111 Hz ·Bölüm 180 ·21 Nisan 2025 ·25 dk ·2.160 kelime

Öfke: Dost Mu Düşman Mı?

Öfke... Kontrolü kaybettiğimizde yakıp yıkan, doğru yönlendirildiğindeyse bizi harekete geçiren içimizdeki o güçlü ateş. Peki, bu duygu sadece yıkım mı getirir? Onu yapıcı bir enerjiye dönüştürmek, öfkeyle kalkıp zararla oturmamak mümkün mü? 111 Hz’in bu bölümünde, bu karmaşık duyguyu biyolojik kökenlerinden felsefi yorumlarına, yıkıcı potansiyelinden dönüştürücü gücüne kadar inceliyoruz.

0:00

Offf ne bu ses ya? Gecenin bu saatinde... Farkındalar mı acaba saatin kaç olduğunun? Yarın sabah toplantım var!

Biraz kısar mısınız!

İnanılmaz! Duymuyorlar bile. Hem geçen hafta da yapmışlardı bunu. Eh- bu gürültüyle nasıl uyuyacağım ben?

Yok böyle olmayacak. Gidip konuşacağım. Bu ne saygısızlık yahu! Pazar gecesi yapılacak iş mi bu? Apartmandan attırmalı bunları aslında ama neyse!

Heyyyy! Heyyy?? Kimse yok mu?

Zili bile duymuyorlar... Pes!

Sorun mu var? Özlem, Emir, konuşmuştuk daha önce! Bu saatte bu kadar yüksek sesle müzik dinlenir mi? Pazar gecesi bu yahu, yarın iş günü!

Fark etmedik mi? Nasıl fark etmezsiniz! Bütün apartman dinliyor sizi! Geçen hafta da aynısı oldu, konuştuk, tamam dediniz!

Böyle olmaz ama çocuklar. Kaçıncı oldu bu? Yarın işimiz gücümüz var bizim! Uyuyamadım sizin yüzünüzden!

Ama bakın, bu son olsun! Bir daha olursa aynı anlayışı göstermem! İyi geceler.

Pardon arkadaşlar. Bu durum beni o kadar öfkelendirdi ki… Yoksa, sizi böyle karşılamayı hiç istemezdim. Yani gençlere de bu kadar sert çıkışmak istemezdim ama… Bu kaçıncı!

Hiç de sevmiyorum öfkelenmeyi aslında… Sanki ben, ben değilmişim gibi oluyor. Ki aslında Özlem de Emir de çok tatlı gençlerdir. Ama bazen böyle olur, öfkemizi kontrol edemeyiz.

Neyse, umarım çocuklar çok bozulmamıştır…

Aslına bakarsanız bu durum bana bir fikir verdi. Ne dersiniz arkadaşlar bugün öfke üzerine mi konuşsak biraz?

Ben biraz kestireyim şimdi… Siz geldiğinizde biraz öfke üzerine konuşalım. Ki daha önce Ters Yüz bölümünde biraz bahsetmiştik ama burada biraz daha derine insek güzel olabilir. Neyse lafı çok uzattım. Zaten uykum bastırıyor…

Bir kere en başından kabul etmemizin yararı olabilecek yaklaşım şu olabilir başlarken; öfke en temel duygularımızdan biri. Ancak diğer birçok duygudan farklı olarak öfke direkt olarak biz veya başkasına zarar vermeye yatkın hale getiren bir duygu. Ki öyle değil midir arkadaşlar? Bir şeylere öfkelendiğimizde öyle bir deneyim yaşarız ki sanki önümüze gelecek her şeye saldırabilir gibi hissederiz. Bazen öfke geçince “düşünmeden hareket ettim” deriz, birilerini kırmaktan korkarız. Hal böyleyken de bu duygudan genelde kaçınmamız öğütlenir. "Öfkeyle kalkan zararla oturur aman ha…" denir mesela... Öfkeden çekiniriz belki bu yüzden. E bu da bir öğretiye dönüştüğünde bu duyguyu kendimizde incelememize bir engel oluşturabilir.

Peki öfkelendiğimizde vücudumuzda nasıl şeyler gerçekleşir?

Bizi öfkelendiren bir durumla karşılaştığımızda önce beynimizin iç bölgesindeki amigdalamızdan hormonlar salgılanır.

Salgılanan adrenalin ve kortizol hormonları da vücudumuzu “fight or flight” yani savaş ya da kaç moduna sokar.

Bu duruma geçtiğimizde kalp atışlarımız hızlanırken kan basıncımız yükselir ve daha hızlı nefes almaya başlarız. Tüm bu fizyolojik etkiler nedeniyle de sesimiz yükselir ve konuşmamız hızlanır. Hatta öfkemiz eğer çok yüksek seviyelerdeyse ellerimiz titremeye başlarken kaslarımız da kasılır.

Amigdalamız adeta tüm beynimizin kontrolünü eline alır. Böylelikle karar veren ve rasyonel düşünceden sorumlu olan pre-frontal cortex devreden çıkar. Bu da bizleri tamamen içgüdüsel hareket etmeye götürür.

İşte arkadaşlar vücudumuza da böyle yansıyan bir duygu olduğundan kimse de öfkelenmeyi pek sevmez. Neden sevsin ki rasyonel düşünme yetisini kaybetmeyi… İnsanı kendinden korkutur. Peki diğer en temel sorumuzdan devam edelim; neden öfkeleniyoruz? Yani neden öfke diye bir duygumuz var? Ne işe yarıyor bu korkutucu, yıkıcı ve kırıcı duygu?

Antropoloji profesörü Elizabeth Cashdan diyor ki, öfke gibi duygular aslında bizi korumak için evrimleşmiş. Tıpkı diğer hayvanlar gibi, bir tehlike sezdiğimizde "savaş ya da kaç" moduna geçip kendimizi savunmamız için bir tür içgüdüsel alarmmış bu. Hatta Cashdan'a göre, soyumuzu devam ettirme ve DNA'mızı koruma içgüdümüzle de bağlantılıymış. İyi hoş da, şimdi dürüst olalım: Komşunun gece yarısı son ses açtığı müzik, pek de hayatımızı tehdit eden bir durum sayılmaz, değil mi? İşte burada öfkenin evrimsel kökenlerinden biraz farklılaştığını görüyoruz. Demek ki günümüzde öfke sadece hayatta kalma dürtüsüyle ilgili değil… Peki o zaman modern hayatta ne işe yarıyor bu duygu?

Aslında çoğu zaman bizi çileden çıkaran şey, olayın kendisinden çok daha fazlası oluyor. Yani bir komşunun gürültüsü sizi öfkelendirdiğinde, mesele sadece çıkan ses olmayabilir. Yarın erken kalkmanız gerekmesi, toplantınız olması, tekrar eden bir sorun olması… Hepsi birer neden olabilir.

Benim yaşadığım gibi yani. Hoh- Neyse sinirlenmiyorum tekrar. İşte o an hissettiğiniz şey, belki de bir tür haksızlığa uğrama duygusudur. İçten içe adil bir ilişki, karşılıklı bir saygı beklersiniz. Siz yüksek sesle müzik dinlemiyorken komşunuzun bunu yapması adalet duygunuzu incitir ve öfkelenirsiniz. Modern hayattaki pek çok öfke patlamasının altında yatan neden de bu adalet inancının incinmesi olabilir.

Kaldı ki bunun da zaten insanın varolduğundan beri kafa yorduğu bir mesele olması da mümkün. Öyleyse gelin, felsefe öfkeye nasıl yaklaşıyor; daha yakından bakalım.

Aristoteles, birçok konu gibi öfke üzerine de yazan ilk düşünürlerden. Doğru öfkeyi adaletsizliğe verilen yerinde bir tepki olarak tanımlıyor kendisi. Yani Aristoteles’e göre öfke kendi başına kötü bir duygu değildi. Onun da belli bir işlevi vardı ve bu işlevi doğru şekilde yerine getirdiğinde meşru yani geçerli de olabilirdi. Peki, hangi şekildeki hissedilen öfke meşruydu?

Doğru kişiye, doğru zamanda, olması gereken seviyede ve doğru amaç için duyulan öfke erdemli bir tepkidir demiş kendisi. Şimdi bu kriterlere tek tek bakalım. Mesela doğru kişi…

Baştaki sahneye dönersek benim Emir ve Özlem’e değil de başkasına kızmam anlamsız olurdu değil mi? Beni öfkelendiren şey yüksek sesti ve yüksek sesin sebebi onlardı. İşte doğru kişi bu şekilde seçilmeliydi. “Bana yapılan yanlışın sorumlusu kim?” sorusunun cevabıyla…

Peki, zamanlama nasıldı? Tam harekete geçmem gereken anda geçtim aslında… Eğer daha geç kalsam kendi kendime dolabilirdim. Erkenden harekete geçseydim de ortada bir sorun yokken kızmış olurdum… O halde, sıra sonraki soruda.

Doğru amaç neydi? Ben onların sesi kısmalarını ve alanıma saygı duymalarını istiyordum. Yani onlara gösterdiğim saygının karşılığını almam gerektiğini düşünüyordum. Bence benim amacım da doğruydu, umarım bana hak verirsiniz arkadaşlar... Tabii size kalmış.

Yine de belki biraz fazla sinirli algılanmış olabilirim… Biraz daha kendimi kontrol etsem iyi olabilirdi. Evet, evet. Olması gereken seviyenin bir tık üstündeydi öfkem. Tam anlamıyla erdemli değildim belki de… Ama gençlerin gönlünü alırım bir şekilde diye umuyorum.

İşteeee doğru öfkeyi bu şekilde anlaşılabilir bir formüle oturtup kullanabiliriz belki arkadaşlar. Ne dersiniz?

Ya...Aklıma bir basit gibi görünecek soru daha takıldı. Aristoteles'in ilhamıyla da... Öfkeyi öfke yapan şey nedir? Aristoteles’e göre öfkelenmemizin sebebi bizim veya sevdiğimiz bir kişi veya şeyin başına gelen kötü bir olaydır. Ve öfkelendiğimiz için bir karşılığını, bedelini ödetmeyi isteriz. Bunun çok güzel bir örneğini 2010’larda film uyarlamalarıyla da kendisinden çok konuşturan bir seride görmüştük. Siz de o seriyi hatırladınız mı?

Açlık Oyunları. O filmde pek sevilen ana karakter Katniss Everdeen, filme ismini veren oyunlardan kurtarılmış ve Capitol’a karşı başlayan ayaklanmanın sembolü olmuştu. Ve bu sembollük görevlerinden biri neticesinde 8. Mıntıka’ya gelmişti.

Yeni bombalanmış 8. Mıntıka’ya gelen

Katniss Everdeen kameralara dönüp o meşhur konuşmasını yapmıştı:

Ne sahneymiş ama...

Benim Emir'e olan öfkemle bunun hiç alakası yok tabii, yanlış anlaşılmasın. Bizimki komşuluktan. Ama burada Katniss'in öfkesi gerçekten bir ateş gibi hissettiriyor. "Biz yanarsak siz de yanarsınız..." bir intikam çağrısı. Ki Aristoteles de tam böyle bir öfkeden bahsediyordu. Bizi yakan şeyi yakmak, faile neden olduğu hasarın bedelini ödetmek. Bu arzu öfke kavramının ne olduğunu belirleyen şeydi! Aynı zamanda cezalandırma da adaletin korunması için şarttı. Eh- burada da bir adaletsizlik söz konusuydu.

Peki… Adaletsizlik söz konusu olduğunda intikam mıdır her zaman yapılması gereken? Hem Katniss hem de Başkan Snow yanacaksa geriye ne kalıyor?

Ama önce kısa bir ara verelim isterseniz. Biraz hararetlendik. Bir soğuyalım. Ardından bu büyük soruya yanıtlarımızı beraber arayalım.

Arada bir Uzak Doğu masalı geldi aklıma... Hemen kısaca size anlatayım.

Rivayet olunur ki, bir zamanlar yolculukta olan Buda'nın yolu, huysuz ve somurtkan insanlarıyla bilinen bir kasabaya düşmüş. Kasabalılar, Buda'yı görür görmez etrafını sarıp ona bağırmaya, türlü hakaretler ve aşağılayıcı sözler savurmaya başlamışlar. Öfkeleri gözlerinden okunuyormuş. Ancak Buda, bu düşmanca karşılama karşısında hiç sarsılmamış, sükunetini koruyarak sadece yoluna devam etmek istediğini, acelesi olduğunu ifade etmiş. Onun bu sakinliği kasabalıları daha da şaşırtmış ve içlerinden biri, onca hakarete neden bir karşılık vermediğini sormuş.

Buda hafifçe gülümseyerek cevap vermiş. Onların öfke ve hakaretlerinin, kendisine sunulan ancak kabul etmediği bir hediye gibi olduğunu söylemiş. Kabul edilmeyen hediye nasıl sahibine geri dönerse, kabul edilmeyen öfkenin de sahibinde kalacağını ve en çok ona zarar vereceğini belirtmiş. Kendilerine bu şekilde zarar vermekten vazgeçmelerini, bunun yerine hem başkalarını hem de kendilerini sevmeyi seçmelerini öğütlemiş.

Ne kadar ilginç bir cevap değil mi arkadaşlar? Öfkeyi bir hediye gibi görmek, hediyeyi kabul etmediğimiz durumda sahibine iade etmek. Çocukluğumuzda birçoğumuzun duyduğu bi’ laf vardı: “kötü söz sahibine aittir”. Ancak bazen bunu yapmayı bırakın hatırlamak bile aklımıza gelmez... . Öyle bir zaman gelir ki öfkenin yanıp tutuşan ateşini içimizde hissederiz. Yine de bu ateşi söndürmek bizim görevimizdi Buda için. Buda gibi düşünenler Batı’da da vardı. Stoacılar diye anıyoruz onları. Hatta günümüzde oldukça popülerler de…

Bir Roma dönemi düşünce okulu olan Stoacılar için de öfke kesssinlikle dostumuz değildi! Öfkeyi direkt olarak irrasyonel olmak ve kontrolü kaybetmek olarak ele alıyorlardı. Onlar için aklın merkeziliğini de hesaba katınca irrasyonel davranıştan korkmaları hiç tesadüf değildi doğrusu. Peki, öfkenin bu kadar kesin bir şekilde reddedilmesi, Stoacıların kontrol edebildiklerimiz ve edemediklerimiz ayrımıyla nasıl örtüşüyor?

Onlar dünyayı da iki parçaya ayırmıştı: kontrol edebildiklerimiz ve kontrol edemediklerimiz. Arzularımız, eylemlerimiz ve seçimlerimiz kontrol edebildiklerimizken kontrol edemediğimiz taraf geri kalan her şeyi içeriyordu. Yani rüzgarın esme hızından, elimizdeki bardağın kırılmasına; arkadaşımızın bize yalan söylemesinden sevdiğimiz bir yakınımızı kaybetmeye kadar her şey dışsaldı. Dolayısıyla bunlar kontrol edilemezdi. Eh- öfke de içimizde yaşadığımız bir şey olduğundan bizim kontrol ettiğimiz kısımda kalıyordu. Peki, neden Aristoteles’deki gibi “doğru öfkelenme” diye bir durum yok?

Stoacılar için cevap oldukça basit. Öfkenin kaynağını kontrol edemezken öfkelenen özneyi yani kendimizi kontrol edebiliyoruz. Öfkeli olmamayı seçebiliriz, öfkelenmemek için çabalayabiliriz. Şöyle düşünebiliriz. Bir gün İstanbul’da vapura binmiş Beşiktaş’tan Kadıköy’e geçiyoruz.

Eh- pek tabii martılar da bize bu yolculukta eşlik ediyor. Siz de telefonunuzu çıkarıp fotoğraflarını çekmek istiyorsunuz.

O sırada büyük bir rüzgar esiyor, hafif dengeniz bozuluyor veeee telefonunuzu denize düşürüyorsunuz. Doğal olarak oldukça üzgünsünüz ama kızacak kimse de yok… Çıkıp rüzgara, dalgalara kızar mısınız? Kızamazsınız tabii ki! Kızmak oldukça irrasyonel olurdu. İşte Stoacılar için yan komşumuzun yüksek sesli müzik dinlemesi de temelde aynı şey, yani dışsal bir neden. Onlar için komşuya kızmak da rüzgara kızmak kadar irrasyonel bir davranış. Rasyonel olan öfkemizi kontrol etmek olacaktır.

Ama bu noktada “Pasifize olup dünyaya tamamen arkamızı mı dönmeliyiz? Değiştirmeye çalışmayalım mı?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bunun için başka bir filozofa daha gitmemiz gerekiyor.

Halihazırda öfkeye dair birden fazla farklı bakış var topladık ama bir taneye daha bakalım. Ne Aristoteles gibi öfkeyi doğru bulan ne de Stoacılar gibi reddeden bir bakış açısı bu.

Filozof Martha Nussbaum bir yol daha olduğunu iddia ediyor. Aristoteles’in iddiasına, öfkeyle intikam arzusu arasındaki derin bir ilişki olduğuna katılsa da, bu arzunun bir problem olduğunu söylüyor. Problem şöyleymiş: bize zarar veren birini incitmek bizim gördüğümüz zararı azaltmıyor. Yani zarar çoktan verilmiş. Zarar veren kişinin eleştirilmesinden yargılanmasına kadar hiçbir durumda bize verilen zarar ortadan kalmıyor.

Yani Katniss’i alıntılarsak, Mr. Snow’u ve Capitol’ü ateşe vermek; bizi çoktan yakmış olan ateşi söndürür mü? Tabii ki söndürmez… O halde ne yapmalıyız? Cevabın Nelson Mandela’da olabileceğini söylemiş Nussbaum. Ve Mandela’dan da yola çıkarak “geçici öfke” kavramını ortaya atmış. Bu kavrama göre öfke kişiyi harekete geçirmeli ve sonra yok olmalıymış. Bildiğiniz gibi Nelson Mandela Güney Afrika’da apartheid rejiminin yıkılması için büyük bir mücadeleye girişen ve tam 27 yıl kadar hapis yatan bir liderdi. 27 yıl hapis ve öncesinde ikinci sınıf olarak yaşamak… Mandela’nın zaman zaman oldukça öfkelendiğini hayal edebiliyorum doğrusu.

Öfkelenmemek mümkün mü? Oh- Ama öfkesinin onu kontrol etmesine izin vermemiş. Onu harekete geçmek için bir araç olarak kullanmış ama intikama yönelmemiş. Hapisten çıktıktan sonra birçok intikam çağrısına kulak tıkamış ve iyi bir ulusun nasıl ortaya çıkacağına odaklanmış. Büyük eleştirileri göze alarak kendini hapse atanlarla dahi görüşmeye ve işbirliği yapmaya çalışmış. Bu durumu sembolize edecek belki de en güzel örnek Güney Afrika Milli Marşı’ydı. Yeni rejimde onun partisi Afrikalı Ulusal Kongresi sadece Afrika dillerinin olmasını istemiş ama Mandela bunu reddetmiş. Apartheid’ın beyazlarının dilleri olan Afrikaans bir kıta ve kapanışa İngilizce bir parça da ekletmiş. Yeni bir ulus kuruyorsak birlik olmamız lazım demiş…

Mandela’nın bu yaklaşımı, öfkenin yıkıcı bir intikam arzusuna dönüşmesini engellemişti. O, bu güçlü duyguyu tam da Nussbaum'un işaret ettiği gibi geçici bir motivasyon olarak kullanarak ülkesi için daha iyi bir gelecek inşa etme yolunda yapıcı bir enerjiye dönüştürmeyi başarmıştı. İntikam yerine uzlaşmayı ve birliği seçerek, öfkesini dönüştürmüş ve geçmişte yaşadığı acıların ötesine geçmeyi başarmıştı.

Evet arkadaşlar, sizi anlıyorum. Birçoğumuz farklı nedenlerle öfkeli günler geçiriyor. Böyle zamanlarda öfkeyle ilişkimizi düşünmenin hepimize faydalı olacağını umuyorum. Herkesin bildiği bir duygu olmasına rağmen, neredeyse hiç birimiz öfkeyle nasıl başa çıkacağını tam olarak bilemiyoruz. Öfkeyle ilişkimizi birçok açıdan değerlendirmek, bir yandan da bu duyguyla barışmamıza ve onu nasıl yapıcı bir hale getirebileceğimizi anlamamıza yardımcı olan bir süreç olmuştur umarım. Unutmamamız gereken şey, öfkenin bir duygu olduğu ve her duygu gibi onun da belirli bir işlevi olduğudur. Ancak bu işlevin yerine getirilmesi için bazı koşulların gerçekleşmesi gerekir. Salt öfkeyle hareket etmek ve intikam beslemek genellikle en çok bize zarar verir. Ancak öfkeyi bir geçiş duygusu olarak ele almak, onu bir motivasyon ve enerji kaynağı olarak kullanmak ve sonrasında akıllıca davranmak farklıdır. İşte bu şekilde öfkemizden bir şeyler öğrenebilir, yıkıcı bir enerjiyi yapıcı bir güce dönüştürebiliriz.

Avatar: Son Hava Bükücü çizgi dizisindeki Aang karakteri, ejderhalardan ateş bükmenin güzelliğini gördüğünde öyle bir şey demişti ki, bence bu kadim duyguyu en iyi Aang’in ateş bükmeye dair sözleriyle anlayabiliriz:

> Ateş bükmenin yıkım olduğunu düşünüyordum, ancak anladım ki… O aynı zamanda enerji ve yaşam. >

İşte öfke de biraz böyledir: Hem yakıp yıkan bir alevken, hem de içinde enerji ve yaşam gücü barındıran bir ateştir.

Künye
  • YazanUğur Yıldırım
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (7)