Hırsız Kim?
Barış bu bölümde seyahat ettiği trende işlenen bir suça karşı kayıtsız kalamaz ve hırsızın kim olduğunu bulmaya karar verir. Ama nasıl? Polisiye kitaplarda bu olaylar nasıl çözülür? Sahi, nedir bu polisiye? En çok satanlar arasında her zaman birkaç polisiye görmeye alışığız. Üstelik bu durum neredeyse polisiyenin doğduğu ilk günden beri böyle. Ama nasıl? Polisiye kurgular bunu nasıl başarıyor? Peki biz, polisiye kurguları okumayı ve izlemeyi neden bu kadar çok seviyoruz? 111 Hz'in bu bölümünde polisiyenin tarihine kısa bir yolculuk yapıyor, aşina olduğumuz bazı karakterlere selam veriyoruz. Bu sırada hem bu türü yakından tanıyor, hem de öğrendiklerimiz sayesinde trende yaşanan olayı çözmeye ve hırsızı yakalamaya çalışıyoruz.
Yaniii aslında masa biraz tozluydu ama neyse…
Arkadaşlar hoşgeldiniz, çok da güzel bir zamanda geldiniz. Hareket edeli çok olmadı. Trenle seyahat etmeyi, şöyle telaşsız, rayların üzerinde kayarcasına ilerlemeyi nasıl özlemişim anlatamam. Kafamı dinleyeceğim, sakin bir yolculuk yapmak isti——
Paha biçilemez Bay Thomas…
Yemekli vagonda olduğumuz için etraf biraz kalabalık… Neyse… Sakin bir yolculuk istiyorum yani arkadaşlar. Biliyorsunuz tren yolculuklarının insan üzerinde rahatlatıcı bir etkis—-
Nereye düştüm ben ya! Durduk yere gitti gerdanlık görüyor musunuz? Kim yapmış olabilir ki? Hayır tren de hareket halinde yani, kaçmış olamaz. İçimizde bir hırsız var demek bu. Kim acaba? Of çok merak ettim şimdi.
Aslında biraz uğraşsam çözerim ben bu işi ya… E o kadar polisiye okuduk, izledik… Bunca zamandır bir şeyler öğrenmişimdir herhalde…
Tamam ya, ben şimdi gidip etrafı bir kolaçan edeyim, sonra da birlikte bulalım şu hırsızı!
Evet, olayı biraz soruşturdum. Eleanor Hanım oldukça üzgün. Mücevheri aile yadigarı ve paha biçilemeyecek kadar değerliymiş.
Ama mücevherini herkesin ortasında sergilemese olmazdı sanki. Hırsızlara davetiye çıkardı resmen canım…
Neyse biz işimize dönelim. Sonuç olarak her şey elektriğin gidip geldiği o 30 saniyede oldu. Hmm… Oldukça kısa bir süre. Ancak sağlam bir araştırmayla çözemeyeceğimiz düğüm yok bence!
Yok ama acaba araştırmaya nereden başlasam?
En iyisi baştan başlayalım, önce işin teorisini oturtalım hep beraber.
Polisiye… Bir dedektif ya da polisin işlenen gizemli bir suçu çözmeye çalıştığı, adım adım deliller toplayarak ilerlediği ve sonunda mutlaka suçluyu yakaladığı kurgulara verilen isim bu. Bu türün edebiyattaki ilk örneğiyse Edgar Allen Poe’nun 1841’de yayınladığı “Morgue Sokağı Cinayeti”. Aslında bundan önce de içinde suç olan metinler yazılmış, fakat suç ve gizemi hikayenin ana unsuru haline getiren ilk kişi Poe olmuş.
Klasik polisiye olarak adlandırılan ilk dönem eserlerinde sıklıkla mülkiyete ve maddiyata dair suçlar ele alınıyor arkadaşlar. Bunun sebebini anlamak içinse o günün şartlarına bakmamız yeterli. Zira polisiye edebiyat,
Paris ve Londra gibi merkezlerde doğmuş ve yine buralarda gelişmiş. Çünkü Sanayi Devrimi’yle birlikte şehirlerde artan iş olanakları, kırsal alanlardan kentlere göçü arttırmış ve bu da genelde üst tabakanın yaşadığı kentlerin toplumsal yapısını ciddi şekilde değiştirmiş. Ani nüfus artışını kaldıramayan şehirlerde çarpık kentleşme ve alt yapı sorunlarının da artmasıyla birlikte düzen iyice bozulmuş. Ve neticede suç oranları kontrol edilemez bir seviyeye erişmiş.
Her sabah gazeteyi eline alan insanlar, bir gece önce işlenen onlarca suçla yüzleşiyor, herkes bu haberleri merakla takip ediyor ve insanlar kendi aralarında sadece bunları konuşuyorlarmış. Bu dönemde matbaanın gelişmesi ve okuma yazma oranlarının artması, suç haberlerinin yayılmasını da hızlandırmış tabii. Nihayet edebiyat da toplumun bu ilgisini görmezden gelememiş ve birbiri ardına polisiye kurgular yazılıp yayınlanmaya başlamış. Fakat polisiye romanın asıl yükselişi, bugün hala dedektif denildiğinde aklımıza ilk gelen o isimle, Sir Arthur Conan Doylu’un 1887’de yarattığı efsane karakteri Sherlock Holmes’la birlikte olmuş.
Bakın Sherlock Holmes öyle büyük bir etki yaratmış ki onun ünü, yazarı Doyle’un üstüne çıkmış, hatta İngiltere sınırlarını aşıp Osmanlı’ya kadar ulaşmış. Mesela II. Abdülhamid bile çok büyük bir merakla takip ediyormuş Holmes’un maceralarını.
Sherlock Holmes, adaleti sağlayacak, bozulan düzeni yeniden tesis edebilecek bir kahraman olarak görülmüş adeta. Bunda, onun soğuk kanlı ve kendinden emin hallerinin de etkisi var elbette. Üstün zekası, mantıklı tavrı, üst düzey gözlem yeteneği sayesinde kısıtlı verilere rağmen olayları şak diye çözebilen bir karakter Sherlock. Bunu yaparken de her zaman gerçekleri ve bilimsel verileri esas alıyor kendisi. Tabi dogmatik -yani sorgulanmamış- düşüncenin yerini, akıl ve mantığa dayalı -yani pozitivist- düşüncenin aldığı bir çağın dedektifi olduğunu düşünürsek, bu özelliklere sahip olması çok da ilginç değil.
E tamam işte! Olayı araştırmaya tam olarak burdan başlayabilirim. Aynı Sherlock gibi…
Olay 30 saniye gibi kısa bir zamanda olduğuna göre bunu ancak yakın masalarda oturan birileri yapmış olabilir.
Mücevher kutusunun durduğu tozlu masayı biri elle tutmuş gibi. Ama parmak izi yok nedense… Hmm… Eldivenle mi dokundu yoksa?
Eleanor’un yardımcısı Martha… Boynunda birden fazla kolye var, belli ki takı takmayı seviyor.
Martha’nın konuştuğu şu adam, Thomas… Hızlı hareket edebilecek oldukça atletik bir vücuda sahip.
Mutfaktan yemek kokusu geliyor.
Öndeki adamın keli fazla parlıyor.
Yandaki cam buhar yapmış.
Şu bebeğin de gözü göz değil ha!!!
Bir dakika ya ne yapıyorum ben? İyice saçmalamaya başladım artık, böyle çözülmez ki bu iş. Başka bir yöntem denesem iyi olacak sanırım. E sonuçta Sherlock kadar ehli değilim işin…
Hmm, galiba insanlar arasındaki ilişkileri de incelemem gerekiyor. Tıpkı Hercule Poirot’nun yaptığı gibi…
Evet, polisiyenin altın çağı olarak adlandırılan dönemin kraliçesi Agatha Christie’nin ünlü dedektifi Hercule Poirot’dan bahsediyorum. I. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, 1918’de, başlayan bu dönemde yazılan eserlere “whodunit?” yani “katil kim?” romanları deniyor arkadaşlar. Bu dönemde polisiye romanların bu kadar fazla yazılması ve okunmasının sebebiyse insanların, savaşın yarattığı yıkımdan uzaklaşma ve biraz olsun kafa dağıtma ihtiyacı diyebiliriz.
