111 Hz ·Bölüm 34 ·27 Haziran 2022 ·22 dk ·1.764 kelime

Hayalden Gerçeğe: Bilim & Kurgu

Tarih boyunca, bilimsel gelişmeler edebiyatı, edebiyat da bilimsel gelişmeleri besledi. Yani gerçekler hayalleri, hayaller de gerçekleri. Ama gerçekleri etkileyen hayaller, gerçekçi olmak zorunda değiller. Bu bölümde, böyle çılgınca hayallerin peşine düşüyoruz. Geçmişte kurulan hayallerin, bugünü nasıl şekillendirdiğinin izini sürüyoruz.

0:00

Biraz uzanmış, çeşitli hayaller kuruyordum. Bu aralar normalden biraz fazla şey okudum, izledim ve araştırdım. Bütün bu okuduklarım, izlediklerim bu hayallerimi oldukça etkiledi, ister istemez. Hayallerim iyi bir bilim-kurgu filmine taş çıkaracak boyutta hayaller oldular. Böyle bol ilhamlı anlarda, bir sürü garip hayal kurmayı çok seviyorum. Hayaller gerçekleşmesi için kurulmaz zaten. Garip olmalarında bir sorun yok. İşin eğlencesi de burada biraz zaten, öyle değil mi? Bu hayallerimizden birilerine bahsetsek, belki hayallerimizi saçma bulacaklar, gerçek dışı bulacaklar. Daha ayakları yere basan hayaller kurmamızı tembihleyecekler. Çok sıkıcı. Ne olur ki abuk subuk hayaller kursak? Mümkün olmayan şeyler düşünsek? Ayaklarımız yere basmasa, birazcık da uçsak?

Eğer herkes gerçekçi hayaller kursa, bugün yine aynı dünyada yaşıyor olur muyduk? Ben hiç sanmıyorum. Bugün, 1800’lerde değil de, 2022 yılında yaşıyorsak, bunu biraz da, uçuk kaçık hayallere borçluyuz.

Yoksa şu anda günümüzde kullandığımız teknoloji, bu noktalara gelemeyebilirdi. Elinizin hemen altında duran, belki de bu podcasti dinlediğiniz cihaz var ya, hani biz onu cep telefonu olarak biliyoruz, işte o bile böyle ayakları yere basmayan bir hayalin ürünü; “Communicator”. Star Trek yani Uzay Yolu dizisinde Captain Kirk’ün kullandığı cihazın, “gerçek” dünyaya uyarlanmış hali. Ve hatta podcast dediğimiz şey de öyle. Şu anda bu bölümü dinliyorken yaptığınız pek çok şeyin, zamanında saçma bulunan, gerçeklikten uzak hayaller kuran kişilerin dünyada bıraktığı izlerin etkileriyle oluştuğunu söylemek mümkün.

İsterseniz gelin, bu uçuk kaçık hayallerin ve bu çılgın fikirlerden doğan bilimsel ve teknolojik gelişmelerin hikayelerinin peşinden gidelim. Bilim ile kurgunun sınırlarının bulanıklaştığı çizgilerde, bir gezintiye çıkalım, ne dersiniz?

1865 yılında, Amerikan İç Savaşının sonrasında, bazı Baltimore Silah Kulübü üyeleri, akıllarında bir fikirle, bir araya gelirler. Amaçları devasa bir top üretmektir. Savaş yorgunu olan kulüp üyeleri, bu topu bir silah üretmek amacıyla tasarlamazlar, onların kafasında çok daha büyük bir operasyon vardır.

Üretecekleri bu top ve ateşlemesini planladıkları mermi gerçekten de operasyonun büyüklüğüne yakışır bir görkeme sahiptir. Baltimore Silah Kulübü başkanı, Impey Barbicane kafasındaki bu fikri kulüp üyelerine sunduğunda, kulüp üyeleri arasında bir mırıldanma başlar.

Şüpheleri fark eden Barbicane, hesaplamalarını kulüp üyeleriyle paylaşır ve onları ikna etmeyi başarır. Şimdi geriye, hep birlikte önden doldurulan, çok yüksek kalibreli ve ucu gökyüzüne çevrilmiş, 5,5 milyon dolar değerindeki bu devasa topu ve ateşleyeceği çok özel mermiyi inşa etmek kalmıştır. Peki böylesi masraflarla inşaa edilen devasa boyutlarda top ve mermisi, bir silah olmayacaksa, ne amaçla kullanılacaktır?

Sanırım, hikayeyi bilenler, amacın ne olduğunu biliyor.

Amaç, bu topla Dünyamızın biricik uydusu Ay’ı vurmaktır. Ama onu yok etmek için değil, daha yakından tanımak için. Silah Kulübü başkanı Barbicane, Silah Kulübünün rakiplerinden bir zırh yapımcısı ve Fransız bir şair, bu topun ateşlemesi için tasarlanan özel merminin içine girerler ve Ay’a doğru...

Hikayeyi bilenler, bu anlatının kime ait olduğunu da eminim biliyorlar.

“Dünya’dan Ay’a: 97 Saat, 20 Dakika” Fransız bilim kurgu yazarı Jules Verne tarafından yazıldı. Daha önce Sinemanın Doğuşu bölümünde George Melies’in “Ay’a Seyahat” filmini yaparken bu kitaptan ilham aldığını ve kurgu sinemanın temellerini attığını söylemiştim, dinlemiş olanlar hatırlayacaktır.

1865 yılında yazılmış olan bu roman, insanlığın dünya atmosferinden, bir top mermisiyle değil belki, ama bir roket yardımıyla çıkıp, Ay’a iniş yapmasından tam 104 yıl önce yazılmış. Üstelik Jules Verne, etkileyici bir şekilde, bu romanı yazarken Ay’a seyahat edilebilmeyi mümkün kılacak hesaplamaları çok ufak sapmalarla yapabilmişti. Jules Verne bu kitabıyla yalnızca uzay çalışmalarına değil, kurgu sinemaya da ilham olmuş diyebilir miyiz?

Aynı Jules Verne, Denizler Altında 20.000 Fersah kitabını yazdığında, dünyada pek az sayıda ancak fazlasıyla dayanıksız ve kullanışsız denizaltılar vardı belki, ancak Verne’in hayallerinde tasarladığı gibisi henüz yoktu. Donanma, denizaltı yapımında ve kullanımında, Jules Verne’in fantastik denizaltısı Nautilus’dan pek çok şey öğrendi, şüphesiz.

Jules Verne sahip olduğu güçlü hayal gücü ve araştırmacı kimliğini birleştirerek yazdığı romanlarda, yarattığı, tasarladığı, o romanlar yazılırken pek de ortalarda olmayan ufak tefek eşyalardan tutun da, büyük vasıtalara kadar birçok şeyi gelecekte gerçekten de kullanabildi insanlık. Verne basitçe hayal kuruyor, bu hayallerine dayanak olarak bazı bilimsel araştırmalardan yararlanıyor ve hikaye anlatıcılığını kullanarak günümüzde klasikleşmiş romanlar yazıyordu. Ama insanlar ona bir “Kahin” gözüyle bakıyordu. Onun geleceği tahmin ettiğini düşünüyorlardı.

Geçmişte konuşulan, üzerine hayaller kurulan dünya dışı gezegenlere seyahat fikri artık çok da uzak olmayan bir gelecekte gerçekleşebilecek gibi duruyor. Son 10 küsür yıldır, belki de daha da uzun sürelerdir Mars’a seyahat konuşuluyor. Uzay turizmi denildiğinde hepimiz Mars-Dünya arasında mekik dokuyacak olan roketleri şöyle bir görür gibi oluyoruz, öyle değil mi? Bugün artık, Mars’ta koloniler kurulması ve Dünya’daki hayat zorlaştığında kaçılabilecek yedek bir gezegenimiz olması gibi meseleler, ayakları yere basan hayaller olmaya başladılar.

İşte bunlar ne zaman konuşulsa adı mutlaka o sohbetlerde geçen bir isim var, hepimiz artık onu yakından tanıyoruz; Elon Musk.

Space X’in kurucusu, Tesla Motors’un kurucusu ve Twitter’ın yeni sahibi olan Elon Musk. Her gün mutlaka bir kez adını duyuyorsunuzdur. Ya okuduğunuz bir haberde ya da izlediğiniz bir videoda, dinlediğiniz bir podcastte.

Kendisine dair duymamış olabileceğiniz bir detaydan bahsedeceğim ama şimdi; Elon Musk aslında bir “nerd”. Bir bilim kurgu manyağı. Space X’i kurarken, yeniden kullanılabilir roketler planlarken hiç bu okumuş, izlemiş olduğu bilim kurgu eserlerden etkilenmemiş olabilir mi? Sanmıyorum. Sürücüsüz, otomatik pilotlu ve elektrikli Tesla arabayı tasarlarken hiç başrolünde Arnold Schwarzenegger’ın olduğu Total Recall veya geleceğin arabasını tasarlarken, Harrison Ford’un göz doldurduğu Blade Runner filmlerinden etkilenmediği söylenebilir mi?

Iron Man 2 filminde kısa bir rolü olan Elon Musk’ın Tony Stark karakterinden etkilenip kendisine uçabilen, foton lazeri ve mini roketler fırlatabilen demir bir zırh inşa etmeyi deneyip denemeyeceğini şu noktada tahmin edemiyorum açıkçası. Eğer bir noktada Tony Stark’tan etkilenecekse, enerji kaynaklarının hızla tükendiği dünyamıza yararlı olacak, temiz enerji üreten Ark Reaktörü projesi üzerinde çalışmasını umuyorum. Kalbinin yerini alacak olan değil, hastanelere, fabrikalara, okullara kesintisiz elektrik sağlayacak olan bir reaktörden bahsediyorum. Bu bir gün olursa, kendisine üzerinde “Elon Musk’ın kalbi olduğunun kanıtı” yazılı bir hediye göndermek isterim.

Şimdi, kısa bir ara verelim.

Bir yere ayrılmayın, aradan sonra tekrar birlikteyiz.

Aradan önce, elektrikle çalışan kalplerden söz ediyorduk. Bu benim aklıma başka bir bilim-kurgu hikayesini getiriyor.

1700’lerin sonlarında elektrik, bilim insanları için, o dönemde yapılan bilimsel çalışmaların en popüler konusuydu. Elektriğe dair bir çok deney yapıldı, bir çok teknoloji geliştirildi. Hatta elektriğin canlı insan bedeni üzerindeki etkileri bile incelendi. Sonuçlarını tahmin etmek güç değil, ne yazık ki. Elektriğin ölümcül olduğu anlaşılınca, hemen bu deneylerden vazgeçildi ve cansız bedenler ve cansız hayvanlar ile çalışmalara geçildi.

Ama 1780’li yıllarda İtalyan bilim insanı, Luigi Galvani yaptığı deneylerden birinde, garip bir şey farketti.

Galvani, laboratuvarında cansız kurbağalarla çalışıyordu. Deneylerinden birinde, kurbağanın arka bacaklarına elektrik verdiğinde kurbağanın bacaklarının kasıldığına, kıpırdadığına şahit oldu.

Bu deney, canlıların kas dokusunun, elektrik akımıyla birlikte kasıldığını insanlığa öğretmiş oldu. Ve keşfe, Galvani’nin adınan yola çıkılarak, Galvanizm adı verildi. Canlıların vücutlarındaki kimyasal reaksiyonların ürettiği, yaşamın kaynağı olan elektrik akımları yani.

Çılgın bilim insanları, elbette işleri bu noktada bırakmadı. Elektriğin ölü insanlardaki etkilerini de merak ettiler ve aldıkları sonuç, şaşırtıcı olmayan biçimde aynıydı.

Bir insan kadavrasına da elektrik verildiğinde de aynı şey gerçekleşiyordu. Neredeyse tamamı kastan oluşan ve yaşam fabrikamız olan kalbimiz de elektrikle birlikte kasılıyordu elbette. Bu, zihinlerde bambaşka bir ışık yaktı ve 1700’lerin sonu, 1800’lerin başında, birçok reanimasyon, yani teknik olarak ölü olan bir canlının, elektrikle diriltilmesi deneyleri, çalışmaları yapıldı. Ve bu çalışmalar da döneminin bilim kurgu yazarlarının epey dikkatini çekti. Özellikle de bu çalışmaları yakından takip eden bir tanesinin.

14 Mayıs 1816 günü Claire Clairmont, Percy ve Mary Shelley ve oğulları, ünlü İngiliz şair Lord Byron ile birlikte yaz tatilini geçirecekleri Cenevre Gölü’ne vardılar. Mary Shelley manzaraya aşık olmuştu. Shelley ailesi ve Clairmont hemen gölün kenarındaki bir evi kiralamıştı. Lord Byron kendilerine 9 gün sonra katılabilecekti. 25 Mayıs’ta Byron da göl kenarına vardığında, yanında misafiri John William Polidori vardı. Kendisi hem Lord Byron’un doktoruydu, hem de diğerleri gibi bir yazardı. Hep birlikte gölde sandal gezileri yapıyor, ısınan havaların tadını çıkarıyorlardı. Ama çok geçmeden kara bulutlar toplanmaya başladı. Bu keyifli yaz tatili planı, beklenmedik yağmurlar tarafından sabote edilmişti. Her biri yazar, filozof ve bilim insanlarından oluşan bu ekip, Byron’un göle yakın bir köyde kiraladığı villada vakit geçirmeye başladılar.

“Çok ıslak ve keyifleri kaçıran bir yaz tatiliydi” diye hatırlıyor Mary Shelley 1831 yılında yazdığı bir yazıda, “sürekli ve ısrarlı bir şekilde yağan yağmur, bizi eve tıkamıştı adeta.”

Evde geçirdikleri süre boyunca, eğlenmek için, birbirlerine hayalet hikayeleri anlatmaya başladılar. Ateşin başında oturuyor ve birbirlerini korkutmaya çalışıyorlardı. Ama anlata anlata, elde avuçta yalnızca herkesin bildiği hikayeler kalmıştı.

Bunun üzerine, Lord Byron “kendi yazdığınız bir hayalet hikayesi yok mu?” diye sordu.

Kimsenin yoktu. “İlerleyen gecelerde anlatmak üzere bir hayalet hikayesi yazın o zaman” dedi Byron. Her sabah herkese tek tek “yazdın mı hikaye?” soruyordu, belli ki arkadaşlarının yazacakları hikayeleri sabırsızlıkla bekliyordu. Birkaç sabah boyunca bu sorusunu tekrarladı. Ta ki; “belki galvanizm ile bu mümkün olabilir” cevabını Mary Shelley’den alana kadar.

“Kasvetli bir Kasım gecesiydi, yaratımımın tamamlandığını gördüm.”

Mary Shelley bir taslak olarak bu cümleyi yazmıştı. Sonrasında bu yazdığı cümleden bilim-kurgu ve korku hikayelerinin en bilinen karakterleri olan Dr. Frankenstein ve Canavarı doğdular.

Peki, Dr. Frankenstein, neye ilham oldu dersiniz?

Tıpkı Jules Verne’in “Ay’a Seyahat” filmine ilham olan “Dünya’dan Ay’a: 97 Saat, 20 Dakika” gibi Mary Shelley’nin Frankenstein kitabı da 1931 yılında sinemaya uyarlandı ve sonradan mühendis olacak Earl Bakken’i daha 7 yaşında bir çocukken büyülemişti. Bu filmden çok etkilenen Bakken, elektrik ve insan vücudu üzerine çalışmalar yapmaya devam etti ve 1957 yılında Frankenstein’ın Canavarından etkilenerek, dünyadaki ilk, elektrikle çalışan, taşınabilir, pilli ve transistörlü kalp pilini icat etti. Bilimsel çalışmalardan beslenen, Jules Verne ve Mary Shelley gibi bilim kurgu yazarları, yazdıkları eserlerle tekrardan bilimi beslemişler. Bilim ve Kurgu arasındaki bu ilişki, günümüz teknolojisinin geldiği noktanın en önemli mimarlarından.

Kulağa ne kadar saçma ya da ne kadar imkansız gibi gelse de hayaller, şüphesiz tarihin akışını belirledi.

Uçmayı hayal ettiler önce, sonra uçaklar icat edildi. Şimdilerde bir yerden bir yere uçakla gitmek bizlere çok normal gelen bir şey olabilir ama düşünsenize; gökyüzündeki bir koltukta oturuyoruz ve seyahat ediyoruz.

Veya bölümün başında konuştuğumuz uzay yolculukları... Bu hayaller insanlığın aklına bir tohum olarak düştüğünde, teknolojik gelişmeler henüz bu tohumların filizlenmesi için yetersizdi. Kelimenin tam anlamıyla ayakları yere basmayan bu hayaller için filizlenme ihtimali yok gibiydi. Ama uygun koşullar sağlandığında, iklim şartları elverişli olduğunda, toprağın altında öylece yatan bu tohumlar filizlendi ve kocaman meyve veren ağaçlara dönüştü.

Ünlü düşünür Karl Marx’ın şöyle bir sözü var:

"Örümcek, işini dokumacıya benzer şekilde gördüğü gibi, arı da peteğini yapmada pek çok mimarı utandırır. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın, yapısını gerçekte kurmadan önce, onu hayalinde kurabilmesidir."

İnsanı, doğadaki diğer tüm canlılardan ayıran şey bilincimizin yapısı, dolayısıyla hayal kurabilme yetimiz değil mi?

O halde belki de şunu diyebiliriz: Saçma hayal diye bir şey yoktur, hayal diye bir şey vardır. Bilim ve bilim kurgu arasında da böyle bir ilişki var işte, bilim kurgu eserlerin saçma hayaller içeren kitaplar, filmler olduğu düşünülseydi bugün kim bilir ne gibi bilimsel ve teknolojik gelişmelere tanık olamayacaktık. Oysa hayaller toprağa atılan birer tohum gibiler, uygun koşullar gerçekleştiğinde, elbet bir gün filizlenirler.

Künye
  • YazanOğulcan Ayan
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
  • Müzik SeçimleriCemre Dalyan
Kaynaklar (9)