
Biz Neden Voleybol Ülkesiyiz?
Ülkemizin çok değerli sporcular yetiştirdiği aşikar, son yıllarda ise takım sporlarında en çok ses getirenlerden biri A Milli Kadın Voleybol Takımımız. Kazandıkları kupalar kadar, kendilerinden emin duruşlarıyla birlik hissini ve kadın olmanın gücünü yeniden tanımlıyorlar. Peki bu dönüşüm nasıl oldu? Yani nasıl oldu da voleybol, diğer takım sporlarından kendini sıyırıp hepimizin ortak kalp atışına dönüştü? 111 Hz'in bu bölümünde voleybolun geçmişini, tarihe damga vuran maçları ve voleybolu yaygınlaştıran faktörleri inceliyoruz.
Selam arkadaşlar… Off sormayın yaa moralim çok bozuk. 13-17 oldu şimdi. İtalya önde. Yok valla kalbim dayanamayacak. Setler 2-1. Gidiyor gibi maç. O kadar yol kat ettik veriyoruz sanırım maçı. Yok yok dayanamayacağım ben. Kapatıyorum televizyonu!
İtalya da gerçekten çok güçlü takım ama yani… Bizim de üstünlük kurduğumuz anlar oldu ama maçtaki üstünlük onlarda gibi duruyor. Neyse…
Maç bu canım. Bir kazanan, bir de kaybeden olacak elbet. Kaybetmek de oyuna dahil Barış, dünyanın sonu değil. Ama çok yaklaşmıştık finale. Olsun, çok iyi mücadele ettiler. Ama o kadar sinir oldum ki.
Neyse neyse. Çabanıza sağlık kızlar.
Aaa.. Ne oluyor arkadaşlar. Kaybetmiyor muyduk biz?
Nee!!! İnanamıyorum arkadaşlar. Nasıl? Kazandık mı yani? Ama dönmez gibiydi. Finaldeyiz! Voleybolun bu kısmı çok heyecanlı işte. Set sonunda her şey değişebilir. Maç başında üstünlük kuran, maç sonunda kaybedebilir. Ben izlerken bile pes etmiştim aslında. Ama onlar son kısma kadar savaştılar. Bir değişime bakıyor her şey işte. Bakın, nasıl toparladı kızlar. Helal olsun gerçekten de…
Ne maçtı ya arkadaşlar. Öldüm öldüm dirildim. Bi an gerçekten maçı veriyoruz sandım ama son dakikaya kadar bırakmadı takımımız. Voleybol tarihimizin en heyecanlı maçlarından biriydi vallahi. 2023 Avrupa Şampiyonası’nda oynadığımız yarı final maçı… Sizi tekrardan o zamana bi götürmek istedim, gerçekten de hatırlanmaya değer bir maç. Her kuşağın hatırladığı bir takım, bir sporcu veya bir zafer vardır ya, bu da kesinlikle onlardan biri. Eminim seneler sonra bile konuşuyor olacağız. Zaten spor, bu ülkenin belleğinde uzun yıllardır farklı branşlarda elde ettiğimiz başarılarla var olan bir alan.
Örneğin Ruhi Sarıalp’in 1948 Londra Olimpiyatları’nda kazandığı bronz madalya, Türkiye’nin uluslararası arenada ses getiren ilk başarılarından biriydi. Ya da “Cep Herkülü” lakaplı Naim Süleymanoğlu 7 kez Dünya Halter Şampiyonu olmuş, 3 kez Olimpiyat altınını ülkemize kazandırmıştı. Biraz ileri sardığımızda 2002 FIFA Dünya Kupası’nda Erkek Milli Futbol Takımımız üçüncü, 2011 Avrupa Kadınlar Basketbol Şampiyonası’nda
Kadın Milli Basketbol Takımımız ikinci olmuştu.
Günümüze döndüğümüzde ise bireysel sporlarda başarılarımız katlanarak devam ediyor: Mete Gazoz, Sümeyye Boyacı, Yasemin Dalkılıç… Ne şanslıyız ki, listeyi sayfalar boyu devam ettirebileceğimiz bir sürü genç, ilham veren sporcumuz var.
Ülkemizin çok değerli sporcular yetiştirdiği aşikar, ama son yıllarda isimlerini sıkça duyduğumuz bir takım sporuna odaklanmak istiyorum bugün. Belki de aralarında en çok ses getirenlerden biri olan A Milli Kadın Voleybol Takımımız. Çünkü uğruna konuşulması gereken başarıları, karakterleri ve sesleri var kendilerinin. 2000’lerin başından itibaren yükselen bir ivmeyle bize umut olan başarılar elde ediyorlar. Kazandıkları kupalar kadar, kendilerinden emin duruşlarıyla birlik hissini ve kadın olmanın gücünü yeniden tanımlayan bir enerji taşıyorlar. Peki bu dönüşüm nasıl oldu? Yani nasıl oldu da voleybol, diğer takım sporlarından kendini sıyırıp bir anda hepimizin ortak kalp atışına dönüştü? Hazır lig sezonu da yeniden başlamışken, bugün bu konuyu beraber bir inceleyelim dedim.
Öncelikle voleybolun geçmişine değinelim istiyorum biraz. Ki, bu sporun hangi yollardan geçip bugüne ulaştığını görebilelim.
Voleybol, William Morgan adında bir spor eğitimcisinin, 1895’te kendi ideallerine göre tasarladığı bir branş aslında. Ülkemize gelişi ise ilk defa 1919’da, Amerikalı Dr. Deaver’ın tanıtması sayesinde oluyor. Sonrasında Selim Sırrı Tarcan ülkemizde bayrağı devralıyor ve bir beden eğitimi öğretmeni olarak okullardaki voleybol altyapılarını kuruyor. Bu şekilde Türkiye’de yayılmasını sağlayan öncüsü oluyor işte. Kabataş, Galatasaray, Vefa derken çoğu lise voleybolu müfredatta zorunlu tutuyor ve bu branş, kısa zamanda büyük bir ilgi görüyor.
Bu noktada voleybolun tarihine bakarken “Filenin İlk Sultanı”ndan, yani Sabiha Rıfat Gürayman’dan bahsetmeden geçmek olmaz. Kendisi Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendisiydi aynı zamanda. Üniversitedeyken voleybola ilgi duymuş ve Fenerbahçe’nin 1927’de kurulan kadın voleybol takımında oynamaya başlamıştı kendisi. Çeşitli başarılar kazanmalarına rağmen, kadın voleybolunda yeteri kadar rakip olmadığı, bu da düzenli maç yapmayı zorlaştırdığı için takım kapatılmıştı. Durum böyle olunca ve kadın sporcuların erkek takımında oynamalarını engelleyen bir kanun maddesi olmayınca, oynamaya devam etmek isteyen Sabiha Rıfat Hanım Fenerbahçe Erkek Voleybol Takımı’na girmiş ve bir erkek takımında forma giyen ilk kadın sporcu olmuştu.
Zamanı biraz ileri sardığımızda,
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, Sovyetler Birliği’nin yükselişini voleybolda da görebiliyoruz. Dağılana kadar epey bir süre dünya sıralamasının en başında olmaya devam ediyorlar.
Bizim Kadın Voleybol A Milli Takımımız, 1957 yılında kuruluyor. Ama ilk büyük sıçrama, elde ettikleri Avrupa İkinciliği’yle 2003 yılını buluyor. Aslında ondan önce de başarılı olmalarına rağmen medyadaki görünürlükleri yeterli seviyede değildi. Eski milli voleybolcumuz Özlem Özçelik de bir röportajında bahsediyor bundan. Epey zorlu bir turnuva geçirmişler 2003’te. Fakat takımdaki herkesin birbirine inanmasıyla, düşeni bir diğerinin kaldırmasıyla ve arkalarındaki seyirciyle beraber ele ele finale kadar yükselmişler. Sonrasında da işte hem başarıları, hem de gördükleri ilgi çıtayı yükseltmelerini sağlamış. O yıldan itibaren artık bildiğimiz isimleriyle, yani “Filenin Sultanları” olarak anılıyorlar kendileri…
Tabii bu ve sonrasındaki başarılar tesadüf değil; planlı emeğin, sistemli yatırımların ve büyük bir inancın sonucu. Eczacıbaşı, Vakıfbank, Fenerbahçe gibi kulüplerin altyapılara büyük ölçekte yatırımlar yaparak bu gelişimi desteklemesi en büyük etkenlerden. Şimdi idol olarak görülen çoğu sporcu bu kulüplerde yetişti. Özellikle Eczacıbaşı’nın vizyonuna değinmek gerek bence burada. 1960’larda, tüm siyasi karmaşanın içerisinde büyük adımlar atıyorlar. Faruk Eczacıbaşı’nın da bir röportajında söylediği üzere; Türkiye’de o zamanlar takım sporları, futbolu bir kenara bıraktığımızda, çok zayıfmış. Eczacıbaşı da takım sporlarını çok daha üst bir düzeye taşımak için çalışmalar yaparak, çeşitli spor dallarını bir çatı altına toplayıp bir kulüp kurmuş. Özellikle dediğimiz gibi, altyapılara verdikleri önem çok kritik. Genç sporcuların gelişimine erken yaşlarından itibaren destek oluyorlar. Bu girişim, özellikle genç kızların spora dahiliyeti için dönemin şartlarına göre çok öncü bir hareket tabii. Nitekim 1980 yılında, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda ikinci olarak ilk defa kadın takım sporlarında uluslararası bir başarı getiriyor Eczacıbaşı.
İşte Türkiye böyle bir tarihle, Dünya’nın en önemli takımlarını ve oyuncularını bulunduran önemli bir voleybol ülkesi haline geliyor. Nitekim geçtiğimiz 10 yılda neredeyse her uluslararası turnuvada madalya kürsüsüne çıkmayı başardılar. Hatırlarsanız 2023, belki de Türk voleybol tarihinin en unutulmaz yılıydı: Avrupa Şampiyonası’nı kazandık, Milletler Ligi’nde birinci olduk ve olimpiyat elemelerini namağlup lider olarak tamamladık. Hepimiz o maçları nefeslerimizi tutarak, gözlerimiz dolarak, ülkenin çeşitli yerlerinde birlik duygusuyla izledik. Ne acayip bir yazdı gerçekten de.
İşte bu başarılar, tek bir jenerasyonun değil; yıllardır süregelen bir altyapı ve vizyonun ürünü aslında.
Bu başarılar arttıkça, toplumun gözündeki anlam da değişmeye başladı. Mesela pandemi zamanını hatırlayın. Hepimiz evdeydik, iyi giden pek bir şey yoktu. Her şey gibi, 2020 yılındaki olimpiyatlar da iptal olmuştu pek tabii. Tokyo Olimpiyatları ancak bir sene sonra yapılabildiğinde ise önlemler gereği takımlar seyircisiz oynuyordu. Ama hepimiz salonumuzdaki koltukta otururken sanki orada gibiydik. Market torbalarını sabunla sildiğimiz zamanda bize birer umut olmuşlardı. Yani geçtiğimiz zorluklarda ülkenin moral kaynağına, ortak gururuna dönüşmüşlerdi. Popülerlikleri de artmıştı pek tabii. Bu simaları artık çok iyi tanıyor; onları reklam filmlerinde izliyor ve ekranlarda ilham verici hikayelerini dinliyorduk.
Peki sizce, her başarı popülerlik getirir mi? Mesela voleybolu bu kadar yaygınlaştıran şey sadece başarılı olmaları mı? Yoksa başka etkenler de var mı? Dilerseniz burada kısa bir ara verelim, döndüğümüzde de bu sorulara hep beraber cevaplar arayalım.
Evet arkadaşlar, son yıllarda voleybolun öne çıkmasını sağlayan sebeplerden bahsedecektik. Başlıca etkenlerden birinin, en direkt tabirle duruşları olduğunu söyleyebiliriz. Yani sadece sahadaki başarı değil, aynı zamanda sahadaki temsiliyetleri. Bu spor, Türkiye’de kadının kamusal alandaki varlığının yıllar süren yolculuğunda bir nevi dönüm noktası haline geldi. Zira kadın sporcular, her alanda olduğu gibi senelerce destek bulmakta zorlanmış; başarı kazansalar bile hak ettikleri ilgiyi görememişlerdi. Ama Filenin Sultanları, bu ezberi kökten değiştirdi.
Televizyondaki kadın temsili günümüzde bile kırılgan, pasif ve muhtaç bir konumda tutuluyor. 2016 yılında Doç.Dr. Derya Gül Ünlü ve Doç.Dr. Pınar Aslan tarafından yayımlanan “Türk Televizyon Dizilerindeki Kadın Rollerine Kadınların Gözünden Bakmak” isimli makalede de bu konuya değinilmiş. Genellikle belirli kadın tiplemelerinin kullanıldığı, bunların dışında rollerde yer alan kadınların da dizinin ilerleyen bölümlerinde ‘normalleştirildiği’ ve belirlenmiş toplumsal cinsiyet rollerine uygun hale getirildiğinden bahsedilmiş. Voleybolun görünürlüğüyle beraber; bu kalıplar kırılmaya başladı. Kadınlar; dayanıklılık, cesaret ve gücün temsilcisi olarak ön plandalar şimdi…
Günlük hayata merceği çevirdiğimizde de hepimizin illa duyduğu tabirlerdir “kız gibi topa vurma” veya “kız gibi oynama”. Zira bu etiket toplumda, cinsiyetçi bir yerden zayıflıkla veya güçsüzlükle özdeşleşiyordu. Ama şimdi sahada kendi kişilikleri, tarzları ve mizaçlarıyla duran bu kadınlar, kız çocuklarına özgürce ve içinden geldikleri gibi var olabileceklerini gösteriyor. Filenin Sultanları da oynadıkları bu önemli rolün farkında. Zehra Güneş, bir röportajında: “Türk kadınları olarak Atatürk'ün gösterdiği yolda ışık tutarak gelecek nesillere rol model olmaya çalışıyoruz.” derken bu farkındalığın altını çiziyor.
Bu takımın, dolayısıyla voleybolun yarattığı etkiyi bu kadar güçlü kılan bir diğer unsur, kolektif mutluluk ihtiyacımızın bir yansıması olması. Nitekim zor dönemden geçen bir toplumun; aynı anda aynı şeye sevinmeye, aynı sahneye bakarken birbirine yakın hissetmeye duyduğu derin bir özlem vardır.
Ama bahsettiğimiz gibi, yaygınlaşmanın arkasındaki hikayede başarının istikrarlı bir şekilde artarak devam etmesi var. Çünkü bu başarılar “bir anda parlayan bir mucize” değil; yıllar süren birikimin ve emeğin sonucu. Her turnuvada aynı disiplini, odaklanmayı ve inancı sergileyerek kazanmayı alışkanlık haline getirdiler diyebiliriz. Ki bilirsiniz arkadaşlar, sporun doğasında iniş çıkışlar vardır ama onlar, bu dalgalanmaları bile yönetmeyi öğrendiler. 2020 Tokyo Olimpiyatları’nda çeyrek finalde oynadığımız bir maç vardı mesela Güney Kore’yle. Son sette 12-14 gerideyken Meryem Boz’un sayısıyla farkı bire indirmiş, fakat tüm mücadeleye rağmen maçı vermiştik. Yine de Milli Takımımız, 4 sene sonra yapılan Paris Olimpiyatları’nda yarı finale yükselmeyi başararak o eşiği aştı. Yani bu istikrarlı başarı çizgisi, yalnızca fiziksel gücün değil, zihinsel dayanıklılığın ve takım ruhunun göstergesi aslında. Durum böyle olunca sosyal medyada görünürlükleri epey bir arttı tabii.
Reklamlar, sponsorluklar ve işbirlikleri geniş kitleler tarafından bu sporcuların görülmesini sağladı. Ama burada dikkatinizi çekmek isterim arkadaşlar, önemli olan aldıkları sonuçlar değildi. Sosyal medya oyuncuların hikayelerini görünür kıldı. Eskiden gençler için spor haberleri sınırlı spor sayfalarında, özet televizyon kuşaklarındayken; bugün oyuncuların günlük yaşantıları, antrenman sahneleri, soyunma odası sevinçleri gibi içerikler üretilmeye başlandı. Yani insanlar artık sadece skoru değil; o skorun arkasındaki karakteri, emeği ve duyguyu takip eder hale geldi. Psikoloji profesörü Vanesa Pérez-Torres, 2024’de Current Psychology’de yayımlanan çalışmasında; sosyal medyanın gençlerin kimliklerini inşa ettikleri ortamlar olduğundan bahsediyor. Yani genç bireyler, takip ettikleri kişileri yalnızca izlemiyor; onların davranışlarını gözlemliyor, kendilerini onlarla özdeşleştiriyor ve bu süreçte kimliklerini adım adım şekillendiriyorlar. Peki, neden?
Çünkü artık yeni nesilde değerler açısından ciddi bir dönüşüm yaşanıyor; adalet, çeşitlilik, cinsiyet eşitliği, önyargıya karşı duruş gibi kavramlar gençlerin gündemine çok daha erken giriyor. Bu bağlamda kadın sporu; toplumsal bakımdan sınırları sorgulama, görünürlük, kendin olma gibi kavramların yeniden tartışılmasını sağladı. Bahsettiğimiz gelişmeleri içinde bulunduğumuz çağdan ayrı olarak göremeyiz tabii. Yani, dijital çağla beraber yeni neslin artan anlam ihtiyacı ve arayışından…
Dijital gürültünün, hızın ve sürekli kıyaslamanın ortasında büyüyen bu kuşak için, sadece dışsal başarı değil; içsel anlam, aidiyet ve gerçeklik duygusu çok daha önemli hale geldi. Hatta, özellikle Tiktok gibi platformlarda çoğu gencin mutluluğu veya kendi var oluşlarının anlamını nasıl aradığına dair daha bireysel paylaşımlarla da sıkça karşılaşıyoruz. Toplumsal değerler ve bireysel arzular arasında sıkışan bu gençler için spor, özellikle de voleybol, dengenin kurulabildiği nadir alanlardan biri. Bu nedenle yeni nesil, sporu sıradan bir hobi olarak değil, kendini tanıma ve var etme biçimi olarak görüyor. 2024’te Multidisciplinary Digital Publishing Institute’ta yayımlanan bir çalışma da bunu destekler nitelikte. Sporun gençlerin duygusal zekasının gelişimine katkıda bulunduğundan, bunun öz saygı ve yaşamdan tatmin alma düzeylerinde artışa yol açtığından söz ediliyor. Yani yeni nesil, kendini anlama ihtiyacını artık soyut kimlikler yerine spor ve sanat gibi deneyimsel alanlar üzerinden karşılıyor gibi görünüyor arkadaşlar. Voleybol da, bu jenerasyonel değişime en iyi uyum sağlayan alanlardan biri.
Evet, Milli Takımımızla beraber voleybolun artan görünürlüğü günün sonunda bize önemli bir şey gösteriyor. Birlikte yükselmek, düşmek, tekrar kalkmak… Yani koşullar ne olursa olsun pes etmemek. Bu bazen zor, bazen yıpratıcı, hatta bazen tüketici ama ne olursa olsun umudu devam ettiren bir şey. Çünkü yarın yeniden deneme şansımız var daima. Ne mutlu ki bize bu takımın parlayışına şahit olabiliyoruz. Ülkemiz nice Eda’lar, Zehra’lar, İlkin’ler yetiştirecek. Yüzler değişecek pek tabii. Ama yaratılan güç ve cesaret… İşte o değişmeyecek.
Künye
- YazanAslı Candaş
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt