Yaşamın Mucizeleri: Çocuklar
Çocuklar kimsenin aklına gelmeyen fikirleri, hayal gücünden beslenen oyunları ve rengarenk dünyalarıyla yaratıcılık konusunda bize ilham oluyor. 23 Nisan'ı kutladığımız yeni 111 Hz bölümünde bu ilhamın peşinden gidiyoruz. En eğlenceli icatlar, mucize çocuklar ve büyüme arzumuz üzerine konuşuyoruz.
Sufi Özcan: Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111’inci frekansa hoş geldiniz.
Sufi: Heh geldiniz demek! Seslerden anlayabileceğiniz üzere, sıkı bir çalışma içerisindeyim ve çok heyecanlıyım! Çünkü ~~sonunda uzun zamandır bir sır olarak sakladığım~~ 111 Hz fabrikamın kapılarını sizlere açıyorum! Efendim? Sesim biraz farklı mı geliyor? Yoo, bence aynı. ~~Belki sizin kulaklık ayarlarında bir sıkıntı vardır~~. Neyse… Bu fabrikada öyle sıkıcı, her yerde bulabileceğiniz şeyler yapmıyoruz. Mesela şunu bir dinleyin…
Eee naber martı kardeş?
Siri-Martı: Selam! Simit var mı simit? Varsa atsana bana!
~~Sufi: Hayır, yok. Hem zaten meşgulüm şu anda, bölüm sunuyorum.~~
Sufi: Örneğin bu mikrofon, hayvanların dilinden anlamamızı sağlıyor. ~~Bizim dediklerimizi de onlara çeviriyor. Sanırım martı kardeş biraz kırıldı ama neyse… Sonra gönlünü alırım ben….~~
~~Gelin, size henüz tamamlamadığım prototipleri göstereyim…~~
Sufi: Heh! Mesela bu yaylı ayakkabılar sayesinde en az 10 metre yükseğe zıplayabiliyorsunuz…
Sufi: Veeee… İşte! En sevdiklerimden… Sıcak yaz günleri için büyüyebilen bir kar küresi!
Sufi: Herkes sıcaklardan yakınırken, siz kar topu savaşı yapabilirsiniz! Geliyor!
Sufi: Iıı… Evet arkadaşlar… ~~Hala gelişme aşamasında olduğunu söylemiştim.~~ Kendime not…
Sufi: Soğuğa daha dayanıklı bir cam kullan.
Barış: Sufi, o ses neydi öyle?
Sufi: Hiiç!
Barış: Nasıl hiiç! — Aaa bu ne be… Bahar günü kar mı yağmış ya, nasıl olabilir böyle bir şey?
Sufi: Baba, bölümdeyiz.
Barış: Bölümde miyiz? E ben gelmeden başlamışsın ama… Tamam söz verdim mikrofonu sana devredeceğim diye, ama insan babasını kendi programının açılışına da davet eder ya… Etmeli yani… Cık cık cık…
Ah! Hay aksi! Karların içinde cam kırıkları varmış! Ayağıma battı bir tanesi.
Sufi: Baba, hani büyüyebilen kar küresi projem vardı ya… O… Biraz ters gitti.
Barış: Tamaaaam, şimdi anlaşıldı. E hani onu da birlikte tamamlayacaktık. Aşk olsun Sufi! Neyse moral bozmaya gerek yok. Ters giden şeyin ne olduğunu anlayıp bir sonrakinde daha iyi bir tasarım yapabiliriz. Sadece burayı biraz temizlemek gerekecek, durduk yere kaza çıkmasın, değil mi?
Eh… Her icat süreci içinde çeşitli riskler barındırır. Bazen böyle aksilikler olabiliyor haliyle… Sakin kalıp denemeye devam etmek lazım.
Tabii siz de şaşırmışsınızdır bölümün başında Sufi’yi duyunca. E malum yarın 23 Nisan. Hani 23 Nisan’da her sene yönetim çocuklara bırakılır ya… Ben de Sufi’ye bırakayım dedim mikrofonu…
E tabii bazılarınız da “başımıza icat çıkarma şimdi, çocuk yaşta böyle tehlikeli işlerle uğraşmaya ne gerek var?” diye düşünmüş olabilir. İcat yapmanın sadece yetişkinlere mahsus bir şey olduğunu sanmıyorsunuzdur umarım. Tarih, çocuklar tarafından bulunmuş oldukça eğlenceli ve orijinal fikirlerle dolu… E madem öyle, 23 Nisan şerefine biraz bunlar üzerine konuşalım bence. Gelin şöyle bir geriye gidip bakalıııım, ne icatlar çıkarmış çocuklar başımıza...
Hah, bakın bu güzel işte, hem yaz da geliyor… Şimdi şöööyle soğuk bir dondurma ne iyi giderdi, değil mi? İşte bu serinleten lezzet bir çocuk tarafından icat edildi!
Yıl 1905… San Fransisco’dayız…
Frank Epperson, saatlerce dışarıda oynadıktan sonra dinlenmek için evinin arka bahçesinde oturuyormuş bir gün. Bu arada kendisi henüz 11 yaşında… Neyse, sevgili Frank, yerinde duramayan bir çocuk olduğu için bir süre sonra su içmekten de sıkılmış. Tamam yani hepimiz çocukken bir şeylerden sıkılmışızdır da Frank gibisini ilk defa görüyorum. Neyse bizimki baya sıkılmış olacak ki suyun içine bir şeyler koymaya karar vermiş bir anda.
Hemen mutfaktan kabartma tozuyla, şeker almış ve bir çubuk yardımıyla bunları suya karıştırmış. Bir süre sonra bundan da sıkılan Frank, karışımını bahçede unutup uyumak için eve girmiş. Ve o karışım gecenin ayazında saatlerce dışarıda beklemiş.
Beklemiiiş… Beklemiiiş... Ama Frank o gece hiç gelmemiş…
Öhm! Neyse neyse… Bizim Frank, sabahın ilk ışıklarıyla bahçeye indiğinde bir de ne görsün? Karışım tamamen donmuş. Ama Frank, istifini hiç bozmadan, büyük bir soğukkanlılıkla, çubukla bütünleşmiş karışımı bardaktan çıkarıp tadına bakmış.
Ve tadına baktığı şeye hayran kalmış! Ortaya çıkardığı buzlu tatlıya o kadar güvenmiş ki adına “Epsicle” koyarak bunu mahalledeki çocuklara satmaya bile başlamış. Bizim Frank’te ticari zeka da varmış doğrusu… Bu azimle, 1923’te ürünün patentini almış, sonra da çocuklarının isteğiyle ismini “Popsicle” olarak değiştirmiş.
Popsicle, bugün yılda 2 milyara yakın satış yapan bir marka. Yani belki de restoranlarda içecekleri ya da tuzla karabiberi falan birbirine karıştıran çocukları engelleyerek kendinizi büyük bir gelir kaynağından mahrum bırakıyor olabilirsiniz. Benden demesi…
Şaka bir yana, şimdilerde olimpik bir spor dalı olan trambolin de 1930 yılında, 16 yaşında bir jimnastikçi olan George Nissen tarafından icat edilmiş mesela.
Düşünsenize… George… Jimnastikçilerin yere indiğinde geri sekebileceği bir düzenek hayal etmese… Bu eğlenceden… Mahrum kalacaktık…
“Donmuş şekerli su ve zıplama zamazingosu… Aman ne büyük icatlar(!)” diye küçümser bir tutum sergiliyorsanız size bir sorum daha olacak. Aranızda Braille alfabesini duymuş olanlar var mı?
Alfabenin adı, 1800’lerin başında yaşayan Fransız Louis Braille’den geliyor. Louis, henüz 3 yaşındayken babasının dükkanında geçirdiği talihsiz bir kaza sonucu görme yetisini yitirmiş. Ama bu onu yıldırmamış. On bir yaşına geldiğinde, Napoleon’un ordusunda görev alan bir askerin, karanlıkta güvenli şekilde haberleşmek için bulduğu “gece yazısı”ndan ilham almış ve kendisi gibi görme engeli olan kişiler için yeni bir alfabe geliştirmiş. Sekiz sene boyunca üzerinde gece gündüz çalıştığı bu alfabe, parmak ucunun tek dokunuşuyla harfleri hatta kelimeleri hızlıca okuyup anlamayı sağlıyor. Şimdilerde Braille alfabesi, dünyanın her yerinde yaşayan görme engelli kişiler için evrensel bir iletişim yolu… Louis’in çocuk yaştaki merakı, idealizmi ve adanmışlığı milyonlarca insanın hayatını değiştirmiş yani.
Gerçekten ilham verici hikayeler, değil mi?
Ama şimdi bu çocuklarla aynı mahallede yaşadığınızı ya da sınıf arkadaşı olduğunuzu bir düşünsenize… Kim bilir, belki de kendi ailelerinden “bak görüyor musun yaşıtların nelerle uğraşıyor?” gibi kıyas cümleleri işittiler… Peki gerçekten de bazı çocuklar diğerlerinden biraz daha mı farklı? Yani bu çocukları daha meraklı, yenilikçi ve gayretli yapan özel bir formül var mı acaba? Çünkü olsa, herkes uygulamaya çalışırdı muhtemelen. Ama bilim dünyası, üstün yetenek ve zekanın kaynağı konusunda hala kesin bir anlaşmaya varmış değil.
Roald Dahl’ın aynı isimli çocuk kitabından uyarlanan “Matilda” müzikalinin açılış şarkısında, çocuklar hep bir ağızdan anne babalarının onları nasıl birer “mucize” olarak gördüklerini anlatıyorlar. Bilirsiniz, aileler her ne kadar başka çocukları örnek gösterseler de genellikle kendi yavrularının da bir farklı, adeta keşfedilmemiş bir cevher olduğunu düşünürler. Hatta başka çocukları örnek göstermelerinin ardında da biraz bunun yattığını söyleyebiliriz; yaşıtlarının çok ötesinde bir çocuk sahibi olma arzusu… Ama burada bazen önemli bir nokta atlanır; belki de atlanmak istenir. Araştırmacılar, çocukların içinde büyüdükleri çevrenin de en az genetik ve fizyolojik faktörler kadar önemli olduğunu düşünüyor. E tabii, bu düşünce işin büyüsünü kaçırdığı gibi anne babalara sorumluluk da yüklüyor.
Bu erken deneyimlerin o yaştaki bir çocuk için önemi ve babasının Amadeus’un müzik yaşamındaki yadsınamaz etkisi, “Dahi doğulur mu, yoksa sonradan mı olunur?” sorusuna da bir kapı aralıyor. Hadi bu kapıdan geçip Avusturya’nın farklı bir şehrine, Adelaide’a gidelim.
Yıl 1986… Adsteam-Lidums Uluslarası Satranç Turnuvası’ndayız. Oyuncular tüm hünerlerini sergileyerek karşılarındaki rakiplerini alt etmeye çalışıyorlar. Taşların satranç tahtasında çıkardığı ses olmasa salonda çıt çıkmayacak. Ama sessizliğin tek nedeni bu değil. Maçları takip edenlerin, başında şaşkınlıkla bekledikleri bir masa var. Bir tarafta görmeye alışık oldukları bir sima, uluslararası usta unvanına sahip 52 yaşındaki Romanyalı Dolfi Drimer; diğer taraftaysa kızıl saçları, koyu gri gözleriyle sert ve taviz vermeyen bakışlara sahip… 10 yaşında bir kız çocuğu… Evet, kendisini hayranlıkla izleyen gözler önünde Dolfi Drimer’ı malup eden Judit ismindeki bu kız, sadece 10 yaşında.
Aradan beş yıl geçiyor... Artık 15 yaşında olan Judit Polgar, büyük usta unvanını alarak o tarihe kadar bu unvanı kazanan en genç oyuncu oluyor. Üstelik, erkeklerin egemen olduğu ve kendilerini tartışmasız olarak daha üstün addettikleri bir branşta…
Ama Judit, ilginç bir örnek. Macaristan’da, eğitim psikolojisi üzerine çalışan ve satranca ilgisi olan bir babanın en küçük çocuğu olarak dünyaya geliyor. Kendisi ve iki ablasının kaderi daha doğmadan babaları Laszlo tarafından mühürleniyor. Çünkü Laszlo’ya göre deha, yetiştirilen bir şey. Yani uygun bir tedrisattan geçmek, doğuştan birtakım yeteneklere sahip olmaktan çok daha değerli. Laszlo, bu tezini kanıtlamak için kızlarını denek olarak kullanıyor ve üçünden de büyük satranç ustaları yaratmayı kafasına koyuyor.
Bu deneyin sonucunda kızlardan Judit ve Susan büyük usta unvanını, Sofia da uluslararası usta unvanını kazanıyor. Özellikle Judit Polgar, 2700 Elo’ya ulaşan tek kadın satranç oyuncusu olarak bugün hala tüm zamanların en iyileri arasında. Laszlo’yu katı ve baskıcı bir tutuma sahip olmakla eleştirebiliriz belki; ama deneyinin cinsiyet, yaş ve yeteneğe dair kalıpları yıktığı da bir gerçek.
Ne var ki “mucize çocuk” kavramı insanların büyük bir kısmına hala büyülü geliyor. İnsan potansiyelinin en yüksek seviyesini, hiç umulmadık bir bedende görebilmenin yarattığı şaşkınlık, adeta şiirsel… Hatta ilham verici bir peri masalını anımsatıyor. Peki ya bu “peri masalı” gerçeklikle ne kadar örtüşüyor?
“Mucize çocuk” hikayelerinin en önemli unsurlarından biri “önde olmak” diyebiliriz. Bir alanda yaşıtlarından çok daha erken uzmanlaşmak, eğitim basamaklarını üçer beşer atlayarak hemen mezun olmak dışarıdan bakınca hayatı hack’lemek ve hatta başarıyı garantilemek gibi görünebilir.
Oysa, çocukluk dönemlerini adeta ileri sarılmış bir film gibi geçiren bu kişiler, es geçtikleri sahnelerin eksikliğini filmin ikinci yarısında, yani yetişkinlikte sert bir şekilde hissedebiliyorlar. Bu mucize çocuklardan biri olarak kabul edilen ve 14 yaşında üniversiteye başlayan Kate Alexandria, deneyimini şöyle anlatmış:
> Çocuk dahiler, sınıfları atlayan öğrenciler; sınavlarında en yüksek puanları alanlar, hatta erkenden mezun olanlar bizleri büyülüyor. “Öne geçmek” idealize ediliyor. Gençlere yıldızları hedeflemeleri öğütlenirken, yükseklerde ihtiyaç duyacakları oksijeni sağlamak kimsenin aklına gelmiyor bile. >
Mucize çocuklar, yeteneklerini göstermeye başladıkları andan itibaren ayrı bir yerde konumlandırılıyorlar. Aileleri, öğretmenleri hatta kimi zaman ülkeleri bile büyük bir beklentinin içine giriyor. Ne olacakları, ne yapacakları merak konusu oluyor ve henüz bir çocuğun anlayamayacağı ama tüm hayatlarını etkileyecek kararlar vermeleri isteniyor. Çoğumuz için üniversitede bölüm seçmek 18 yaşında bile büyük bir olayken, onlardan henüz 10-11 yaşlarında hayatları boyunca yapacakları mesleği, odaklanacakları tek alanı belirlemeleri bekleniyor. Görkemli ve ışıltılı görünen bir kafesin içine hapsedilmek de denebilir buna…
New York Times’ın En Çok Satanlar Listesi’ne girmiş yazar Paul Tough, “Çocuklar Nasıl Başarılı Olur?” kitabında neden mucize çocukların bazen beklentileri karşılamakta zorlandıklarına yanıtlar aramış… Kitabında altını çizdiği noktalardan birisi şu…
Çocuklar, sarf ettikleri efor için değil de zekaları için övgü aldıklarında, hata yapmayı aptallık olarak değerlendirme eğiliminde olabiliyorlar. Oysa tüm hatalara ve başarısızlıklara rağmen çaba göstermeleriyle övülen çocuklar, esnek bir zihniyet geliştiriyorlar. Bu da onları uzun vadede daha başarılı kılıyor.
Bu çocuklar hatayı kişiselleştirmiyor, saçmalamaktan korkmuyor ve başarı için değil; aldıkları haz sebebiyle yola devam ediyorlar. Mucize çocuklarınsa çoğunlukla böyle bir şansları olmuyor. En iyisi olduklarını duyarak ve böyle hissederek büyüdükleri için bu onayı ve ilgiyi kaybetme korkusuyla risk almıyor, kendilerini örseleyebiliyorlar.
Paul Tough’ın altını çizdiği diğer bir madde de karakterin IQ’dan önce gelmesi…
Kendisi, çocukların başarılı bireyler olarak yetişmesinde öne çıkan 7 kişilik özelliğini sıralamış: Merak, minnet, haz, iyimserlik, oto-kontrol, sosyal zeka ve sağlamlık. İngilizce’de “grit” olarak geçen sağlamlık, tutku ve sebatın bir karışımı olarak tanımlanıyor. Bu özellik, başarısızlıklardan ve onlara karşı edindiğimiz tutumdan doğuyor. Yani sağlamlığımız aslında bizim cesaretimizde saklı… Etrafımızdakilerden ne kadar ileride olduğumuzla değil; gerçek dünyanın tüm bilinmezliğine, önümüze çıkacak engellerine rağmen ilerlemeye devam etmekle alakalı… Mükemmeliyetçilik ve bir şeyleri erkenden başarma arzusu altında eziliyoruz bazen. Öne çıkmak, farklı olmak, örnek gösterilmek istiyoruz. Etrafımız her alanda rüştünü ispat etmiş onlarca yetenekli insanla çevriliyken vasat olarak adlandırılmak korkulu rüyamız haline geliyor. Ustalaşacağımız o tek alanı bulabilmeyi ve mümkünse bunu hemen başarmayı umuyoruz. Bu düşünce kalıbı zihnimize öylesine yerleşiyor ki, büyüdüğümüzde çocuklarımıza da aynı bakış açısını empoze etmeye çalışıyoruz.
Tıpkı Pink Floyd’un ‘The Wall’ şarkısının klibinde olduğu gibi…
Yaratıcılık ve esneklik konusunda doğuştan usta olan çocukları böylece yavaş yavaş köreltiyor, renksizleştiriyoruz. Bundan kendi çocuksu yanımız da nasibini alıyor.
Az önce Matilda müzikalinin ilk şarkısından bahsetmiştim. Bilmeyenler için, hikayenin baş karakteri olan küçük Matilda da bir “mucize çocuk”. Ama hikaye apar topar büyümenin değil, aksine çocuk kalabilmenin önemine ve çocuklukla yetişkinlik arasında aslında pek de öyle büyüttüğümüz gibi bir ayrım olmamasına değiniyor. Gösteri, kapanışını tüm oyuncuların söylediği “When I Grow Up”, yani “Ben Büyüyünce” şarkısıyla yapıyor. Sözler dikkat çekici:
> Ve büyüdüğümde, > > > Büyümeden önce cevapları bilinmesi gereken tüm soruları > > Yanıtlayabilecek kadar akıllı olacağım >
Aslında şarkının tamamını dinlemenizi öneririm. Çocukken büyümeye dair sahip olduğumuz naif düşleri çok güzel anlatıyor. Büyüdüğümüzde her sorunun cevabını verebileceğimizi, zayıf gördüğümüz her özelliğimizin üstesinden gelebileceğimizi, güçsüzlüklerimizi geride bırakıp hayatımızı zorlaştıran tüm sorunları halledebileceğimizi düşünüyoruz.
Belki de bu yüzden bu öne geçme, hızlanma tutkumuz. Bizim için hazırlandığını düşündüğümüz bir tiyatro oyunun finaline yetişmek, alkışı kaçırmamak istiyoruz. Oysa hayatta ne tek bir son var, ne de o sona giden tek bir yol. Her şey her an değişebilir; yolculuğu zevkli kılan da bu… Öne geçmek veya geride kalmak bir illüzyon. Her yaşta yeni keşifler yapılabilir, yeni icatlar çıkarılabilir. Kendimizi bile yeniden keşfetmemiz, gerektiğinde hikayenin gidişatını değiştirmemiz mümkün. Bir sayfayı baştan sona çizmemiz, ya da yırtıp atmamız gerekse bile… Bırakın defteriniz kusursuz görünmesin ama siz son sayfaya kadar kelime kelime, satır satır, her anın tadını çıkararak yaşamış olun.
O zaman bu 23 Nisan’da kaç yaşında olduğumuza hiç takılmadan, büyüdüğümüzde ne olacağımıza, neler yapacağımıza dair hayaller kuralım. Her an bir mucize yaratabileceğimizi unutmadan, hata yapma özgürlüğü tanıyalım kendimize…
Evet arkadaşlar, sanırım Sufi’yi biraz fazla yalnız bıraktım. Hatalar iyidir ama bazen biraz yetişkin desteği ve deneyimi de gerekebiliyor tabii… Ne de olsa her yaş bir olgunluk getiriyor insana- Aaa şunlar yaylı ayakkabılar mı ya? Hep denemek istemiştim bunları!
İçinizdeki çocuğu da öldürmemeniz dileğiyle, 23 Nisan’ımız kutlu olsuun!
Künye
- YazanGülşah Dim
- Ses Tasarımı ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (26)
- youtube.com
- youtube.com
- youtube.com
- youtube.com
- youtube.com
- youtube.com
- Ten Kid Inventors Who Changed Our Lives - Inventionland
- Inventions by Kids | The Works Museum
- Children as inventors
- Can Kids Be Inventors, Too?
- 7 Famous Child Prodigies
- John von Neumann
- 8 Famous Child Prodigies | HISTORY
- Child prodigies: How geniuses navigate the uncertain journey to adulthood
- I Was A Child Prodigy. Here’s The Dark Truth No One Ever Talks About.
- Billy Joel - Vienna (Audio) (Official Audio)
- Why do child prodigies fail to live up to expectations? - Karla Starr
- Child geniuses: What happens when they grow up? | prodigies
- Prodigies: Are They Born or Made? - The Young Musician Music Institute
- The Perks of Being a Late Bloomer - Musicbed Blog
- Spark: How Genius Ignites, From Child Prodigies to Late Bloomers
- Creative late-bloomers live longer than child prodigies - Leyden Academy
- Prodigies and Late Bloomers - The Genius in All of Us: New Insights into Genetics, Talent, and IQ
- ‘Soul’ Review: From the Minds Behind ‘Inside Out’ Comes an Even Deeper Look at What Makes People Tick
- Soul, the movie— A thorough analysis of Music, Spirituality, Purpose and Life Mission
- Mr. Nobody