111 Hz ·Bölüm 179 ·14 Nisan 2025 ·23 dk ·1.769 kelime

Korku ve Cesaret Bulaşıcıdır

Korku biz insanlığın hayatta kalmasını sağlayan en kritik duygulardan birisi. Belki de türümüzün devamlılığını buna borçluyuz. Fakat korku, yanımızdaki insanlardan bize de sirayet edebilen bir şey. Daha da kötüsü bu duygunun bulaşıcı özelliği, toplumu kontrol edebilmek için bir araca da dönüşebiliyor. Fakat bir panzehrimiz de var, cesaret. 111 Hz'in bu bölümünde insan davranışları üzerine düşünüyoruz. Korku ve cesaretin bulaşıcı etkilerine ve bunların nasıl yayıldığına odaklanıyoruz.

0:00

Ben geldiiiim!

Hoş geldin tatlım. Günün nasıl geçti?

Aslında her şey gayet iyiydi, ama şu lanet trafik… Her Cadılar Bayramı öncesi aynı tantana. Herkes dışarıda.

Merak etme, neşeni yerine getirecek şeyi biliyorum. En sevdiğin turtayı yaptım.

Hemen yola çıkmalıyız Marry, sanırım bu… Bu bir uzaylı istilası!

Az önce dinlediklerinizin bir kısmı mizansen değildi sevgili arkadaşlar. 30 Ekim 1938’de gerçekten de böyle bir radyo yayını yapılmış ve ABD tarihinin en büyük kaoslarından birisi yaşanmıştı. Aslında tam olarak toplumsal bir histeri krizi diyebiliriz buna. Hemen anlatayım size bu işin aslı astarını.

1938’in Cadılar Bayramı’ndan bir önceki gün… Oyuncu, yönetmen ve yazar Orson Welles ve ekibi, H.G. Wells’in isimli bilimkurgu romanını radyo tiyatrosuna uyarlamıştı. CBS Radyosu’nda yayınlanan bu oyunda senaryo gereği bir Marslı istilası, kurgusal bir radyo yayını üzerinden dinleyicilere anons ediliyordu. Fakat senaryo ve oyunculuk performansları o kadar sahiciydi ki, ABD’de oyunu dinleyen binlerce insan, duyduklarının gerçek bir haber bülteni olduğunu zannetti. Sonrası… Eh az önce de dinlediğiniz gibi tam bir kaos.

Özellikle New York ve New Jersey’de paniğe kapılan insanlar ortalığı birbirine katmıştı. Erzak almak için marketlere koşanlar, eyalet değiştirmek için yola çıkanlar, günah çıkarma ritüelleri için kiliselere akın edenler, kitlenen telefon hatları… Birkaç saat içinde büyük bir karmaşa sarmıştı sokakları. Dinleyicilerden gelen telefonlar sonrası radyo, yayını kesip bunun kurmaca bir senaryo olduğunu duyursa da iş işten geçmişti artık.

Aslında Orson Welles bu oyunu insanları korkutmak amacıyla hazırlamamıştı. Hatta olaydan sonra yapılan bir röportajda kendisine bunun bir şaka olup olmadığı bile soruldu. diye yanıtlamıştı bu soruyu Welles.

İşte bu olayın düşündürdüğü bir konu üzerine konuşmak istiyorum bugün sizinle. sorusu üzerine kafa yoralım diyorum birlikte. Aslına bakarsanız bu duygu sadece içimizde doğmuyor. Korku, etrafımızdaki insanlardan da etkilenerek geliştirebildiğimiz bir his. Mesela bir odada tek başımızayken kendimizi güvende hissedebiliriz. Fakat aynı odaya korku duyan insanları doldurursak, biz de bir endişe duymaya başlarız. Bu çok da mantıklı duyulmuyor olabilir, fakat bilimsel bir deneyle de açıklanmış bir şey bu.

İki psikolog John M. Darley ve Bibb Latané, 1964’te New York’taki gerçekleşen bir cinayetin ardından, sosyal psikoloji üzerine çalışmaya başlamış. Acil bir durum esnasında, çevredeki kişilerin olaya müdahale etme reaksiyonlarına odaklanmışlar çalışmalarında. 1968’de bu çalışmalarını gözleme dayandırdıkları, yani deneyi de korkunun bulaşıcı etkisi üzerine önemli bir örnek sunuyor bize.

Bu deneyin ilk aşamasında, bir odaya sadece bir denek almış Darley ve Latané. Ardından odaya duman vermişler. Kısa sürede dumanı fark eden denek, hemen odadan çıkmaya çalışmış ve yardım çağırmaya başlamış. Son derece doğal bir tepki vermiş yani.

Deneyin ikinci aşamasındaysa aynı odaya bir grup insan doldurmuş bu iki psikolog. Fakat bu gruptaki insanlardan sadece biri içeride olacaklardan haberdar değilmiş. Ardından yine odaya duman vermiş Darley ve Latané. Ancak kimse bir tepki vermiyormuş.

Odadaki duman oranı gittikçe artsa da denek, diğer insanlar gibi sessiz kalmayı tercih etmiş. İsteyerek veya istemeyerek diğer insanların kayıtsızlığına eşlik etmiş yani.

, yani isimli çalışmalarında bu durumu şöyle açıklıyor Darley ve Latané… Odadaki grup tepkisiz kaldıkça, kişi de kendi endişelerini bastırıyor. Bu da zihnimizdeki sosyal kıyaslama mekanizmasıyla izah edebileceğimiz bir şey aslında. Zihnimiz bir tehdit algısını sadece dış gerçekliğe değil, başkalarının davranışlarına göre de şekillendiriyor. Evet, korku bizim güvende kalmamızı sağlayan bir duygu. Bir nevi uyarı alarmı bizler için. Ancak bu alarm yalnızca kendi içimizde yaşadıklarımızla değil, başkalarının yüz ifadeleriyle de tetiklenebiliyor.

Peki neden böyle? Sonuçta ortada mantıken bir uyuşmazlık var, değil mi? Bir odada duman olduğunu görseniz, yangın çıktığını düşünüp hemen oradan çıkmak istersiniz sonuçta. Yani içgüdüsel olarak ilk yapacağınız şeyin bu olması beklenir. Öyleyse neden bunun tam aksine bir tepki veriyor zihnimiz?

Emile Durkheim gibi önemli sosyologlar bunu modern insanın sosyal bağlarındaki zayıflamayla ilgili olduğunu düşünüyor. Evet, bir birey toplumun parçası olsa bile kalabalıkların içinde kendisini yalnız hissedebiliyor. Düşünsenize, metrolarda, sokakta, iş yerinde, okullarda… Aslında hep bir kalabalığın içerisindeyiz, fakat hepimiz kendi dünyamızda yaşıyoruz. İşte bu kalabalıkların içinde yalnız hissetme duygusu, tehlike anında da kendisini gösteriyor. Zihnimiz ilk olarak diye şartlıyor kendini. Çünkü endişesi duyuyor. İşin içine korku gibi güçlü bir duygu girdiğinde bu sosyal risk daha da büyüyor bizim için. E yani sonuçta kim dışlanmak ya da tercih etmediği bir yalnızlıkla yüzleşmek ister ki?

Kısacası reddedilme endişesi, fiziksel tehdit kadar güçlü bir duygusal tepki. Bunun da beynimizin çalışmasıyla doğrudan bir ilişkisi var tabii ki. 111 Hz’in birçok bölümünde andığımız ayna nöronlar, bu sosyal ilişkilenmede de doğrudan bir rol oynuyor. Beynimiz, başkalarının yüz ifadelerini, beden dilini, hatta nefes ritmini taklit ederek benzer hisler üretiyor. Çevremizdeki bir kişi korktuğunda da beynimiz onun korkusunu bir ayna gibi yansıtıyor. Ve biz hiç farkında olmadan, onun duygusuna eşlik etmiş oluyoruz.

Korkunun bu etkisi tarih boyunca birçok farklı alanda bir araç olarak kullanıldı. Diktatör ya da imparatorların en çok tercih ettiği araçlardan birisiydi bu. Mesela Hitler’in propagandası, korkuyu yay, tepkisizliği aşıla ilkesine dayanıyordu. Benzer şekilde popüler kültürde de bunun sık sık işlendiğini görüyoruz aslında. ni düşünün. Mordor’un etkisi sadece fiziksel değil, psikolojik bir korku da yayar Orta Dünya’ya. Hüküm Dağı’nın yaydığı korkuyu, çaresizlik hissi takip eder.

Peki bunun bir çaresi, ne bileyim bir panzehri yok mu? Elbette var arkadaşlar. Kısa bir aradan sonra da onun üzerine konuşacağız sizinle.

Evet, korkunun bulaşıcı bir etkisi var dedik. Bunun nasıl çalıştığını ve nedenlerini konuştuk ilk kısımda. Şimdi de çaresi üzerine düşünelim… Korku kadar bulaşıcı bir şey daha var aslında. Cesaret. Ve bu davranış da genellikle kolektif bilinç ve birliktelikle yayılabilecek bir şey aslında. Hadi biraz da cesaretin nasıl yayıldığını konuşalım öyleyse.

Cesaret çoğu zaman bireysel bir erdem gibi anlatılır bize. Kitaplarda, filmlerde falan cesur insanlar hep büyük kahramanlardır. Dolayısıyla biz de genelde korkmamak, geri adım atmamak, kararlı olmak gibi davranışlarla ilişkilendiriyoruz bu özelliği. Fakat bu sadece duygularla açıklayabileceğimiz bir insan davranışı değil. Zira cesaret, bir hayatta kalma içgüdüsünün de yansıması aslında.

Evrimsel tıp ve evrimsel psikoloji üzerine çalışmalar yürüten bilim insanı Randolph Nesse, kitabında bunu çok iyi anlatıyor. Taa ilkel çağlardaki atalarımız, tehlike karşısında ya kaçtı ya da savaştı. Fakat aralarında bir başkasını korumak için kendisini tehlikeye atanlar da vardı. İşte burada dürtüsünün devreye girdiğini söylüyor Nesse. Yani kendini feda etme pahasına bir başkasını korumak… Bunun evrimsel açıdan bir avantajı olduğunu da ifade ediyor kendisi. Cesaret, bir topluluğun hayatta kalma şansını arttırıyor ona göre. Bireyin değil, grubun devamı için kritik bir nitelik yani bu. Şöyle düşünün, topluluk olarak yaşayabilmeyi başardığımız için türümüzün nesli bunca zaman devam etti.

Fakat bulaşıcı cesaretin psikolojik bir yanı da var. Cesareti, korkuyu yok eden bir şey olarak değil, korkuya rağmen hareket etme kararlığı olarak açıklıyor Nesse. İşte bu çok önemli bir ayrım. Zira cesur bir insan hiç korkmaz diye bir şeyden söz edemeyiz. Her insan korku duygusunu duyar en nihayetinde. Fakat cesur bir insanın değerleri, korkularının önüne geçer. Bu da onun harekete geçmesini sağlayan bir özelliktir aslında. Geleceğin bilinmezliğine rağmen, şimdi adım atmaktır cesaret. Ve bu davranış, bireysel olduğu kadar kolektif de olabilir.

Şöyle de özetleyebilirim. Evet, cesaret bir kişilik özelliği. Fakat bu özellik sadece kişinin iç dünyasında yeşeren bir şey de değil. Sosyal bir düzlemde ve birlikte hareket etme güdüsüyle de doğan bir davranış bu. İşte bu da cesaret bulaşıcıdır düşüncesinin kaynağını oluşturuyor. Psikologlar buna kolektif etki de diyor bu arada.

Sosyal açıdan bakarsak, “biz” dediğimiz bir grubun parçası olunca, o grubun değerlerini kendi değerlerimizmiş gibi hissediyoruz. Aidiyet kuruyoruz yani. Dolayısıyla dahil olduğumuz grup bir tehditle karşılaştığında, birey olarak harekete geçmeyi kendimize görev biliyoruz. Zira birlikte yürümek, sadece aynı yönde hareket etmeyi değil, aynı tehlike karşısında birleşmek anlamına da geliyor. İşte bu birliktelik ve yalnız olmadığını hissetme hali, insanın bireysel korkularını da törpülüyor.

Yine “ üzerinden örneklendireyim bunu dilerseniz. Evet, Güç Yüzüğü’nü Hüküm Dağı’nda yok etmek neredeyse imkansız bir görev. Hatta sonu felaketle biteceği neredeyse kesin, değil mi? Ve bu yükü bir hobbit olan Frodo taşıma zorunda. Ancak o yüzüğü yalnız taşısa da, onun cesaretinin kaynağı Yüzük Kardeşliği’ndeki dostları. Gandalf’ın bilgeliğine, Aragorn’un liderliğine ya da Sam’in sadakatine sırtını dayayarak, o yolculuğa çıkabildi Frodo. Yol arkadaşlarının cesareti ona da bulaştı yani.

Şimdi buraya dek cesaretin sosyolojik ve psikolojik özelliklerini ele aldık sadece. Tamam, birlikte hareket etmek duygusal bir eylem, onu anladık. Peki ama bizi harekete geçiren fizyolojik etkiler de yok mu bu konuda?

Aynı soruyu Gothenburg Üniversitesi’ndeki bir grup bilim insanı da sormuş ve araştırmaya koyulmuş. Björn Vickhoff’ün başını çektiği bu ekip, 2013’te düzenledikleri çalışma boyunca aynı koroda şarkı söyleyen insanların kalp ritimlerini takip etmiş.

Başta bir uyum olmasa da zamanla korodakilerin kalp atış ritimlerinin birbirine uyum sağlamaya başladığını gözlemlemişler. başlıklı makalede bu durumun fizyolojik açıklamasını da yapıyor Vickhoff ve arkadaşları. Şöyle ki, aynı koroda şarkı söyleyen insanlar aynı ritimde nefes alıyor ve aynı tonda ses çıkarıyor. İşte buna bağlı olarak kalp atışları da aynı ritim ve tempoda ilerliyormuş. Bu biyolojik senkronizasyon, korodaki kişilere bir aidiyet hissi de sağlıyormuş ayrıca. Bununla birlikte korodaki kişilerin yalnızlık hissinin azaldığını, başarısızlık ve tehdit kaygısının düştüğü de gözlemlenmiş. Yani koro, insanlar için bir sığınak haline dönüşmüş.

Bu duygudaşlık hali sadece müzik için de geçerli değil üstelik. İnsanların topluluk halinde yaptığı hemen hemen her şeyde benzer bir ritmik eşleşme yakalıyoruz. Ve birlikte ritim tutmak, birlikte cesur olmaya evriliyor. Hatta bakın buna verebileceğim çok da güzel bir örnek var.

İzlanda’da her yıl düzenlenen Þorrablót (Thorra-blot) Festivali. Yüzlerce yıldır düzenlenen bu festivalde biyolojik ve sosyal açıdan bir dayanışma ortamı kuruluyor. Ocak sonundan şubat ortasına kadar süren bu festivalin, düzenlendiği tarihlerin de özel bir anlamı var. Ülkenin en sert, en karanlık ve en zor dönemi bu iki haftada yaşanıyormuş. İnsanlar da bu dönemi evlerine çekilip endişeyle yaşamak yerine, birlikte atlatacakları bir festivale dönüştürmüş. Zor bir dönemde bir araya gelip kutlama yapmak, doğanın şartlarına aykırı davranmak... Epey cesurca bir hareket bence, siz ne dersiniz? Aslında buna bir festivalden çok ritüel demek de daha doğru olur. Karanlığa, yalnızlığa ve yılgınlığa karşı birlikte durmanın ritüeli.

Þorrablót Festivali’nin etkisi üzerine bilimsel bir gözlem de yapılmış bu arada. Buna göre festivalin İzlanda’da sosyal dayanışmayı artırdığı, depresyon riskini düşürdüğü ve duygusal regülasyonu destekledi ifade ediliyor. Özellikle kış mevsiminin uzun sürdüğü coğrafyalarda, bu tür kolektif etkinliklerin önemine de vurgu yapılıyor. Eh yani, insanların hem ruh sağlığını hem toplumsal bağlılığını güçlen etkinlikler bunlar sonuçta. Ayrıca bu festivalin yüzyıllardır düzenlenmesi, İzlanda’nın nasıl dünyanın en mutlu üçüncü ülkesi olduğuna dair de güzel bir ipucu veriyor sanırım. İstatistikler, bilimsel araştırmalar falan bir yana, çok güzel bir mesajı var bu festivalin… Cesareti, yanındakinden devşirmeye dair en güzel örneklerden biri olabilir bu mesaj.

Diyeceğim o ki, korku gibi cesaret de bulaşıcıdır sevgili arkadaşlar. Buna dair farklı alanlardan, türlü türlü örnek, farklı farklı hikaye anlatabiliriz. O bulaşıcı cesaretten payınızı almak için tek yapmanız gerekense, birlikteliğe dahil olabilmek. Kendi çıkarlarından çok bir topluluğun ya da bir ekibin çıkarlarını göz etmek, başta cesaret olmak üzere birçok güzel duyguyu hissetmenize yol açacaktır emin olun.

Unutmayın bir sorun birlikteyken daha kolay çözülür. Bir keder birlikte olduğunuzda daha az acıtır. Hatta birlikte attığınız kahkaha bile daha güzel duyulur kulağınızda. Eğer üstünüze bir yerden korku bulaştıysa, endişe etmenize hiç gerek yok. Birileri mutlaka sizinle dayanışacaktır.

Asla yalnız yürümemeniz dileğiyle.

Şimdilik hoşça kalın.

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (9)