Bu romanlardaki akışsa şöyle ilerliyor: Hikayenin başında gizemli bir cinayet işleniyor ve ardından vakayı soruşturan dedektif, topladığı deliller sayesinde olayı çözerek katili ortaya çıkarıyor. Amaç, bir bulmaca çözer gibi ipuçlarını birleştirerek olayı anlamak ve suçluyu tespit etmek… Fakat bu dönemin klasik dönemden en önemli farklılıklardan biri, mekan unsurunda ortaya çıkıyor. Zira katil kim türünde yazılmış hikayeler genelde bir malikane, otel ya da tren gibi tek ve kapalı bir ortamda geçiyor. Katil de bu mekanda yer alan sınırlı sayıdaki şüpheli arasından çıkıyor haliyle.
Bir diğer önemli farklılıksa dedektifin kişiliği ve kullandığı yöntemlerde göze çarpıyor. Bu dönemin dedektifleri klasik dönemdeki dedektifler kadar insanüstü çıkarımlar yapabilen, üstün zekaya sahip karakterler olarak konumlanmıyorlar. Mesela Hercule Poirot, Sherlock Holmes gibi sınırlı ipuçlarından mucizevi sonuçlara varamaz. Bunun yerine, gözlem ve analitik düşünceyle birlikte insanlar arasındaki ilişkilere de odaklanır kendisi. Anlayacağınız Poirot, şüphelilerle yaptığı konuşmaların katkısıyla çözer olayları.
O zaman Poirot gibi çözebilirim ben de bu işi.
Ohoo işte Martha sakinleşmiş, hatta Thomas’la muhabbette başlamış bile.
Hay aksi! Yine abarttım, az kalsın elime yüzüme bulaştırıyordum her şeyi… Off işleri daha da karıştırmadan şu ana kadar öğrendiklerimi not edeyim en iyisi. Ne demişler; söz uçar yazı kalır.
Nerde bu ya?
Heralde çantamda unutmuşum arkadaşlar… O zaman kısa bir ara verelim, ben bir koşu kompartımanıma gidip alayım defterimi. Dönüşte araştırmamız devam edecek.
Heh geldiniz mi arkadaşlar? Ben de sizi bekliyordum. Açıkçası öğrendiğimiz şeylerin üzerinden geçerken biraz kafam karıştı. Kullandığımız yöntemler yetersiz gibi, bir şeyleri göz ardı ediyoruz sanki…
Bakın şimdi böyle söyleyince aklıma polisiyenin diğer bir alt türü olan hard-boiled yani kara romanlar geldi. Çünkü onlar da katil kim tarzı polisiyelerin yetersiz kaldığı noktada ortaya çıkmış aslında.
Katil kim romanları yalnızca kıskançlık, hırs, intikam gibi tamamen bireysel motivasyonlarla işlenen suçları ele aldığı, toplumsal meselelere dair hiçbir bakış sunmadığı için ciddi eleştirilere maruz kalmış zamanında. İşte 1930’larda ABD’de ortaya çıkan kara romanlarsa bunların tam tersi.
Kara romanlarla birlikte toplumsal yönü ağır basan konular işlenmeye başlanmış polisiyelerde. Artık amaç bir bulmaca çözer gibi katili tespit etmekten çıkarak, bireyi suç işlemeye iten toplumsal bozulmayı anlatmak ve eleştirmek, işlenen suçun toplumda yarattığı yıkım ve endişeyi göstermek olmuş. Aslında yine bu türün ortaya çıktığı döneme baktığımızda, polisiyedeki bu ciddi değişimi anlamak mümkün. Zira I. Dünya Savaşı sonrası yaşanan yıkım, Büyük Buhran sonucu Amerikan ekonomisinin çöküşü, aynı zamanda 1920’de başlayan alkol yasağı etkili olmuş kara romanın doğuşunda. Örgütlü suçun, çeteleşmenin de başlamasıyla birlikte hem suç oranlarında inanılmaz bir patlama yaşanmış hem de suç türleri değişmiş. Vahşet, zulüm, kaçakçılık, uyuşturucu ticareti gibi alışılmadık suçlar toplumun her kesimine yayılınca, polisiyeler de bu yeni döneme ayak uydurmak zorunda kalmış doğal olarak.
Polisiyedeki alt türler sadece bununla da bitmiyor üstelik. Mesela suspense yani gerilim türünde de işler biraz değişmiş. Bu türde suçlu yalnızca yakalanması gereken bir av, tek boyutlu bir karakter olmaktan çıkarılmış; geçmişi, yaşadıkları ve psikolojisi de detaylı olarak anlatılmaya başlanmış. Mesela casus romanları da polisiyenin önemli bir türü. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası yaşanan Soğuk Savaş döneminde yeni bir suç türü olarak “devletlere karşı” işlenen suçların ortaya çıkmasıyla birlikte, casus polisiyeleri yazılmaya başlanmış. James Bond gibi karizmatik ajanlar da bu dönemin karakterleri anlayacağınız.
E şimdi böyle olunca ihtimaller de artıyor elbette.
Mesela Martha, sınıf kini beslediği için çalmış olabilir mi? Ya Thomas’ın yaşadığı bir çocukluk travması hırsız olmasına neden olduysa?
Yoksa şu öndeki kel adam ajan mıydı? Ya da acab—-
Noluyor orada ya? Tartışıyor mu onlar?
Hmm, enteresan…
Ne diyorduk biz? Heh evet, polisiyenin birçok farklı alt türü var demiştik. Her biri de ortaya çıktığı coğrafyanın ve dönemin şartlarını yansıtmış gördüğünüz gibi. Bu da bize polisiyenin neden ilk günden itibaren çok sevildiğini ve her dönem nasıl bu kadar popüler olmayı başarabildiğini gösteriyor aslında.
Günümüze gelirsek, mesela bugün en çok okunan türlerden biri “nordic noir” denilen İskandinav polisiyeleri. Karanlık atmosferi, yavaş yavaş artan gerilim dozu, ahlaki gri alanlara sahip olması ve içinde barındırdığı toplumsal eleştirilerle, dünya genelinde oldukça popüler hale geldi bu tür. Bu romanlarda dedektiflerin bile “kusurlu” olabilmesi, okuyanın karakterlerle bağ kurmasını da kolaylaştırıyor haliyle. Ayrıca yine son yıllarda psikoloji bilimine artan yoğun ilgi sebebiyle, suçlunun ve mağdurun hayatlarının ve ruh hallerinin derinlemesine işlendiği “psikolojik gerilim” türü de oldukça fazla okunanlar arasında.
Bir de true crime, yani gerçek suç hikayeleri var… Bunlar her ne kadar kurgu bir anlatı olmasalar da içlerinde barındırdıkları gizem ve suç unsurları sebebiyle polisiyenin bir alt türü olarak değerlendirilebiliyorlar. Yalnız true crime türü, edebiyattan ziyade belgesel ve özellikle podcastlerde popüler.
Mesela Karanlık Dosyalar… Tıpkı 111 Hz gibi Podbee Media’nın yapımını üstlendiği bu true crime podcasti de epey ilgi görenlerden.
İnanamıyorum arkadaşlar olayı çözdük!
Şu an o kadar mutluyum ki, anlatamam. Bir bulmacayı çözmek, suçluları açığa çıkarmak ve sonunda adaletin sağlanmış olması falan gerçekten rahatlamış hissettirdi.
Bugün suçluları bulduk ama başka bir denklemde, bulamayabilirdik de. Aynı polisiye okurken olduğu gibi… Her zaman sonunu tahmin edemeyiz ama yine de heyecanla okur, bundan müthiş bir keyif duyarız. Zaten her kitabın sonunda suçlunun kim olduğunu doğru tahmin etmek çok da önemli değil... Önemli olan okuduğumuz her kitap gibi, polisiyeleri de iyi analiz edebilmek… Zira iyi yazılmış bir polisiye, dönem şartlarını yansıtan bir ayna gibidir adeta. Bunun yanında bize yaşattığı maceralar, heyecan ve gerilim hissi de kremanın üstündeki çilek… Keyifle okuyun!
Künye
- YazanKevser Yağcı Biçici
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt