Adolescence: Kırılganlık Acımasızlığa Dönüşebilir mi?
Gerek iddialı çekim tekniği gerekse parmak bastığı meseleler sebebiyle Netflix'te yayınlanan mini-dizi "Adolescence", geçtiğimiz haftalarda oldukça dikkat çekti. Ergenlik döneminin ne kadar "kırılgan" ve dış etkenlere açık olabileceğini gözler önüne seren dizi, her bölümünde kesin cevaplar vermek yerine izleyiciyi sorgulamaya yöneltiyor. Suç ve agresyon önlenebilir mi? Genç bireylerin ihtiyaçları neler? 111 Hz'in bu bölümünde, ses getiren yapımın bize vermeye çalıştığı mesajlar üzerine bir inceleme yapıyoruz.
Arkadaşlar neredeyiz, bunlar kim? Tanımadığım bir evin kapısının önünde dikiliyoruz; polis memurları, telsizler falan ne iş… Çözemedim doğrusu. Üstelik sabahın körü… Gidip sorsam mı acaba? Yok olmaz şimdi… Havadan sudan konuşuyor gibiler gerçi ama… Offf, neyse dayanamayacağım ben, soruyorum.
Arkadaşlar biz neyin içine düştük bir anda böyle? Hayır bir de vahşi bir suçluyu yakalayacağız dediler, şu anda hayati tehlike içerisinde olabiliriz doğrusu. Ev mahşer yerine döndü.
Ne? Nasıl yani? Oldukça vahşi suçlu dedikleri bu… küçük… çocuk mu? En fazla 13 yaşında diyebileceğim; odasında hala oyuncaklar, duvarlarında posterler olan bu çocuk nasıl azılı bir suçlu olabilir ki? Bu işte bir yanlışlık olmalı…
Evet, oldukça sert bir bölüm açılışı oldu ama ben bu işin peşini bırakmak istemiyorum doğrusu. Gerçek ne, suçlu kim? Bunları öğrenmek isterim. En iyisi tüm bu polis arabalarını takip edip merkeze ulaşmak. Belki orada tatmin edici bir bilgiye erişiriz. Hadi, hiç zaman kaybetmeden orada buluşalım.
Evet arkadaşlar… Sanırım açılış, son günlerde Netflix’in yeni mini dizisi “Adolescence” ı izleyen herkese oldukça tanıdık gelmiştir. Tiyatro ve televizyon yazarı Jack Thorne ile oyuncu Stephen Graham tarafından yaratılan Birleşik Krallık yapımı bu seri, dört bölümden oluşuyor. Dizinin bu kadar ses getirmesinin de başlıca iki sebebi var. Ciddi anlamda zor bir işe imza atan ekip, tüm bölümleri tek plan olarak çekmiş. Kısaca açıklayacak olursak, kayıt tuşuna basıldığı andan itibaren kameranın hiç durmadığı, ya da bunun maharetle belli edilmediği bir çekim tekniği bu… “Adolescence”, yaklaşık 1 saatlik bölümlerin hepsinde, kameranın gerçekten de hiç durdurulmamasıyla oldukça iddialı bir yapım. Oyuncular, tıpkı bir tiyatro sahnesindeymiş gibi hareket ederken kamera arkasındaki teknik ekip de hiç durmadan onları takip ediyor. Her an, saniye saniye planlanmak zorunda… Ve en önemlisi bu teknik, hiçbir hatayı kaldırmıyor. Yanlış bir adım, lafları karıştırmak, kameranın odaktan çıkmasının yanında başa gelebilecek daha pek çok teknik ve artistik sorun tüm emekleri yerle bir edebilir. Sahne aktıkça, saniyeler ilerledikçe hata payı da artıyor. Düşününce tüm ekip için çok büyük bir sorumluluk ve son ana kadar ek bir heyecan sebebi… Fakat teknik, dizinin bu kadar parlamasının ardında yatan tek sebep değil elbette. Senaryo, oldukça ciddi ve karanlık bir gerçeği ele alıyor. Ama bundan bahsetmeden önce, bölümün başında buluşmak için sözleştiğimiz yere gidelim isterseniz. Ve küçük bir uyarı, bundan sonrası diziyi henüz izlemeyenler için spoiler içerir.
Dizinin ilk bölümünün büyük bir kısmı, bizi izleyici olarak şu anda olduğu gibi bir polis merkezinin içinde konumluyor. 13 yaşındaki Jamie Miller’ın baskınla evden alınmasının ardından kısa bir araba yolculuğu haricinde sürecin tamamını, tüm gerçekliğiyle gözlemleme şansına sahip oluyoruz. Miller ailesi felaket bir sabaha uyanırken polis memurları, avukat ve merkezdeki diğer herkes için tatsız olsa da sıradan bir gün. Onları biraz olsun rahatsız edense bu prosedürlerin uygulandığı kişinin normalden çok daha küçük olması… İlk başta böyle bir suç işleyeceğine hiç ihtimal vermeyeceğimiz bir görünüme sahip olan Jamie’nin suçluluğu konusundaki şüpheler, olay anına ait bir güvenlik kamerası görüntüsüyle kesin şekilde savuşturuluyor; ve izleyici “bunu kim yaptı?” sorusundan hızla uzaklaştırılıp serinin esas sorusuna yönlendiriliyor: Bunu neden yaptı?
Birleşik Krallık’ta çocukların ve gençlerin suça karışmasını engelleme amacı güden Youth Endowment Fund’ın verilerine göre geride kalan 10 yılda, şiddet çok daha büyük bir sorun haline gelmiş durumda. Hayatını kaybeden veya saldırılar yüzünden hastanelik olan çocuk ve gençlerin sayısı, 10 yıl önceye oranla artmış. Tıpkı dizide işlenen şekliyle bıçaklı saldırılar, ölümle sonuçlanan olayların %82’sinin de sebebi üstelik… Bu korkutucu tablo, dizinin yaratıcılarını harekete geçiren faktör aynı zamanda. Peki ülkemizde durum nasıl? Resim bu tarafta da iç açıcı değil elbette… Türkiye’de hukuk sisteminde “suçlu çocuk yoktur, suça sürüklenen çocuk vardır” ilkesi baz alınıyor ve 18 yaş altındaki kişiler, yasalara göre suç olarak geçen bir eylemde bulundukları takdirde “suça sürüklenen çocuk” olarak adlandırılıyorlar. Suça sürükleyen faktörlerse ailesel, toplumsal ya da sosyo-kültürel olabiliyor. Fakat bireysel faktörler arasında yaş ve özellikle ergenlik dönemi, risk anlamında ön plana çıkıyor. Sebebi de hızlı fiziksel büyüme, cinsel gelişme ve psikososyal olgunlaşmanın bu süreçte gerçekleşmesi… Dış etkenlere ve zararlı etkilere en açık; kendimizi ve başkalarını tehlikeye atabilecek yanlış kararlar vermeye en yatkın olduğumuz dönem anlayacağınız. Türkiye’de 2020 yılında güvenlik birimlerine taşınan 114 bin çocuk vakasının içerisinde “yaralama” neredeyse %32’lik bir oranla başı çekiyor. Küçük bir bedende bu kadar hınç, öfke ve bir başkasının canını yakabilme potansiyeli taşımak kan dondurucu. Peki ama neden? Bu yıkıcılık, doğuştan mı geliyor yoksa ceza hukukunda ifade edildiği şekliyle çocuklar aslında suça mı sürükleniyor?
Dizide Jamie, kendisinden kan örneği alınırken bile oldukça gergin. Annesi de aynı şekilde telaşlı, çünkü oğlunun iğne korkusunun olduğunu biliyor. Fakat hafif bir medikal prosedürden dahi bu denli rahatsız olan bir çocuk, bir başkasına acımasızca; onun hayatını ve korkularını hiçe sayarak saldırabiliyor. Bu ayrım ve duyarsızlık nerede başlıyor? Jamie’nin sorunu genetik kodlarında mı, yaşadığı toplumda mı, yoksa büyüdüğü evde mi? Cinayeti kimin işlediği sorusu ortadan kalktıktan sonra seyirci olarak bir sebep arayışına çekiliyoruz. İşte, dizinin ardındaki yaratıcı zihinlerin tam olarak istediği de bu. Çünkü o zaman sorgulamaya başlıyoruz. Gerek çevremizde olup bitenleri gerekse kendi tutumumuzu…
Başlangıçta Jamie’nin babası Eddie, bu sorgulamaya kesinlikle girmek istemiyor. Oğlunun böyle bir şey yapmadığı konusunda emin. Jamie kendisine yöneltilen suçlamayı yalanlayınca net bir şekilde tarafını seçiyor. Ne var ki; polis sorgusu başladığı andan itibaren, oğlunu seven ve onu korumak için derin bir arzu duyan bu baba, konuşmanın tamamen dışında kalıyor. Oğlunun dün akşam ne yaptığı, kimlerle buluştuğu hatta kanıt unsuru olabilecek spor ayakkabılarını sakladığı konusunda hiçbir fikri yok. Dedektif Bascombe ile Jamie arasında gelişen soru-cevap trafiğini takip edebileceği tek bir veriye bile sahip değil. Oğlunun sosyal medyadaki hayatı ve paylaşımları, onun için bir muamma. Jamie’nin iç dünyası, beğenileri ya da değerleri de aynı şekilde bir bilinmezlik. Hangi dersleri sever, kimlerle takılır; hobileri ya da dert edindikleri ne? Bu sorular Eddie’ye bir baba olarak yabancı. Fakat hiçbiri, sorgu sonunda saldırının videosu ortaya çıktığı anda hissettiği yabancılık yarışamaz tabii… Yanında oturan kişiyi hala oğlu olarak gören; fakat onun hiç bilmediği bir yüzüyle, adeta çifte hayatıyla karşılaşmış bir baba var artık gözlerimizin önünde… “Neden” sorusu, o andan itibaren sadece polis memurlarını ilgilendirmekten çıkıp babanın da tüm benliğini kuşatıyor. Jamie, bu konuda kapalı bir kutu olunca polis merkezinin dışına çıkıp Jamie’nin günlük hayatına ve yaşam alanlarına yakından bakma zamanının geldiği anlaşılıyor. Demek oluyor ki, sırada ikinci durağımız var.
Ooovv… Burada resmen kıyamet kopuyor. Öğrencilerin dikkati dağınık, motivasyonları da oldukça düşük. Öğretmenlerse ne yapacaklarını bilemez halde bu kontrol edilemez kalabalıkla kendi yöntemleriyle baş etmeye çalışıyor. Fakat seçtikleri yöntemler oldukça yetersiz. Yönlendirmek ve bağ kurmak yerine korkutmayı ya da pes edip ipleri tamamen bırakmayı tercih ediyorlar. Olayın peşindeki polisler Dedektif Bascombe ve Dedektif Frank, doğrudan bu kontrolsüz ortamın içine dalarken okulun bunaltıcı havası, hapishaneyi andıran yapısı, ve tüm bu tantana içerisinde öğrencilerin aslında ne kadar kayıp olduğu sert bir şekilde hissetiriliyor. Kaçış yok. Okula adımınızı attığınız anda belirli bir hiyerarşinin parçası oluyorsunuz; ve bu, yaş ya da konumsal dinamiklerden çok farklı bir faktöre bağlı: popülerlik.
Bu, o kadar önemli bir konu ki Jamie’nin arkadaşlarından Ryan, onu sorguya çeken polisin eskiden popüler bir öğrenci olduğu konusunda dahi tahmin yürütüyor. İçinde bunu ölçen görünmez bir sensör var adeta… Ona göre topluluk içindeki yerimiz, ve en önemlisi bizi diğerlerinin yanında güçlü kılacak olan öz-saygımız, popülerlik etrafında şekilleniyor. Peki bu gerçekten de ne kadar önemli? Öğrencilik yıllarımız, bizi hayatımız boyunca bir gölge gibi takip mi ediyor?
Ergenlik döneminde bireyin yaşıtlarıyla olan ilişkisi dramatik bir önem kazanıyor. Bunu hepimiz deneyimledik. Aileyle geçirilen zaman azalırken arkadaşlarla geçirilen zaman artıp derinleşiyor. Kurulan bu bağlar, yaşamın ileriki döneminde arkadaşlık ve romantik ilişkiler için kritik olacak kişilerarası becerileri geliştirmek için de oldukça değerli ayrıca... Fakat Yale University psikoloji departmanından akademisyenler Mitchell Prinstein ve Julie Aikins’in 2004’te yürüttükleri, ergenlikte dışlanma ve depresyon üzerine yapılan çalışma; popülerliğin yetişkinlik için doğrudan bir başarı anlamına gelmeyeceğini ortaya koymuş. Aynı şekilde, popüler bulunmamak da yetişkinlikte başarısız olunacağının mutlak bir göstergesi değil. Ama burada önemli bir nüansı kaçırmamak gerekiyor. Bireyin kendine dair olan algısı ve “sevilebilir” hissedip hissetmemesi…
Virginia University’nde çocuk gelişimi üzerine araştırmalar yapan Kathleen McElhaney ve Joseph Allen yazdıkları makalede; ergenlerin kendi sosyal başarıları üzerine olan düşüncelerinin, uzun vadede çevreye sağladıkları uyum konusunda kritik olduğuna işaret ediyor. Yani bireyin pozitif bir karakter geliştirmesine yardımcı olan şey aslında çok popüler olmak değil, sosyal olarak kabul edildiğini bildiği bir gruba dahil olmak. Ergenlikle birlikte çocukluk dönemine göre daha büyük bir otonomi kazanılıyor; dolayısıyla sosyal çevre, bireyin kendi sınıfıyla sınırlı kalmıyor. Gençler, kendi arkadaş gruplarını pek çok farklı ortamdan seçebilecek özgürlüğe erişiyor. Spor, müzik ve ortak diğer hobiler aracılığıyla bağlanan; birbirini destekleyen, yukarıya taşıyan gruplar kurulabiliyor. Bu sayede bireyin, kendini bambaşka ortamlarda değerlendirme şansı bulduğunu söyleyebiliriz.
Ne var ki polislerin okulda geçirdikleri bir saat, öğrecilerin ne kendi aralarında ne de öğretmenleriyle herhangi bir anlamlı bağ kuramadığını açıkça gösteriyor. Jamie’nin arkadaş grubu, sorgudan da anlaşıldığı üzere oldukça kısıtlı; ve derinlikli bir paylaşımları olmadığı açıkça ortada. Jamie, sosyal hiyerarşinin alt katlarında ezildiğini hissederken akıllı bir çocuk olmasına karşın kendisini geliştirecek başka hiçbir topluluğa ait değil. Çocuklar şahsi yalnızlıklarıyla boğuştukları sırada onlara sadece, yardım ediyor gibi görünüp aslında içlerindeki değersizlik hissini körükleyerek radikal ideolojilere sürükleyen dijital bir el uzanıyor. Bu el kategorize ediyor, ayrıştırıyor ve gerçekçilik kisvesi altında gençlere en korktukları duyguyu aşılıyor: yetersizlik.
Oluşturulan zehirli atmosfer, sanal olduğu için varlığını görünmez bir alanda sürdürebiliyor. Yetişkinlerin tamamen habersiz oldukları bu yabancı dil, haliyle müdahale alanlarının dışında kalıyor.
Evet, bu arada ders de bitti sanırım. Koridorların karmaşına kapılmadan en iyisi bir sonraki durağımıza gidelim. Ama öncesinde biraz zihnimi dinlendirmem lazım. Zira buradan çok daha sakin bir yere gidecek olsak da, zor sorulara cevap arayacağız.
Evet, arkadaşlar tekrar hoş geldiniz… Daha sakin bir yerde buluşacağımızı söylemiştim. Şu anda, dizinin 3. bölümündeki psikolojik değerlendirmenin uygulandığı odadayız. Burada klinik psikolog olan Briony Ariston’ın göreviyse terapi yapmak değil, Jamie’ye dair bağımsız görüşünü sunmak ve onun yasal olarak masum kabul edilip edilemeyeceğini analiz etmek. Briony, bunu Jamie’nin pek çok konuya, özellikle de kadın-erkek ilişkilerine ve her iki cinsiyetin rollerine dair görüşlerini açığa çıkararak yapıyor.
Ebeveyn danışmanı Dr. Justin Coulson, ergen beynini bisiklet frenlerine sahip bir Ferrari’ye benzetiyor. Oldukça dürtüsel olan bu genç bireyler, olayların içine son sürat dalarken yeterli risk değerlendirmesinde bulunamıyorlar. Karar verme, riskleri ölçüp biçme, plan yapma ve kendimizi kontrol etmekle ilintili olan prefrontal cortex, 20’li yaşların ortasına kadar gelişimini tamamlamadığı için bu, ergenlerin öncelikli olarak duygu ve hızlı kararlarla ilintili olan limbic sistemle eyleme geçmesine sebep oluyor. Ödül algısı, onların zararına olabilecek tüm risklerin üzerine çıkıyor. Kabul edilmek, alkış almak, güçlü hissetmek; henüz gelişmemiş bu içsel dünya için tehlikeli tüm eylemlere değecek ödüller… Fakat Briony, klinik psikolog olarak sadece biyolojik bir açıklamanın peşinde değil; Jamie’nin neyi ödül ya da ceza olarak gördüğünü bilmeye ihtiyacı var. Hayatı nasıl anlamlandırdığını da… Aralarında geçen konuşmada Jamie kimi zaman ikna edici şekilde masumane, hatta dostça olabilirken konu istemediği ve onu sıkıntıya sokan bir yöne evrildiğinde öfkesini tehditkar bir şekilde göstermekten çekinmiyor. Odada, adeta gücünün ve karşıdakini ne denli kontrol edebileceğinin sınırlarını ölçüyor. Bunu yapmak için kullandığı metotsa öfke patlamaları…
Jamie, Briony’i korkutabileceğini ya da sindirebileceğini sezdiği anların hepsinde oldukça güçlü hissediyor. Doğrusu bu, onun gerçek dünyada da rahatlıkla gözlemleyebileceği bir durum. Bağırarak istediklerini yaptırabilen insanlar, radikal söylemleri daha büyük kitleler tarafından dikkate alınan kanaat önderleri… Kolay sinirlenen birini tetiklememek için etrafındakiler, kendi seslerini kısıp kişiliklerini silikleştirmeyi, renklerini soldurmayı kabul edebiliyorlar. Jamie de, babasından şiddet görmemiş bir çocuk olsa da onun sinir gösterilerine aşina olduğunu zaman zaman açık ediyor. Dengeliyici ve alttan alan kişiyse annesi.
Briony, Jamie’nin iç dünyasının derinliklerine indikçe oradaki karanlık değersizlik hissiyle burun buruna geliyor. “Çirkin” ve babasının önem verdiği futbol konusunda yeteneksiz olduğunu düşünen Jamie; onu ele geçiren bu hislerle başa çıkmak, anlamlandırmak için biraz önce de bahsetiğimiz o manipülatif ele tutunmuş durumda. İçinde biriken değersizlik hissini karşı cinse yüklemek anlık bir rahatlama sağlarken tehdit ya da kaba kuvvet yoluyla onlardan istediğini alabileceğine dair yerleşmiş düşünce, bir ödül ve çıkış yolu sunuyor. Her şeye hakkı olduğu halde hiçbir şeye sahip olmadığı fikri empoze edilirken bunun bedelini ödetebilme opsiyonu tanınıyor kendisine… Başkalarının canı pahasına üstelik. Fakat karşı cinsi, iradesi olan bir bireyden onu iyi hissettirmekle yükümlü bir objeye indirgeyen zehirli atmosfer; duyarlılık geliştirmesine, empati kurmasına gerek dahi olmadığını fısıldıyor ona.
Jamie, öfke anlarında etrafı kırıp döktükten, hatta psikoloğun alanına girdikten sonra bile oldukça umursamaz. Sevdiğini söylediği sıcak çikolatayı hışımla duvara fırlattıktan sonra hiçbir şey olmamışçasına bir yenisini isteyebiliyor. Eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşmiyor. Profesyonel bir klinik psikolog olan Briony’nin de bir kadın olarak kendisine uyum sağlamasını, duygularını dengelemesini; ona istediği, kendisini sakinleştirecek güzel sözleri sarf etmesini bekliyor. Her şeyin sonunda, yaşadıkları çatışmalara rağmen odadan çıkmadan önceki son sorusuysa, esas ihtiyacını açık eder şekilde “Beni sevdin mi?” oluyor.
Bu soru bizi dizinin final bölümüne, Miller Ailesi’nin artık normalleşmek için çaba sarf etmeleri gereken gündelik hayatlarına götürüyor. Neden sorusunun son düğümündeyiz artık. Jamie’yi ailesi mi bu hale getirdi? Oysa her adımda istismarı açık eden bir kanıt bulmaya çalışırken senaryo bize istediğimiz o net cevabı vermiyor. Miller’lar görünürde sıradan bir aile; Eddie, çocuklarına karşı doğru bildiği şekilde yaklaşmaya ve kendi babasının hatalarını tekrarlamamaya çalışan bir ebeveyn. Fakat kamera, oyuncuları adım adım adım takip ederken başka dinamikleri gözlemleme imkanı buluyoruz.
Çocuğunun işlediği suç sebebiyle mahalle baskısı altında olan Eddie, buna gösterdiği öfke dolu reaksiyon konusunda ailesine karşı çok daha şeffafken çaresizlik içinde hıçkırarak ağladığını gizliyor. Aynı şekilde Manda; bir anne olarak gülümseyip pozitif davranırken hüznünü kapalı kapılar ardında yaşıyor. Hüzün; dengeleyici ama sahte bir mutluluk ya da yıkıcı bir öfkeden daha az kabul edilebilir görülüyor sanki… Bunun yanında; her iki ebeveynin de Jamie’nin odasına kapandığı anlarda gezindiği sanal dünyadan habersiz olduklarını, oğullarıyla anlamlı zaman geçirmediklerini öğreniyoruz. Dizinin afişinde bile adeta bir onay alma ihtiyacıyla Eddie’ye bakan Jamie’nin, futbolda başarısız olduğunda babasının gözlerini kaçırdığını fark etmemesi imkansız örneğin. İçinde asılı kalan bu utancı paylaşabilmesi için hiçbir kanal olmadığını görüyoruz. Duygular üzerine yeteri kadar konuşulmuyor. İnsanın kendisini yetersiz ve çaresiz hissettiği anların açık edilmediği bir kültürün içerisindeyiz çünkü... Üstelik bu kriterleri kim belirliyor? Yetersiz olduğumuzu bize kim söylüyor? Jamie’nin resme ilgi duyduğunu ama daha sonrasında bıraktığını öğreniyoruz mesela… Kendini kanıtlamak için futbolda iyi olması gerektiği konusunda bastıran o ses kime ait? Başarı tanımı neye göre yapılıyor? Yaşananlara tek bir sebep ya da tek bir sorumlu bulmak, kolaya kaçmak aslında… Zaten “Adolescence” da, cevabı süslü bir kutu içerisinde izleyicilere sunmayarak onları bu zor soruyla ve gerçeğin soğukluğuyla başbaşa bırakıyor. Bu gerçek, dizideki psikoloğun çok yerinde olan sorusuyla somutlaşıyor
“Jamie, ölümün ne olduğunu anlıyor musun?”
Ne ceza verilirse verilsin, nasıl bir değerlendirme yapılırsa yapılsın ve hangi sonuca ulaşılırsa ulaşılsın Katie artık yok. Sevinçleri, hayalleri, kurduğu bağlar; geleceğe dair tüm olasılıklar onunla birlikte ölüyor; dönüşü olmayan bir şekilde sona eriyor. Bulundukları yaş itibariyle dış etkilere karşı savunmasız olan çocukları doktrine boğarken kendi edindikleri kar dışında hiçbir endişeleri olmayan sanal figürler; onları sakladıkları, yalnızlaştıkları, dert ettikleri noktalardan tuzağa düşürüyor. Ruhlarının görünmez, kabul edilmez hissettikleri köşelerinden… O zaman belki de soruyu daha geniş bir çerçeveden sormak lazım. Biz, toplum olarak ölümün ne olduğunu anlıyor muyuz? Biz toplum olarak içselleştirdiğimiz ve sürdürdüğümüz cinsiyet rollerine, duygulara olan yaklaşımımızın yeni nesilleri geri dönülmez şekilde etkilediğinin farkında mıyız? Onları rehberliğe en ihtiyaç duydukları anda kimsesiz mi bırakıyoruz? Potansiyellerini, geleceklerini ve ortak geleceğimizi ölüme mahkum mu ediyoruz?
Aslında Adolescence’ın verdiği mesaj, kullanılan çekim tekniğiyle oldukça paralel. İzleyiciyi sürekli diken üstünde tutan ve hata kabul etmeyen tek-plan gibi, hayatımız da tüm seçimlerimizle beraber durmaksızın akıyor. Büyük yanlışlar, kolayca silinebilir değil.
Peki ne yapmak lazım? Farklı bir dil konuşulan o dünyaya girebilmek için belki de önce görmek, zaman geçirmek, anlamak ve kabul etmek gerekli… Okulda geçen bölümde aslında çok değerli ipuçları veriliyor. Kadın dedektifin sanat dersindeki hocanın yaklaşımı sayesinde kendisi için de sıkıntılı geçen ergenlik döneminde hayata nasıl bağlandığını ve yaşamında bir anlam bulduğunu öğreniyoruz mesela… Ya da erkek dedektifin oğluyla bağ kurabilmek amacıyla, yüzleşmeden kaçınmak yerine ilk defa somut bir adım attığına tanıklık ediyoruz. Paylaşmak, konuşmak ve gerekli yerde doğru rol model olabilmek yetişkinler olarak bizim sorumluluğumuzda. Duygulara alan açabildiğimiz, kimi zaman konforumuzu kaçıran konuları konuşabildiğimiz ölçüde haberdarız birbirimizden. Çocukların parmaklarımızın arasından dipsiz bir karanlığa kayıp gitmesini farkındalığımızla önleyebiliriz ancak… Adolescence, bu farkındalığı oluşturma yolunda yaratıcı ve akılda kalan bir adım oldu. Umarım, hem genç bireyleri hem de ebeveynleri kendi adlarına önemli sorgulamaları yapmaya da teşvik edebilmiştir.
Künye
- YazanGülşah Dim
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (22)
- ‘Unnervingly on-the-nose’: why Adolescence is such powerful TV that it could save lives
- watched Andrew Tate videos
- female members of the Hunt family
- Stephen Graham
- Jack Thorne
- Adolescence review – the closest thing to TV perfection in decades
- Stephen Graham
- Andrew Tate’s
- Adolescence
- The Flawed Heart of “Adolescence”
- Why do men kill women? Unpacking Adolescence: review
- ‘Adolescence’ Review: Netflix’s Taut One-Shot Legal Thriller Is More Than Its Gimmick
- Raising Boys: What 'Adolescence' (Netflix) Reveals - Happy Families
- to feel like he is worthy; enough
- ‘Adolescence’ Review: A Searing Collision of the Tragic and the Mundane
- 'Adolescence' Is a Cautionary Tale of the Male Rage and Isolation Fueled by the Manosphere
- Netflix's 'Adolescence' Takes On Male Rage & The Radicalisation Of Teen Boys
- A study undertaken by the Biden administration
- explicit intent
- Why a Teenager's Brain is Like a Ferrari with Bicycle Brakes - Happy Families
- Adolescence Episode 3: Inside the ‘Chess Match’ Between Jamie and Briony
- Adolescence Recap: 80-20 Thing