Sessizlik
Dünyamız, dört bir yanımız seslerle dolu. Peki ya hiç ses olmadığında? Bu bölüm, sessizlik üzerine. Sessizlik nedir? Sesler evreninde hangi role sahip? Bize neler hissettirir? Dinlemeyi bitirdiğinizde, artık onu farklı duyacaksınız.
111 Hz’e başladığımız günden bugüne, hep seslerin evrenine yolculuk yaptık. Seslerin evreni diyorum, çünkü evren metaforu, bugün yapacağımız yolculuğu açıklamak için çok yerinde bir benzetme.
“Evren” dediğimde, gözünüzün önünde ne canlanıyor?
Gezegenler, yıldız kümeleri, galaksiler vesaire, öyle değil mi? Ama arkadaşlar, evrenin yalnızca, yaklaşık % 4.6’sı atomlardan, yani bizim gözle görebildiğimiz maddenin temel yapıtaşlarından oluşuyor. Geri kalanı ise karanlık.
Daha doğrusu, karanlık madde ve karanlık enerji.
Durun durun: Evrendeki karanlık maddenin veya enerjinin ne olduğunu falan konuşmayacağız. Ama dedim ya, seslerin ”evrenine” yolculuk yapacağız diye: Seslerin oluşturduğu bu evrenin de bir karanlık maddesi ve enerjisi var. O da: sessizlik.
Atomlardan ve seslerden oluşan ve gün geçtikçe daha da kalabalıklaşan dünyamızda, giderek eşine daha az rastladığımız sessizlik.
Peki, bir düşünün bakalım: sessizlik, sizin için ne anlama geliyor?
Kimileri onu huzur verici bulur. Zihnini toparlamak, “şimdi”de olduğunu, anı yaşadığını hissetmek için bir fırsat.
Kimileriyse onu rahatsız edici bulur.
Özellikle de günümüzün hızlı dünyasında.
Mesela, şu anda ne yapıyorsunuz? Benim sesimi duyduğunuza göre, podcast dinlediğiniz su götürmez bir gerçek. Yani bir bakıma, sessizliği, sesle dolduruyorsunuz.
Yanlış anlamayın, sizi yargılamıyorum. Sessizlikle aranız pekala iyi de olabilir; ama teknolojinin giderek dört bir yanımızı sardığı, hayatın her anına nüfuz ettiği çağımız, sizce de sessizliği elimizden almadı mı?
Adeta her anında havai fişekler patlayan, dört bir yanı uyaranlarla dolu koca bir sirke çevirmedi mi 21. yüzyılı?
Oysa ne demişti eskiler: Söz gümüşse, sükut altındır.
Peki biz ne yapıyoruz? En ufak sessizliği bile, anlam ifade etsin veya etmesin, seslerle, konuşmalarla doldurup duruyoruz. Her an yanımızda taşıdığımız telefonlarımız ve kulaklıklarımız sağolsun, podcast ya da müzik, bu sessizlik anlarını hemen dolduruveriyor.
O halde gelin unuttuğumuz sessizliği biraz hatırlayalım, 10 saniyelik bir sessizllik paylaşalım birlikte. Hazırsanız...
Neler duydunuz, neler hissettiniz, neler düşündünüz bu 10 sessiz saniye boyunca?
Bana öyle geliyor ki; sessizliği genelde, sanki doldurulması gereken bir tuval gibi düşünmeye meyilliyiz. Ama aslında o, bir tuvalden çok daha fazlası. Sessizlik, yalnızca bir tuval değil. Seslerin evreninde, başlı başına bir renk aynı zamanda.
Paletlerindeki bu rengi kullanmayı en iyi bilenler ise: Müzisyenler.
Ama bütün bu müzisyenler içinde, sessizliği başköşeye oturtmuş biri var. Sessizliğe hakettiği değeri, sonuna kadar veren bir müzisyen: John Cage.
Ne olduysa, 1952 yılının yazında, New York’taki Maverick konser salonunda oldu.
Maverick konser salonu, ormanın içinde, pencereleri ve kapıları dışarıya açılan, yarı açık bir konser salonuydu.
Ve o gün, farklı bestecilerin piyano için yazdıkları eserlerin bir dinletisine ev sahipliği yapıyordu. Dönemin avangart, yani yenilikçi bestecileri, kompozisyonlarını sergiliyordu.
Piyanonun tuşlarından dökülen notalar, doğanın içindeki bu konser salonunda yankılanıyordu.
Derken sahneye bir piyanist çıktı.
Ve piyanoya doğru yavaş yavaş yürüdü.
Seyirciyi nazikçe selamladı ve piyanonun başına oturdu. Herkes pür dikkat onu bekliyordu. Ne çalacak acaba? Nasıl başlayacaktı bu yeni eser? Ama sahnede, piyanosunun başında oturan piyanist, onun tuşlarının üzerindeki kapağı kapattı.
Ve sessizliğin içinde, öylece oturdu. Hiçbir şey yapmadan: 30 saniye boyunca hiçbir şey çalmadan oturdu. 30 saniye dolduğunda, tuşların üzerindeki kapağı kaldırdı ve hemen tekrar kapattı.
2 dakika 23 saniye boyunca, yine sessiz sedasız oturmaya devam etti. Süre dolduğunda, tekrar kapağı kaldırdı, ve tekrar kapattı.
1 dakika 40 saniye daha oturduktan sonra, nihayet piyanonun başından kalktı ve sahneden indi.
Şimdi, böyle bir şeyle karşılaşsanız, ne düşünürdünüz? Gitti verdiğimiz bilet parası boşu boşuna :) Konsere gelen dinleyiciler, açıkçası, ne olduğunu anlamamıştı. Neydi bu? Herhalde bir şaka falan? Ya biz müzik dinleyelim diye geldik konsere, bir piyanist çıkıyor sahneye, ve tam 4 dakika 33 saniye boyunca, hiçbir şey çalmadan öylece oturuyor.
4 dakika 33 saniye süren, koca bir sessizlik.
4 dakika 33 saniye. O gün konser salonunda sergilenen, ve herkesin aklında binbir soru işareti bırakan bestenin adı buydu: 4 dakika 33 saniye.
“Ya Barış abi, bunun nesi beste? Adam bildiğin hiçbir şey bestelememiş işte, yan gelip yatmış, bunu da insanlara ‘yeni bestem’ diye yedirmeye çalışmış. Böyle beste mi olur?” diye soruyorsanız, yalnız değilsiniz.
4’33”ün cüretkar bestecisi John Cage, aslına bakarsanız pek çok benzer eleştirinin hedefi oldu. 4 dakika 33 saniye, o dönemde bazı müzik eleştirmenleri tarafından bir fiyasko olarak tanımlandı. Bazıları ise onu, müzik kategorisine bile koymadı. Öyle ki, John Cage’in bir arkadaşı, Cage’e gönderdiği mektubunda “Lütfen, bak rica ediyorum, kariyerini 1 Nisan şakasına falan çevirmeye çalışma” yazdı. Cage’in annesi ise, “Sence bu kez fazla ileri gitmedin mi John?” diye soruyordu.
John Cage, belki de gerçekten fazla ileriye gitmişti.
Ama onun, bu 4 dakika 33 saniye süren sessizlikle ne yapmaya çalıştığını, neyi amaçladığını anlamaya girişmeden önce, sessizliğin müzikle olan ilişkisini anlamamız gerekiyor.
TDK sözlüğü, müziği “Birtakım duygu ve düşünceleri belli kurallar çerçevesinde uyumlu seslerle anlatma sanatı” diye tanımlıyor. Oxford sözlüğünde de benzer bir tanım var: “Dinlemesi hoş veya heyecan verici bir şekilde düzenlenmiş sesler.”
İki sözlükte de, müzikten bir “ses olayı” olarak bahsedilmiş. Peki ya sessizlik? O bu resmin neresinde?
Nasıl anlatsaaamm. Hah buldum.
Mesela: Boşluksuz, süregiden, sessizliğe hiç fırsat tanımayan, hiçbir duraksamanın, beklemenin olmadığı bir nota hayal edin şimdi.
Boşluksuz, tek bir ton. Başlangıçta kulağa güzel geliyor. E sonuçta çalındığı enstrümanın sesi falan gayet hoş. Ama bir süre sonra...
... anlamsızlaşmaya başlıyor sanki. Bu ton oluyor monoton! Sürekli, boşluksuz bir şekilde duyduğumuz bu sesin, sessizlikten ne farkı var? Veya sessiz bir ortamda duyduğumuz, bi uğultudan?
Bir şeyler eksik bunda. Sessizlik eksik, boşluk eksik. Ve dolayısıyla
Ying ile Yang öğretisi, bize ne anlatıyordu?
Her şey zıttıyla mevcut diyordu. Tıpkı sese karşı sessizlikte olduğu gibi.
Her zıt, birbirine bağımlıdır ve birbirine dönüşür diyordu. Tıpkı sesin değerini sessizlik sayesinde anlamamız, ve sessizliğin sese, sesin de sessizliğe dönüşmesi gibi.
Zıtlar karşılıklı olarak birbirlerini üretip-tüketir veya destekleyip-kısıtlar diyordu. Tıpkı sesin, sessizliği kısıtlaması, ona bir son vermesi gibi. Ya da tam tersi. Ama birbirlerini kısıtlayarak, ses ile sessizlik aynı zamanda birbirini var ediyorlar, inşa ediyorlar, tabir yerindeyse, birbirlerinin sınırlarını çiziyorlar.
Çünkü Ying ile Yang’a göre, her şeyden önemlisi: Zıtlar aynı bütünün parçasıdır.
Bu bütüne ister ritm deyin isterseniz müzik. Çünkü ritm dediğimiz şey, tıpkı kalp atışımızdan bildiğimiz gibi, ses ve susuşun bir araya gelmesiyle mümkün.
Tamam, ritmi anladık. perküsyon aletleri, yani vurmalı çalgılar, yapıları gereği, sessizliğe bir alan açan enstrümanlardır. Adı üstünde: Vurmalı çalgı. Vuruyorsunuz ses çıkarıyor, sonra da yaptıkları şey en fazla, yankılanmak.
Peki ya uzun süre legato, yani boşluksuz, birbirine bağlı notaları çalabilen enstrümanlar ve bu enstümanlar için yazılan besteler ne olacak? Flüt gibi veya keman gibi mesela?
Sessizliğin müziğe tek katkısı, ritm değil arkadaşlar. Bir şey daha var.
Örneğin Beethoven, şu eserini susuşlar olmadan besteleseydi aynı etkiyi yakalar mıydı sizce?
Zannetmiyorum.
Beethoven bu besteyi. Sesler kadar, susuşlar üzerine de inşa etmişti.
Farkettiniz değil mi? Yaylıların gergin sesini, susuşlar nasıl da uzatıyor. Beethoven, bize önce bir akor dinletiyor. Öyle bir akor ki bu, bir sonraki akorun adeta habercisi. Bir sonraki ölçüde neyi duyacağımızı az çok tahmin edebiliyoruz. Bir beklenti halindeyiz. İstiyoruz onu, ve bekliyoruz. Ama Beethoven bizi bir anlık sessizlikte bırakıyor.
Öyle bir sessizlik ki bu, beklentimizle başbaşa bırakıyor bizi. Ve elbette, bir önceki duyduğumuz sesle... Sessizlik, az önce duyduğumuz sesin, keçeli kalemle altını çiziyor adeta. Bir kontrast yaratıyor. Ve bir an bile olsa, onu hazmetmemiz, onu anlamamız için bir fırsat sunuyor bize.
Sanki: “Az önce bir şey oldu, ve az sonra yine bir şey olacak: Dinle!” diyor bize.
Beethoven’ın Coriolan Uvertürü’nü, susuşları olmadan, hayal etmek bile imkansız. Çünkü sese karşı sessizlikler, tıpkı siyaha karşı beyaz gibi, kontrast yaratma gücüne sahip. Ya da: Ying Yang gibi.
Peki ya, bir besteci, kontrastı da bir kenarı bırakıp, sadece siyahı, sesin karanlık enerjisini, yani sessizliği kullanırsa ne olur?
Evet, 4 dakika 33 saniye’nin bestecisi, John Cage’den söz ediyorum yine. Hatırlayın, en son, dinleyicileri şaşkınlık içinde, 4 dakika 33 saniye süren bi sessizliğin içinde bırakmıştık.
Ve Cage’in annesi, ona “Bu kez fazla ileri gitmedin mi John?” diye sormuştu. Hatırladınız di mi?
Evet, John Cage bu kez gerçekten fazla ileri gitmişti. Ama John Cage zaten kariyeri boyunca, hep daha ileriyi hedeflemişti.
Peki ama, neydi 4 dakika 33 saniye süren bu sessizliğin amacı? Sizce buna müzik denebilir mi?
Her şeyden önce, hakkını teslim etmek lazım: John Cage gerçekten şahsına münhasır bir besteci. Dedim ya “hep ileriyi hedeflemişti” diye; 4 dakika 33 saniye’den önce yaptığı işler de fazlasıyla deneyseldi.
Piyanonun tellerine çiviler, çatallar, kaşıklar falan yerleştirip, bu şekilde çalınacak besteler yapıyordu. Şu an duyduğunuz parça, Cage’in tellerine böyle objeler yerleştirilen piyano için bestelemiş olduğu en ünlü eseri: Sonata 5.
Piyanoyu, aynı zamanda nasıl bir perküsyon aleti gibi kullandığını duyuyorsunuz değil mi?
Ama Cage’in tek amacı, enstrümanlardan farklı sesler elde etmek falan değil. O daha çok, müziğin felsefesine kafayı takmıştı. Şu anda dinlediğiniz parçayı bestelemesinin nedeni de, felsefi bir arayıştı. Tekrar aynı şekilde çalmanın imkansız olduğu bir müzik yaratmak: Bunu istiyordu Cage. E, bir düşünün. Cage’in kullandığı kaşığın, çatalın veya vidanın tıpkısının aynısını bulabilecek misiniz? Hadi bulduk diyelim, bunları piyano tellerinin birebir aynı noktalarına nasıl yerleştireceğiz? E hal böyle olunca, sizin performansınız, diğer hepsinden farklı olacak. İşte bu yüzden, Sonata 5’in her performansı birbirinden farklı tınılara sahip. İnanmıyorsanız YouTube’da farklı canlı performanslarını dinleyebilirsiniz.
Yani deneyimin kendisini hedefleyen türde bir performans bu. O an orada olanların yaşadıkları, bir daha tam olarak tekrar edilemeyen bir tür meditasyon.
Cage’in yaptığı müzik, bir “şans müziği”. Eserlerini seslendiren kişiler ne kadar yazılı olan notasyona uyarsa uysun, performansın nasıl olacağının büyük kısmını, şans belirliyor. Nasıl uzay boşluğunda atomların ve onların etrafındaki elektronların tam olarak nerede olduklarını belirleyemiyorsak, burada da notaların nerede, nasıl kendisini göstereceğini tahmin edemiyoruz. E haliyle de, her performans birbirinden farklı, benzersiz, daha önce hiç duyulmamış ve tekrar aynı şekilde çalınamaz hale geliyor.
Sessizlik, zaten tam da bu yüzden Cage’in ilgi alanına girdi. Cage bir gün, bir “yankısız oda”yı ziyaret etti. Olabildiğince fazla ses emen özel duvarlarla kaplı, içinde hiç yankı yapmayacak şekilde tasarlanan odalar var. Bunlar, dünyanın en sessiz mekanları. Mutlak sessizliğe en yakın yerler.
İşte, John Cage de, böyle bir yankısız odayı ziyaret etti. Ama içeride bir süre kaldıktan sonra, aslında bu odanın da mutlak sessizlik olmadığını farketti.
Hani, gözlerimizi bir süre kapattığımızda, veya uzun süre zifiri karanlıkta kaldığımızda, gözümüzün önünde uçuşan beyaz noktalar görürüz ya bazen, aslında orada olmayan, bir nevi halisünatif görüntülerdir bunlar. Bunları görmemizin sebebi, yaşadığımız süre boyunca beynimizin, dış uyarıcılar algılamaya alışkın olması. Zifiri karanlık söz konusu olduğunda bile, beynimiz yine, alışık olduğu şeyi arıyor anlayacağınız.
İşte aynısı, mutlak sessizlik için de geçerli. John Cage yankısız odada kaldığı süre boyunca beyninin ona oynadığı sessel bazı oyunları, işitsel halisünasyonları duymaya başladı.
Ama yalnızca bu da değil. En ufak hareketinde ve elbette damarlarındaki kanın pompalanışını duyuyordu. İşte Cage o an, anladı ki: Mutlak sessizlik diye bir şey yok. Varsa da, onu deneyimlemek, imkansız.
Çünkü yaşıyoruz ve yaşamak gürültü çıkarmaktır.
Nefes alıyoruz. Zaman zaman yutkunuyoruz.
Hayatımızın, bir ritmi var.
Tıpkı hayatın da bir sesinin olduğu gibi.
Bakın John Cage, hayatta duyduğumuz sesler hakkında neler düşünüyor:
“Sesleri oldukları haliyle seviyorum.” diyor Cage. Ve “Seslerin oldukları şeyden daha fazlasını ifade etmesine ihtiyaç duymuyorum” diye de ekliyor. Onları yargılamadığını, yalnızca dinlediğini söylüyor.
Peki ya biz öyle miyiz? Dinlediğimiz seslerle, duymak zorunda olduğumuz sesler arasında ayrım yapmıyor muyuz? Dinlemekten keyif aldıklarımıza müzik, dinlemediklerimize ise basitçe ses, ve hatta rahatsız olduklarımıza gürültü demiyor muyuz?
Ama işte, Cage için, gürültü diye bir şey yoktu: Yalnızca ses vardı.
O halde, sessizlik de, dikkat dağıtıcı seslerin, gürültülerin ortadan kaybolması, yok olması falan değildi. Aksine, sessizlik, bizzat yaşamın kendi sesini duymaktı.
Ve sessizlik, dikkat dağıtıcı seslerin ortadan kaybolması da değildi, aksine, yaşamın ta kendisinin sesleriydi.
Bakmakla görmek arasında fark vardır derler. Duymakla dinlemek arasında da öyle. Dinlemeye başlamadan önce, gerçek manada duyamayız. Gerçekten duymak, ancak dinlemekle mümkün.
4 dakika 33 saniyeyle ilgili en çok yanlış anlaşılan şey işte buydu. 4’33”, wasn’’t a joke whose punchline is “nothing at all”. What John Cage really wanted us to hear was the beauty of the sonic world around us. John Cage'in gerçekten duymamızı istediği şey, etrafımızdaki ses dünyasının güzelliğiydi. Bu sesleri, bir sanat eseriymişçesine dinlememizi istiyordu Cage.
4’33”ün New York’daki o prömiyerinde, konser salonunun ormanın içinde, yarı açık seçilmesi, boşuna değil. İnsanlar deneyimledikleri bu 4 dakika 33 saniye boyunca, ormanın uğultusunu, yaprakların hışırtısını, rüzgarın sesini ve daha bir çok sesi gerçekten dinlemişlerdi ve gerçekten duymuşlardı. Çünkü hayatlarındaki o 4 dakika 33 saniyeyi, bir sanat eseri dinlemeye ayırmışlardı.
Tam olarak ne duymuşlardı? Kim bilir!
Hayatın her anı benzersiz. Her an duyduğumuz sesler de öyle. Ormanın içinde geçen bu 4 dakika 33 saniye de benzersizdi, bu yüzden ne duyduklarını belki de asla bilemeyeceğiz. Çünkü her an, tekrar yaşanamayacak, eşi benzeri olmayan bir performans sanatı... Eğer bakmak yerine görmeyi, duymak yerine dinlemeyi hatırlarsak...
O halde hatırlayalım. 4 dakika 33 saniye adlı be eserin en azından ilk bölümünü, “first movement” adı verilen ilk 30 saniyelik ~~1 dakikalık~~ sessizliğini yaşayalım hep birlikte. Hem bence zaten, sessizliğin başrolü oynadığı bir eseri deneyimlemek varken, biz hakkında şimdiye kadar ha bire konuştuk durduk. Tabiri yerindeyse, haddinden fazla laklak ettik.
Ne demişti Ludwig Wittgenstein, “Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı”. Sessizlik hakkında konuşmak mümkün belki. Ama onu gerçekten anlamak, üzerine konuşmakla ne kadar mümkün, bu tartışılır. Bu yüzden biz de 30 saniye boyunca susacağız. Bu süre boyunca her ne yapıyorsanız, bir süre ara verin ve dikkat kesilin. Ne olur, podcasti ileriye falan sarmayın. Bırakın sessizlik, dört bir yanınızdaki hayatın seslerine alan açsın. Siz de hayatın çıkardığı seslere kulak verin ve odaklanın, her anın benzersizliğini dinleyin. Bunun dışında, hiçbir şey düşünmeyin, sessizliğin içinde yalnızca dinleyin.
Çünkü John Cage’e göre sessizlik, sesin yokluğu, ya da hiçbir şey duymadığımız bir an değil. Aksine: Sessizlik, gerçekten duymak, ve gerçekten dinlemek için bir fırsat. O halde hazırsanız... susalım.
Aslında, bu podcast bölümünü nasıl bitirmem gerektiği konusunda epeyce bir düşündüm. Sizi sessizlikle başbaşa bırakabilir, ve bu deneyimi bir hançer gibi göğsünüzde bırakabilirdim. Ama insan işte, konuşmadan edemiyor, sese de en az sessizlik kadar ihtiyacımız var.
Ama her anımızı sesle doldurduğumuz bu teknoloji çağında; sesin gerçek değerini anlayabilmek için, sessizliğe belki de sesten bile çok ihtiyacımız var.
Şimdi: Az önceki 30 saniye boyunca, neler duydunuz? Düşünün bunu.
Ne duymuş olursanız olun, şunu bilin: Bu seslerin hiçbiri de, hayatın dikkat dağıtıcı, kenarında köşesinde kalmış, gereksiz ayrıntıları falan değildi. Tam tersine, bizzat hayatın akışının, yaşamdaki etikeşimin ta kendisiydi. Yani hayatın ta kendisiydi.
Duyduklarınız, sizin hayatınız. Eşsiz ve benzersiz.
Ve şunu asla unutmayın: Bu podcasti sizden önce dinlemiş, sizden sonra dinleyecek veya sizinle aynı anda dinleyen binlerce insan var. Ama sizin o 30 saniyeniz, hepsininkinden farklıydı. Eşsizdi ve kimse onu tekrar deneyimleyemeyecek.
Hiç kimse.
Hatta, siz bile.
Künye
- YazanBerkant Gültekin
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
- Müzik SeçimleriUmut Barış Genç
Kaynaklar (25)
- 4'33" - Twenty Thousand Hertz
- youtube.com
- Silence - Twenty Thousand Hertz
- youtube.com
- youtube.com
- youtube.com
- Variation between bursting a Ballon outside and within a Anechoic Chamber
- The science and philosophy of silence
- Bring the noise: has technology made us scared of silence?
- The Beauty of Silence
- 45 minutes
- nearing
- barely exceeding an hour
- Aesthetic Functions of Silence and Rests in Music on JSTOR
- Sound And Silence Why Both Are Important | Spontaneous Happiness
- The subtle power of uncomfortable silences
- Awkward Silences: Maybe It's Time to Stop Avoiding Them and Start Embracing Them
- youtube.com
- Sessizliğin gücü
- Music. And Silence.
- youtube.com
- youtube.com
- Joe Pantano Killing it on the Hammond Organ - A-100 Restoration by Retrolinear
- youtube.com
- streamable.com