekiyor. Ama önce kısa bir ara verelim, zira birazdan konuşacaklarımız sinir bozucu olacak. Kendimizi biraz hazırlasak iyi olur.
Evet, zihnen hazırsak girelim hapishanemize.
1971 yılında Stanford Üniversitesi’nin bodrum katındayız... Ama burası bir üniversiteden çok bir hapishaneye benziyor.
Demir parmaklıklar, mahkumlar için küçük hücreler, gardiyanlar için dinlenme odaları… Hepsi çok gerçekçi bir şekilde tasarlanmıştı. Çünkü deneyi düzenleyen Profesör Philip Zimbardo, bu denede gerçekçiliğe oldukça önem veriyordu. Deneyin sağlıklı sonuçlar verebilmesi için her şey gerçeğe en uygun şekilde tasarlanmalıydı. Hatta bu nedenle deneye katılacak öğrencilerin, yani deneklerin de gerçeğe uygun şekilde giyinmelerini istedi.
İlk olarak deneye katılan öğrencileri, gardiyanlar ve mahkumlar olarak ikiye ayırdı Zimbardo. Gardiyan rolünü oynayacak öğrenciler üniforma giyecek, cop taşıyacak ve mahkumlarla göz teması kurmamak için güneş gözlüğü takacaklardı. Mahkum rolünü oynayacak öğrencilerse tek tip kıyafetler giyecek, ayaklarına zincir vurulacak, saçları tamamen kesilecek ve onlara isimleriyle değil, numaralarıyla hitap edilecekti. Yani birer “hiç” gibi hissetmeleri isteniyordu.
6161, sıraya geç!
7515, sessiz ol!
9165, sana gülme demedim mi?!
8612 hücreye!
Zimbardo bununla da yetinmemişti üstelik. Deneyin gerçeğe daha da yaklaşması için, mahkum rolünü oynayacak öğrencileri bir sabah evlerinden polis baskınıyla, hatta zor kullanarak ve ters kelepçeyle aldırdı.
Profesör Zimbardo iki hafta sürmesini planladığı bu deneye “Güç, insanı yozlaştırır mı?” sorunun cevabını bulmak için başlamıştı. Acaba kontrolsüz güç, eninde sonunda normal bir insanı bile zalimleştirebilir miydi?
Mahkum rolünü oynayan öğrencilerin kendilerini “gerçek birer mahkum” ve bir “hiç” gibi hissetmeleri için her şey yapıldı. Peki ya gardiyanlar? Gardiyan rolünü oynayacak öğrencilereyse tek bir şey söylendi:
“Hapishanede düzeni sağlamak ve mahkumların saygısını kazanmak için her şeyi yapabilirsiniz. Fiziksel şiddet hariç…”
Peki ne olmuştur sizce?
İnanması güç ama daha ilk günden Stanford Hapishanesi’nde sorunlar baş göstermeye başladı…
Gardiyan: Siz ikiniz!.. Niye gülüyorsunuz? Komik bir şey mi var? Bakın önünüze!
Sayım sırasında mahkum rolüne henüz çok da alışamamış deneklerin ciddiyetsizliğinden rahatsız olan gardiyanlar, gerçek bir hapishanede olacağı gibi, onlara bir ceza vermeleri gerektiğini düşündüler. Böylelikle ilk gece ilk ceza verildi…
Gardiyan: Hişt, siz!… Geçin şöyle. Şınav çekmeye başlayın çabuk! Siz diğerleri! Siz de geçin arkadaşlarınızın sırtına oturun.
Öyle boş boş şınav çekmek olur mu hiç..?!
Gardiyanlar rollerine oldukça ısınmış, hatta ilk günden fiziksel şiddet kuralını çiğnemenin sınırında dolaşmaya başlamışlardı bile. Diğer mahkumları şınav çekenlerin sırtına oturtmak yeterli gelmemiş olacak ki, şınav çeken bazı mahkumların sırtlarına basmayı da ihmal etmediler.
İlk günden sınırların zorlandığı Stanford’ta olaylar ikinci gün de artarak devam etti. Hapishanede yeni gün isyanla başladı.
Mahkumlar her şeyi dağıtıyor, kapılara vuruyor, gardiyanlara küfürler savuruyorlardı.
Fakat gardiyanlar bu isyanı bastırmakta çok da zorlanmadı. Fiziksel güç kullanmanın yanında, hücre cezaları ve insanlık onurunu aykırı, aşağılayıcı cezalar vererek sınırsız güçlerini mahkumlar üzerinde aşırı ölçüde kullanmaktan çekinmediler. Üstelik sadece bunlarla da yetinmemişlerdi. Aynı şeyler bir kez daha yaşanmasın diye mahkumlara psikolojik baskılar uygulamaya ve onları ayrıştırmaya başladılar. İsyana katılanlara hücre hapsi verirken; katılmayanlara güzel yemekler ve sıcak banyo imkanları sunuyorlardı. Böylelikle gardiyanlar sadece birkaç gün içinde gücün sarhoş edici etkisine kapılmışlardı. Her an yeni bir keyfi uygulamayla karşılaşan mahkumlar ne yapacaklarını bilemiyor, tuvalete gitmek için bile gardiyanlardan izin istemek zorunda kalıyorlardı.
Gardiyanlar sadece birer denek olduklarını çoktan unutmuş, gerçek bir “gardiyan”a dönüşmüşlerdi. Gerçeklikle bağları neredeyse tamamen kopmuştu. Uyguladıkları psikolojik şiddeti sertleştirmenin yanında; mahkumlara önce gizli, sonrasında açık açık uyguladıkları fiziksel şiddeti iyice arttırıp, işkenceye varacak müdahalelerde bulunmaya başladılar.
Bu sırada mahkumlarsa çok daha pasif, depresif ve hatta korkak bir ruh haline bürünmüşlerdi. 8612 numaralı mahkumun geçirdiği sinir krizi sonrası işler iyice çığırından çıktı.
Fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalan, sürekli aşağılanan ve kontrolsüz güç altında ezilen mahkumların psikolojileri zayıfladı ve gerçeklikle bağları koptu. Öyle ki, artık bunun bir deney olmadığını ve gerçekten tutuklandıkları düşünenler bile vardı. Hem gardiyan hem mahkum rolünü oynayan denekler adeta kontrolden çıkmıştı. Kaldı ki, gerçeklikle bağı kopan sadece denekler de değildi. Hapishane müdürü rolünü oynayan Profesör Zimbardo bile kendisini rolüne kaptırmıştı. Nihayetinde asistanının uyarısıyla kendine gelen Profesör, henüz altıncı günde kontrolden çıkan bu deneyi durdurmak zorunda kaldı.
Eveeet… Bu deney bizi neyi göstermiş oldu arkadaşlar?
“Toplumsal rollerin insan davranışı üzerinde son derece etkili olduğunu” diyenler kazandı! “Güç insanı yozlaştırır, zalimleştirir.” diyenler de…
“Kontrolsüz güç, güç değildir.” cevaplarını da kabul ettim.
Devam etmeden şunu eklememe izin verin. Stanford Hapishanesi deneyi önemli olduğu kadar tartışmalı da bir deney… Çünkü deneye getirilen çok fazla eleştiri mevcut. Mesela bunlardan bir tanesi; “deney başlamadan önce gardiyanlara verilen yönergelerde nasıl davranacakları hususunda çok fazla yönlendirme yapıldığı ve aynı zamanda onlara denek pozisyonunda olmadıkları söylendiği, bu sebeple de ulaşılan sonuçların bilimsel geçerliliğinin tartışmalı olduğu” yönünde. Ayrıca deney sonuçlarına baktığımızda, az olsa, her şeye rağmen aşırı güç kullanımını reddeden, güç karşısında ahlaki değerlerini korumayı başarabilen gardiyanlar da olmuş.
Baştan beri konuştuğumuz tüm örneklerin ortak noktasını fark ettiniz değil mi?
Güç ve güçlü olma hissi o kadar büyük bir şey ki insanı büyülüyor adeta arkadaşlar
Ne olduğunu anlayamadan çok sevdiğiniz birini hatta kendinizi bile tanıyamaz hale gelebiliyorsunuz. İşte, arkadaşımın bana mektubunda anlattığı da tam olarak buydu. Kaç yıllık mesai arkadaşı terfi alınca tanınmaz birine dönüşmüştü. Çünkü arkadaşlar, “güç sahibi olmak” hem psikolojik hem de nörolojik olarak üzerimizde çok kuvvetli etkilere sahip. Bunu ben demiyorum, nöropsikoloji uzmanı Ian Robertson diyor.
Türkçe’ye “Kazanma Etkisi” olarak çevrilen “The Winner Effect” isimli kitabında gücün beynimizi nasıl etkilediğini incelemiş veeee…. ııı…
…bir dakika bir dakika noluyoo anlamı-
Beyin demeye kalmadan hoop nereye geldik? Beynin içine…
Görüyorsunuz ben bile anlamadım bu sefer ne olduğunu arkadaşlar. Artık 111 Hz olarak ışınlanma konusunda çığır açtık diyebilirim.
Neyse ne diyorduk? Hıh… Robertson diyorduk... Robertson kontrolsüz gücün beynimizdeki etkileriyle uyuşturucu maddelerin etkisinin oldukça benzer olduğunu söylemiş. İşte biz de bunu gözlemlemek için buraya geldik. Anladığım kadarıyla çok başarılı ve oldukça güçlü bir insanın, belki de bir CEO’nun beyninin içindeyiz…
Ooo burada neredeyse göz gözü görmüyor arkadaşlar. E bu kadar dopamin de tabii beynin ödül ağındaki aktivitesini önemli ölçüde arttırarak beyin fonksiyonlarını değiştiriyor.
Gelin hemen bir de kortekse bakalım orada durum ne?
Hmmmm haberler kötü… Maalesef bu fonksiyon değişikliklerinden beyin korteksi de nasibini almış…
Zaten Ian Robertson da böyle söylüyordu. Korteksteki bu değişimin düşüncelerimizi de etkileyerek bizi farklı bir insan haline getirdiğini ifade etmişti.
Arkadaşlar burada işler iyice karıştı artık, biz en iyisi başımıza bir şey gelmeden çıkalım bu beyinden!
“Yapma be Barış abi, durum bu kadar karamsar mı? Ne yani, eline güç geçen herkes yozlaşmaya mahkum mu?” dediğinizi duyar gibiyim.
Hayır arkadaşlar tabii ki öyle değil.
Tamam, baştan beri kontrolsüz gücün bireysel ve toplumsal açıdan ne kadar yıkıcı sonuçları olabileceğinden bahsettik, haklısınız. Ama bu gücün her çeşidi zararlıdır anlamına gelmiyor. Aksine kontrollü güç ya da doğru kullanılan güç; insanları daha özgüvenli, daha iyimser ve daha yaratıcı bireyler haline getirebiliyor. Yani güç zehirlenmesi yaşamamak için güç sahibi olmaktan uzak durmamız gerekmiyor. Tam tersine, farkındalık sahibi ve bilinçli bireyler olarak güçlü olmak hem bireysel hem de toplumsal açıdan oldukça önemli.
“Ama ya farkında olmadan güç sarhoşu olursak?” diye de düşünebilirsiniz. Evet, bu gerçekten ince bir çizgi… Gücü doğru kullanırken bir anda sarhoş oluvermek de an meselesi…
Bu noktada size başta da bahsettiğim ünlü düşünür Michel Foucault’nun bu konudaki tavsiyelerinden bahsetmek istiyorum.
Hatta durun size anlatırken arkadaşımın mektubuna da cevap yazalım.
“Sevgili arkadaşım,
Yani yaşadığın şey üzücü ve fakat normal… Bahsettiğin konuda biraz araştırma yaptım ve gördüm ki, insanın doğası gereği gücün esiri olması çok kolay. Ama önemli olan zor olanı başarabilmek. Onun için de içimizdeki bu karanlık yanla mücadeleyi asla bırakmamız gerekiyor. Foucault da iktidarı dengelemek ve güç zehirlenmesini önlemek için onunla sürekli mücadele etmemiz gerektiği söylemiş ve bu mücadeleyi kazanmanın en iyi yolu olarak da adil olmayı önermiş. Bir abla ya da abi, bir patron ya da bir arkadaş… Diğer insanlardan ne kadar güçlü olursak olalım; her kararımızda, her eylemimizde ve herkese karşı adil olmak, her durumda adaleti öncelememiz gerekiyor.
Ben buna birkaç şey daha eklemek istiyorum. Güç zehirlenmesi yaşamamak için adil olmanın yanına; başkalarının düşüncelerine saygı duyma ve çevremizdeki insanlarla empati yapabilmeyi de eklersek, bu mücadeleyi kazanmama ihtimalimiz yok bence, kesin galibiz!”
Aslında bu bölümü size yazdığım bir mektup olarak da kabul edebilirsiniz arkadaşlar. Sonuçta hepimiz, her yerde buna benzer şeyler yaşıyoruz… Evet belki dünyayı yönetmiyoruz, Caligula gibi bir iktidarımız yok… Ama bu bir şeyleri değiştiremeyeceğimiz anlamına da gelmiyor. Büyük küçük demeden, herkesin kendi elindeki gücü adil bir şekilde ve olması gerektiği gibi kullandığı bir dünyayı hayal etmenizi rica ediyorum sizden. Böyle bir dünyada yaşamayı kim istemez ki?
Künye
- YazanKevser Yağcı Biçici
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt