
Ya Dünyayı Bir Şehir Kaplarsa?
Eve dönerken fazla trafikten mi nedir bir düşünce sardı. Düşünsenize, tüm dünyayı kaplayan, tek bir şehir. Bunu ilk düşünen ben değilim tabii. Hatta dünyayı saran, ucu bucağı olmayan bu şehre bir isim de verilmiş. Ekümenopolis. Bu bölüm bununla ilgili sorular üreteceğiz.
Devasa bir metropolün tam kalbinde, en kalabalık meydanlarından birinde durduğunuzu hayal edin. Etrafınıza şöyle bir bakın. Göğe doğru tırmanan ve her geçen gün artan dev binalar, şehri koca bir canlının damarları gibi bir uçtan bir uca dolaşan geniş yollar ve o yollarda koştururcasına hareket eden insanlar… Sanki şehir, günden güne büyüyerek bizi içine hapsediyor gibi değil mi?
Zaten çok büyük olan metropoller, adeta kafamızı her çevirdiğimizde kendisine yeni bir şey daha ekliyor. Uzun zaman sonra uğradığınız büyük şehirleri düşünün mesela. Bir taraftan hala aynı şehir gibi görünürken, diğer taraftan baştan aşağı değişmiş ve büyümüş olduğunu hissettiğiniz olmuştur.
Aslında bu, bir açıdan doğru. Bu tip şehirler sürekli büyüyor. Hatta bazen bu büyümenin hiç sonu gelmeyecek ve tüm dünyayı tamamen yutacak gibi geliyor insana. Düşünsenize, tüm dünyayı kaplayan, tek bir şehir! Dünyayı saran, ucu bucağı olmayan bu şehrin bir ismi var.
Ekümenopolis.
Yunanca “yaşanan yer” anlamına gelen “Ekümen” ve “şehir” manasındaki “polis” kelimelerinin birleşiminden oluşan bu kavram, ünlü mimar ve şehir plancısı Constantinos Doxiadis tarafından ortaya atılmış. Sürekli artan nüfusun ve kentleşmenin önüne geçilemeyeceğini fark eden Doxiadis, çok çarpıcı bir öngörüde bulunmuş. Ona göre; İstanbul, Tokyo, New York, Paris gibi merkezlerin sınırları giderek genişleyecek ve bu sınırlar giderek belirsizleşecekti.
Önce civardaki kentleri yutacak olan bu şehirler, eninde sonunda birbiriyle sınır komşusu olacak; kaçınılmaz olarak birleşerek gezegeni bir ağ gibi sarıp tek bir “dünya kenti” ortaya çıkaracaktı.
Şu an dünyada Ekümenopolis diyebileceğimiz bir kentleşme olmasa dahi şehirlerimizin giderek büyüdüğü bir gerçek. Hatta epey hızlı büyüyorlar. Bu denli bir büyüme, beraberinde bazı yan etkiler de doğuruyor elbette. Şehir büyüdükçe mesafeler uzuyor. İşyeri, okul gibi günlük olarak gitmemiz gereken yerlerle evlerimiz arasındaki uzaklıklar artıyor.
Bu da hepimizin çok yakından tanıdığı bir soruna sebep oluyor: Trafiğe.
Trafikte harcadığınız vaktin düşüncesi bile kanınızın çekilmesine sebep oluyordur eminim ki. Gün içerisinde bu denli bir tempo, haliyle yorucu bir rutin haline geliyor.
Bu düzene ayak uydurmaya çalışmak, hepimizin zaman zaman yaşadığı gibi içimizde bir boşluk hissi yaratabiliyor. Milyonlarca insanla birlikte yaşamamıza rağmen bu devasa yoğunluğun içinde derin bir yalnızlık hissedebiliyoruz zaman zaman.
Şairane bir söylemle “kalabalıklar içinde yalnız hissetmek” diye de dile getirebileceğimiz bu durum yüzünden; olduğumuz yerle bir bağımız yokmuşçasına bir “köksüzlük” hissine kapılabiliyoruz.
Tarih öncesi çağları, o vahşi doğayı bir düşünün. Keskin dişler veyahut pençe gibi silahları olmayan insan için kabileden dışlanmak yalnızlık demekti. Yalnızlıksa kelimenin tam anlamıyla ölüm demekti. Bu yüzden doğal seleksiyon sayesinde hayatta kalmak için bir yere, bir gruba ait olma zorunluluğu tam anlamıyla zihnimize kazındı.
Bunu, Maslow’un ünlü ihtiyaçlar hiyerarşisinde de görmemiz mümkün. Hiyerarşiye göre fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarından hemen sonra gelen ihtiyaç ise “ait olmak”. Yani bir yere ait hissetmek; bizim için yemek yemek veya bir yerde güvenle barınmak kadar elzem bir ihtiyaç. 111 Hz’in sıkı takipçileri hatırlayacaktır. Ait olma konusunu birkaç ay önce ele almıştık. Merak edenler “Kendine Ait Olmak” isimli 211. bölümümüzü dinleyebilir.
Peki dünya böylesine bir hızla büyüyüp değişirken biz; üzerindeki bir alana, binalara, sokaklara nasıl “ait” oluyoruz?
Ünlü coğrafyacı Yi-Fu Tuan bu konuyu çok güzel ele almış. Ona göre, etrafımızdaki alanların her biri boş ve anlamsız, yani onun deyimiyle birer “uzay” gibi duruyor önümüzde. Fakat biz o “uzay boşluğuna” anılarımızı, duygularımızı, deneyimlerimizi yükledikçe bizim için anlamı olan bir şeye dönüşüyor. O anlamsız “uzay boşluğu” orada biriktirdiklerimiz sayesinde bir “yer” haline geliyor.
Yeni kiraladığımız eşyasız bomboş bir evi düşünün ya da şu an oturduğunuz yere ilk taşındığınız günü. O eve girdiğiniz ilk anda, orayı kendiniz için bir yuvaya dönüştürme hayalleri kurarsınız ya hani. “İşte, şu koltuğu oraya koyarım”, “Şuraya çok sevdiğim tablomu asarım.” gibi. Eve tüm eşyalarınızı yerleştirip o duvarların arasında yaşamaya başladıkça, dostlarınızla masalar kurup o masaların başında güldükçe, hatta bazen bir köşesinde ağladıkça; yani orada duygular ve anılar biriktirdikçe o boş duvarlardan oluşan fiziksel boşluk, bizim yuvamız oluyor. Kendimizi ait hissettiğimiz bir yer haline gelmiş oluyor.
Eh, elbette yalnızca bir mekan bizim ait hissetme ihtiyacımızı tek başına karşılayamıyor. Az önce de dediğim gibi, bizler sosyal varlıklarız. Hele ki “ekümenopolisleşen” bir dünyada yaşıyorken, kendimizi ait hissetme ihtiyacını karşılamamız için bize çok daha fazla “yer” gerekiyor.
Hayatımız genellikle iki ana mekan arasında adeta bir sarkaç gibi gidip geliyor. Birinci mekanımız, evimiz. Evet orası bizim kalemiz, güvenli limanımız ama orada faturalar, ev işleri, aile içi ilişkiler gibi bitmeyen sorumluluklarımız var.
İkinci mekanımız ise işimiz ya da okulumuz. Orası da tamamen kuralların, rekabetin, stresin ve hiyerarşinin dünyası. Bunlardan bahsetmek bile bazen insanın içini sıkabiliyor.
Birinci mekanımız evimiz, ikinci mekanımız okul veya işimiz dedik. Peki ya sonrası? Hayatımızı sadece bu iki durak arasında gidip gelerek geçirmiyoruz elbette. O zaman bizi asıl biz yapan, o koca şehirlerin içinde kaybolmamamızı sağlayan asıl yerler neresi?
İşte Amerikalı sosyolog Ray Oldenburg, tam da bu nokta için harika bir tespit yapmış ve iki mekanımız dışında vakit geçirdiğimiz yerlere “üçüncü mekanlar” adını vermiş. Mahallemizde sevdiğimiz kafe, hep uğradığımız kütüphane, yemeklerine bayıldığımız restoran, şehrimizin büyük meydanları veya parkları… Yani bizim gibi başka insanlarla karşılaştığımız yerler, bizim üçüncü mekanlarımız. Bu mekanlarla bağ kurabilmek için de psikolojik olarak güvende hissetmeye, hiçbir yargılamaya maruz kalmadan olduğumuz gibi kabul görmeye ihtiyacımız var.
Düşünün; o kafenin kapısından içeri adım attığınız anda, dışarıdaki bütün o unvanlarınızı, etiketlerinizi ve statülerinizi kapıda bırakırsınız. Dışarıda dev bir şirketin yöneticisi de olsanız, harçlığını denkleştirmeye çalışan bir öğrenci de olsanız, o masada tamamen eşitsinizdir. Kimse sizden bir performans beklemez; sadece bir müdavim, eşit bir vatandaş olduğunuz için orada kabul görürsünüz. Kabul gördükçe de bu mekanlarda bulunduğunuz zaman kendinizi daha rahat hissedersiniz.
Belki günlük hayatın kaygısından, stresinden dolayı kafanızda oluşan kara bulutlar bir nebze de olsa dağılır böylelikle.
Bu mekanlardaki mutluluğumuz orada yaşananlara da bağlı değil üstelik. Yalnızca orada olduğumuz için daha huzurlu hissediyoruz. Huzuru, mutluluğu anlık olaylara bağlı veya yüzeysel hazlardan çıkarıp daha derin bir anlama, varoluşumuza, olduğumuz kişiden de bağımsız orada bulunmamıza bağlayabiliyoruz.
Bu mekanların olmadığını düşünelim. Gün içinde uğradığınız parktaki bank yok olmuş mesela ya da o kafe hiçbir zaman açılmamış.
Vizontele’de de söylendiği gibi “Kütüphane mi? Daha ilk defa bir muhabbette adı geçiyor.“
Şaka bir yana, ekümenopolise giden bu yolda nereye kadar sürecek bu büyüme? Bu ucu bucağı olmayan, dünyayı tek bir betona çevirmeye ant içmiş bu obezleşmiş yapı, yani "Ekümenopolis" denilen şey bizi tam olarak nasıl bir geleceğe götürüyor?
İsterseniz şimdi bir ara verelim. Döndüğümüzde bu devasa makinenin çarkları arasına doğru biraz daha yaklaşalım.
Heh, ne diyorduk? Tekrardan merhaba, şimdi o devasa makinenin bizi sürüklediği geleceğe doğru bir bakış atabiliriz. Aslında bu konu için çok güzel bir belgesel var. Hem de tamamı ülkemizde yapılmış bir belgesel.
Bu kontrolsüz büyümenin bizi nasıl bir şeye sürüklediğini, yönetmen İmre Azem 2011 yılında, “Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir” isimli sarsıcı belgeselinde adeta bir tokat gibi yüzümüze çarpmıştı. İmre Azem belgeselinde, canavar olarak nitelendirdiği doymak bilmeyen büyüme hırsını, ekolojik eşiklerin nasıl bir bir aşıldığını ve doğanın tüm sınırlarının nasıl hiçe sayıldığını çok güzel örneklerle ve özgün bir görsel dille aktarmış. Literatüre geçecek kadar özel bir iş. İsterseniz internette bulabilir, belgesele bir göz atabilirsiniz. Neyse, devasa makinenin bizi nasıl bir geleceğe götüreceği konumuza geri dönelim.
Şehirlerimiz, bizim masum duraklarımızı, tüm “üçüncü mekanlarımızı” bir tarafta koruyup ayrı bir tarafta büyümüyor elbette.
Böylesine bir hızla büyüme hayatlarımıza inanılmaz ağır yan etkiler de bırakıyor. Şehir büyüdükçe herhangi bir yere ulaşmak için gittiğimiz mesafeler inanılmaz derecede uzuyor.
Her gün yollarda, o bitmek bilmeyen trafikte saatlerimizi çoktan harcamışken buluyoruz kendimizi.
Bu da bize yoğun bir yorgunlukla beraber “zaman yoksulluğu” denilen bir kavram olarak geri dönüyor. Dahası, o mekanikleşmiş devasa canavar büyüyebilmek için sadece bizim zamanımızı yutmakla kalmıyor; nefes aldığımız ormanları, yaşam kaynağımız olan su havzalarını da acımasızca yok ediyor.
Sanırım en büyük etkilerinden biri de bu olsa gerek. Gezegenimizin akciğerlerini yutmaya giden dev, bu gayesine her gün biraz daha yaklaşıyor.
Üstelik bu, büyümenin doğayı ve dolaylı olarak bizi etkilediği yönü. Bir de bizi doğrudan etkilediği çok tehlikeli bir tarafı daha var bu durumun. O da kentin içerisinde yaşanan korkunç bir sosyal-mekansal ayrışma.
Bir tarafta kendilerini yüksek duvarlı, lüks ve güvenli sitelerin içine hapseden varklıklılar; diğer taraftaysa her “kentsel dönüşüm” projesinde şehrin dış çeperlerine itilen, orada beton yığınlarına ya da bir çeşit “insan depoları” sayılabilecek yoğunluktaki sitelere hapsedilen yoksullar ve daha dar gelirliler…
Farklılıkların bir arada bulunamadığı, insanların birbirlerine ve kendilerine yabancılaştığı bu karanlık senaryonun sonu; hepimizin içten içe hissettiği “kronik anksiyeteyi” besliyor. Ve bizi kaçınılmaz bir toplumsal çöküşe sürüklüyor. Her birimiz “Bir şekilde kurtulmam gerek.” hissine kapılıyoruz. Bu distopyadan bir şekilde kaçmamız gerektiğini düşünürken buluyoruz kendimizi.
Bir anda karar vererek yaşadığımız kenti terk etmek de pek olası değil elbette. Eh, işi gücü bırakıp bir yere de gidemeyince karanlık, ağır bir sıkışmışlık adeta üzerimize çöküyor.
Amerikalı sosyal psikolog Stanley Milgram bu hissi “Duyusal Aşırı Yükleme” (Sensory Overload) diye adlandırmış.
Şehir hayatı; sürekli çalan kornalarıyla, her yerde bulunan ekranlarıyla, inşaat sesleriyle, sürekli bir yerlere aceleyle giden araçlar ve insanlarla adeta bir hız bombardımanı gibi işliyor. Beynimizse bu durmak bilmeyen uyarıcılar yüzünden sürekli bir alarm halinde. Öyle yorucu ve gürültülü bir hız ki bu, bazen iki dakika durup soluklanmamıza, kendimizi dinlememize, şöyle bir iç sesimizi duyup sakince düşünmemize bile izin vermiyor.
Peki zihnimiz bu hız bombardımanına karşı ne yapıyor dersiniz? Tabii ki hayatta kalma mekanizmasını devreye sokuyor ve savunmaya geçiyor.
Ünlü sosyolog Georg Simmel, modern kentli insanın ürettiği bu savunma mekanizmasını “Blasé” (blay’zee), yani “bıkkın ve umursamaz” bir tutum olarak adlandırmış. Yani zihnimizi korumak için hepimiz görünmez kabuklarımıza çekiliyor, bunun sonucunda giderek etrafımızdakilere olan hislerimizi kaybediyoruz. Ama işte asıl tuzak da burada başlıyor. Biz o gürültüden kaçıp kabuğumuza çekildikçe etrafımızdaki dünyaya, yanımızdan geçip giden insanlara daha da yabancılaşıyoruz.
Yabancılaştıkça ilişki kuramıyor ve nihayetinde o çok ihtiyacımız olan "aidiyet" bağlarını kendi ellerimizle kesmiş oluyoruz.
İşte o devasa canavar, bizim anılarımızı, sokaklarımızı, nefes aldığımız o üçüncü mekanlarımızı bu şekilde yuta yuta büyümeye devam edebiliyor. Bizi yavaş yavaş dışarı doğru iterken, doymak bilmeyen iştahıyla giderek kendi sınırlarını da aşıyor.
“Bu Doxiadis denen adam da haklı gibi ama ne kötü bir gelecekmiş bu, be arkadaşım!” diye düşünüyor olabilirsiniz. Gerçekten de şöyle bir bakınca isabetli bir fikir ortaya atmış gibi görünse de aslında olay düşündüğünüzden biraz daha farklı.
Çünkü Doxiadis, Ekümenopolis’i böylesine bir distopik gelecek olarak düşünmemişti. Evet, şehirler büyüyecek ve gezegeni saracaktı ancak ona göre bu büyüme vahşice olmak ve gezegeni, insanları tüketmek zorunda değildi.
Onun fikrinin orijinalinde bu devasa dünya kenti, 30 bin ila 50 bin kişilik küçük hücrelerden oluşuyordu mesela. Her ihtiyaca karşılık veren küçük mahalleler gibi düşünebiliriz bunu. İnsanların, her yere yürüyerek ulaşabildiği, birbirini tanıdığı, aidiyet hissettiği bu hücreler, doğayla da tamamen entegre olacaktı.
Doxiadis bunu "Ekümenokepos", yani küresel bahçe diye isimlendirmiş. Eğer şehirlerimizin tüm büyüme hızına rağmen insanı merkeze alarak büyütmeye devam edersek, örneğin doğanın arasına sızan hücreleri her yere yayarak ilerlersek belki de sınırların ve kısıtlamaların olmadığı aidiyet hissini birliktelikle harmanlayabiliriz. Yani doğru çözümlerle bu ütopya ihtimali belki de hala masada duruyordur.
David Harvey bize bu konuda muazzam bir anahtar vermiş aslında. “Şehir Hakkı” dediği bir anahtar. Peki nedir bu şehir hakkı? Sadece o kentin sunduğu kaynakları, yolları veya suyu kullanma hakkı mı? Elbette hayır... Harvey bunu "Şehri değiştirme hakkı, aslında kendimizi değiştirme ve özgürleşme hakkıdır" diye özetlemiş. Yani tüm sıkışmışlığımız, o yabancılaşma hissimiz, içinde bulunduğumuz dev organizmanın boyutuyla ilgili değil yalnızca. Onun içinde ne yaptığımızla da ilgili. Çözüm de çok basit aslında: Sokağımıza, mahallemize, gölgesinde soluklandığımız ağacın bulunduğu parka, yani bizi biz yapan o “Üçüncü Mekanlara” sahip çıkmak. Bizler ortak yaşam alanlarımızı korumak için yan yana gelip omuz omuza verdiğimizde, içimizdeki o yalnızlık ve çaresizlik hissi de bir anda dağılır. Yerini müthiş bir umuda ve kolektif dayanışmaya bırakır.
Çünkü harekete geçmek ve bir arada olmak bizi ruhsal olarak iyileştirir.
Çünkü günün sonunda mutluluk ve aidiyet hissimiz; yaşadığımız şehirlerdeki üretim gücüyle, binaların göğe ne kadar yakın olduğuyla veya yollarının ne kadar da geniş olduğuyla alakalı değil. Mutluluk; o dev şehirlerin içinde “kendi” hikayemizi ne kadar özgürce yazabildiğimizle, o sokaklardaki ufak detayları ne denli sevdiğimizle, tüm statülerden sıyrılıp kendimiz olarak ne kadar var olabildiğimizle ilgili.
Kendi hikayenizi özgürce yazdığınız o güzel sokaklarda ve mekanlarda tekrar görüşmek üzere…
İyilikle ve hep merakla kalın.
Künye
- YazanRobar Adar Son Okuma ve Düzenleme: Elif Danyal, Fırathan Özfırat
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt