111 Hz ·Bölüm 165 ·6 Ocak 2025 ·27 dk ·2.319 kelime

İlk İzlenimin Ardı: Yüzler Bize Ne Anlatır?

Yüzümüz, bizi biz yapan şeylerden biri... Tanıdığımız birinden bahsederken aklımıza ilk olarak o kişinin yüzü geldiği gibi albümlerde, sınav belgelerinde; ehliyet, pasaport veya kimliğimiz gibi önemli eşyalarda da yüzümüz hep ön plana çıkıyor. İnsanlar olarak yüzler aramaya ve bu yüzleri tanımaya programlıyız, hatta bu konuda bir uzman olduğumuzu dahi söyleyebiliriz. Fakat yüzümüz sadece ağzımızdan, burnumuzdan veya yaptığımız mimiklerden ibaret değil. 111 Hz'in bu bölümünde aynadaki yansımamıza yeni bir gözle bakıyor, yüzlerin sessiz hikayesine kulak veriyoruz.

0:00

Vay bee… İnsan gerçekten de yaşarken zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamıyor. Sonra bir bakmışsın seneler uçup gitmiş ve sen, gecenin bir saati, rafta gözüne takılan üniversite yıllığının içinde kaybolmuşsun… Hey gidi…

Arkadaşlar size de böyle nostalji yüklü bir bölüm açılışı oldu ama, ne yapayım… Bu mezuniyet yıllıkları, eski albümler, fotoğraflar büyülü gibi adeta. Bir kere karıştırılmaya başlandı mı önünü alabilene aşk olsun. Herkes ne kadar da değişmiş. Şimdi hiç böyle “ah gençlik” diye efkara boğmayacağım sizi… Fakat gerçekten de o yaşların heyecanı, belirsizliği yüzlere yansıyor. İnsan sanki kendisine değil de bir başkasına, ama çok tanıdık gelen birisine bakıyor gibi hissediyor.

Bu heyecan, herkeste farklı şekillerde kendini göstermiş ama… Kimileri coşkuyla gülümsemiş, kimileri tedirgin; bazılarının yüzünde hafif bir hüzün var, bazılarıysa meydan okurcasına bakmış kameraya…

Aslında düşününce yüzümüz, bizi biz yapan şey… Evet, sadece yüzlerimizden ibaret değiliz elbette ama birinden bahsedince aklımıza ilk olarak o kişinin yüzü geliyor sonuçta. Albümler, sınav belgeleri, ehliyet, pasaport, kimliğimiz… Yüzümüz her yerde. O zaman kendimi nostaljinin tatlı burukluğundan bir kurtarayım, yıllığı kapatayım, ve yüzler üzerine biraz daha ayrıntılı konuşalım.

Evet arkadaşlar, neyse ki fotoğraflara bakmaya biraz ara verebildim. Ama muhtemelen, içinde insanlar ve dolayısıyla yüzler barındırmayan fotoğraflar, ilgimi bu kadar uzun süreli çekmeyi başaramayacaktı. Ne de olsa insanlar olarak baktığımız her yerde yüzler görmeye ve bu yüzleri tanımaya programlıyız. Hatta bu konuda bir uzman olduğumuzu dahi söyleyebiliriz. Çünkü beynimiz sayesinde aslında tüm hayatımız boyunca bunun için hazırlandık. Nasıl olduğunu gelin şöyle anlatayım size…

Belirli bir şeyi ne kadar çok görürsek hakkında o kadar görsel deneyime sahip oluyoruz ve takdir edersiniz ki yüzler, günlük hayatta en sık karşılaştığımız görüntü. Gün boyunca onlarca insanın yüzünü görüyoruz. En yakınlarımızın tanıdık mimiklerinden tutun da, sadece bir kez karşılaştığımız ve belki de bir daha hiç görmeyeceğimiz insanların ifadelerini kapsayan geniş bir arşive sahibiz. Yüzler hayatımızda öylesine büyük bir yer kaplıyor ki, uygun koşullar altında cansız objeleri bile sanki yüzleri varmış gibi algılayabiliyoruz. Eminim pek çoğumuz arabaların farklı yüz ifadeleri olduğunu düşünmüşüzdür. Farklı şekillerdeki far lambaları kendine has bakışlara sahip gözleri andırır. Kimileri mutlu ve sevimli görünürken kimileri agresif ve asi bir tavır takınır sanki…

Üstelik sadece arabalarla da sınırlı değil bu durum. Evlerin dış cephelerini, kahvenin üzerindeki köpüğü, bazen kahvaltı tabağımızı bile yüzlere benzetebiliyor ve genellikle bir duyguyla ilişkilendiriyoruz. Buna bir isim de verilmiş, Pareidolia. Bu durum oldukça sık başımıza geliyor. Çünkü etrafımızda gördüğümüz çoğu obje, beynimizin oksipital lobunda işlenirken yüzler, kendilerine özel bir başka bölge tarafından algılanıyor. Buna da Yüz Tanıma Alanı deniyor. Oksipital lob, objenin tek tek parçalarına odaklanıp oradan bir çıkarım yapıyor; Yüz Tanıma Alanı ise bütüncül bir yaklaşıma sahip. Adının aksine marifeti de sadece yüz tanımaktan ibaret değil. Mesela balıklara ilgi duyan bir kişi, balık gördüğünde beyninin daha çok bu bölgesini çalıştırıyor. Aynı şekilde araba sevdalıları da bir arabaya bakarken bu bölgeden faydalanıyor. Çünkü bir canlı veya nesne hakkında deneyimlerimiz çoğaldıkça onları tanımak için parçalara odaklanmaya ihtiyaç duymuyoruz. Böylece sonuca çok daha hızlı ve doğru şekilde ulaşıyoruz. Tabii arada hayali yüzler görmek ya da sokaktaki rastgele birini tanıdığımız bir kişiye benzetmek gibi hatalar oluyor ama… O kadarını da tolere edebiliriz sanki… Hem böylece anlatacak komik anılar da birikiyor.

Bu gibi hataların haricinde aslında yüz tanıma özelliği, bizi insanlar olarak diğer canlılardan ayıran bir beceri. Bizden başka sadece orangutanlar, şempanzeler ve goriller gibi büyük maymunlar; Asya filleri, Avrupa saksağanları ve son olarak şişe burunlu yunuslar aynada kendilerini tanıyabiliyorlar.

Henüz yedi aylık yunusların bile ayna karşısında poz verdikleri, dönerek oynadıkları ve yüzlerine daha yakından bakmak için yakınlaştıkları gözlemlenmiş. Fakat tabii ki, bu canlıların hiçbiri insanlar kadar kompleks bir yüz tanıma sistemine sahip değil. Bizler, doğduğumuz andan itibaren etrafımızdaki yüzlere kilitleniyoruz. Yeni doğan bebekler sürekli olarak başkalarının mimiklerini gözlemliyor, ve bunları taklit ediyorlar.

Çünkü yüzümüz, bizim sosyal varlıklar olmamızın ardındaki en büyük faktörlerden birisi ve iletişimin kritik bir parçası. Zira, yüzün kişiliğin bir yansıması olduğuna dair inanış yüz yıllar öncesine dayanıyor. Öyle ki, yüz hatlarından psikolojik tahlil yapılabileceği fikrini savunan fizyognomi pratiği 19. yüz yılda popülerlikte zirveye ulaşmış.

Modern antropolojik kriminolojinin kurucusu olarak kabul edilen İtalyan suç bilimi uzmanı Cesare Lombroso; 1876’da ortaya attığı biyolojik teoride suçluluğun genetik geçişli olduğunu, ve “suça eğilimli doğan” birini görüntüsünden anlayabileceğimizi savunuyor. Hatta suçluların daha ilkel fiziksel özelliklere sahip olduklarını, bunun da suçluların diğer insanlara göre henüz evrimlerini tamamlayamadıklarını gösterdiğini düşünüyormuş kendisi. Anlayacağınız ona göre suç, suçu işleyenin kendisinden çok, onu buna iten fiziksel faktörlerde. Atavistic, yani kuşaksal form adını verdiği bu ayırt edici fiziksel özellikleri de farklı suç gruplarına göre ayırmış üstelik. Örneğin hırsızların çok mimik kullandığını; şekli bozuk bir buruna, hareketli küçük gözlere, birbirine yakın kaşlara ve seyrek saçlara sahip olduğunu belirtirken katillerin soğuk, buz gibi bakışları, kan çanağı gözleri ve bir şahini andıran büyük burunları olduğunu not etmiş. Lombroso, atavistic formun öne çıkan özelliklerini belirlemek için 4000’den fazla suçluyu incelemiş; hatta hepsinin boylarını, kilolarını, el uzunluklarını, kafalarının boyutunu ve göz renklerini kaydetmiş olsa da, günümüzde bu çıkarımlar “sözdebilim” olarak görülmekten kurtulamamış arkadaşlar. Gelgelelim Lombroso, döneminde bu “bilimsel” yaklaşımını çeşitli mahkemelerde bilirkişi olarak sunmuş. Acaba ne tür kararlar verildi bu mahkemelerde…

Evet, Lombroso ilginç ve bir hayli determinist bir yaklaşıma sahipmiş doğrusu. Fakat bugün fikirlerinin popülerliğini ve güvenilirliğini yitirmesi, insanlık olarak yüzlerden çıkarım yapma eğilimimizde en ufak bir azalmaya sebep olmamış. Yüzler, halen düşünceler ve insanların iç dünyası hakkında bir rehber olarak kullanılıyor.

Tam 25 yıl boyunca FBI’da görev yapmış olan Amerikalı beden dili uzmanı Joe Navarro, duyguların yüzdeki ifadesiyle ilgili oldukça ilgi çekici bir çıkarımda bulunuyor örneğin… Face chirality ismini verdiği bu pratik, insan yüzünün her iki yarısına ayrı ayrı bakmayı gerektiriyor. Ona göre, yüzün her iki tarafında farklı bir duygunun göze çarpması, bazı şeylerin ters gittiğinin göstergesi olabilir. Örneğin yüzün sağ tarafı gülümserken sol tarafın tedirgin görünmesi gibi. Çünkü gerçek, samimi bir duygunun yüzün tamamına eşit dağılacağını söylüyor kendisi. Fakat duyguların bastırılması durumunda yüzümüzün bir kısmı bizi ele veriyor, ve esas duygumuz kendisini orada gösteriyor. Bu durum her zaman insanların kötü niyetli olduğunu, ya da yalan söylediğini göstermiyor elbette… Bazen tek amacımız, duygularımızı saklamaya çalışmak.

Navarro, bu çıkarımında yalnız değil. Queens College psikoloji profesörü Dr. Joan Borod ve ekip arkadaşları 1998’de yaptıkları araştırmada, tüm duyguların beynin sağ lobunda işlendiğini öne sürmüşler. Bu da duygularımızın, yüzün sağ beyin tarafından yönetilen sol yarısında çok daha belirgin şekilde görüldüğü sonucunu ortaya çıkarmış. Konuya dair halen farklı teoriler öne sürülse de kesin olansa şu; yüzümüz sandığımızdan çok daha karmaşık ve gizemli. Durum böyleyken insanın yüzlere olan merakı ve analiz etme çabası da yakın zamanda bitecek gibi durmuyor.

Arkadaşlar inanır mısınız, yüzlerden o kadar çok bahsettik ki her sabah baktığım, gayet de iyi tanıdığım kendi yüzümü hatırlayamaz oldum resmen. Yani sanki farklı bir gözle bakmam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Duygularım yüzümde eşit mi ifade ediliyor, yoksa farklı duygular içinde miyim? Sadece yüzüme bakarak kendime dair çıkarımlar yapabilir miyim? Bu yanıltıcı mı olurdu? Ben bu sorular üzerine düşünürken isterseniz ufak bir ara verelim.

Arkadaşlar, yüzlerden bahsedince ben de dayanamayıp elime bir ayna aldım ve kendi yüzümü incelemeye başladım. İnsanın kendisine farklı bir gözle bakmaya çalışması da biraz zor oluyor doğrusu… Çünkü kendi yansımama baktığımda tabii ki sadece yüzden ibaret bir Barış görmüyorum. Sonuçta kendimi tanıyorum; şu anda ne düşündüğümü, ne hissettiğimi, hangi deneyimlerden geçtiğimi biliyorum. Dolayısıyla yaptığım çıkarımların bundan tamamen bağımsız olacağını söylersem kendimi kandırmış olurum. Fakat garip bir biçimde, hiç tanımadığımız insanların yüzlerine dair çıkarımlar yapmak çok daha az zamanımızı alıyor.

Yüz okuma ve ilk izlenim üzerine çalışmalar yapan psikoloji profesörü Alexander Todorov, her ne kadar aksi öğütlense de, insanların başkalarına dair düşüncelerinin milisaniyeler içinde oluştuğunu ifade ediyor. Journal of Personality and Social Psychology’de yayınlanan makaleye göre, bir ankete katılanların %75’i, insan yüzünün karaktere dair bilgi verebileceğine inanıyor. Yani bu durumda, birinin sadece yüzüne bakarak kısa zamanda isabetli bir fikre ulaştığımızı düşünmemiz kaçınılmaz. Haliyle bunun, kimilerinin yararına kimilerininse zararına işleyen bazı önyargılar oluşturduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Montclair State Üniversitesi psikoloji profesörü John Paul Wilson, 2016’da yaptığı çalışmada daha “güvenilir” bir yüze sahip sanıkların idam cezasına çarptırılma ihtimalinin çok daha düşük olduğunu öne sürmüş. Tilburg Üniversitesi’nden profesör Bastian Jaeger’sa çekici görünen Airbnb sahiplerinin, müşterilerinden daha yüksek konaklama ücreti alabildiğini ortaya çıkarmış. Bu gösteriyor ki, karşımızdaki insanın yüzü sadece kişilik analizine yaramıyor; davranışlarımız ve nihai kararlarımız da bu çerçevede şekilleniyor.

Düşünsenize, sadece uygun yüze sahip olmadığınız için daha ağır bir cezaya çarptırılabiliyor, hatta canınızdan olabiliyorsunuz.

Günlük hayatta rahatsız olduğunuz şeyleri, veya sizi sinirlendiren insanları hatırlayın. Acaba hepsine aynı şekilde mi yaklaşıyorsunuz yoksa tepkileriniz siz farkında olmadan, karşıdaki insanın görünüşüne bağlı olarak değişiyor mu? Peki yüzler, seçimlerimizde nasıl bu denli etkili? Yüzlere bu kadar büyük anlamlar yükleme sebebimiz nedir?

Yüzleri nasıl algıladığımıza ve değerlendirdiğimize dair ekolojik yaklaşıma göre, insanların yüzlerinden bizimle kurabilecekleri sosyal etkileşime dair ipuçları ediniyoruz. Mesela sevimli bir bebeği korumak isterken kızgın ve tehlikeli görünen bir surattan kaçınmamız, hatta kendimizi korumamız gerektiğini anlayabiliyoruz. Ekolojik teoriye göre bu çıkarımlar, yer yer genellemelere ve yanlış sonuçlara da sebebiyet verebiliyor ama evrimsel süreçte hayatta kalmamız için bize sunduğu avantajların yanında bu hatalar devede kulak olarak görülmüş. Çünkü teori, çıkarımlarımızın büyük oranda isabetli olduğunu ve başkalarına nasıl yaklaşacağımıza dair bizi doğru yönlendirdiğini savunuyor. Aksi takdirde, işaretleri okuyamadığımız ya da ne bekleyeceğimizi bilemediğimiz bir dünya oldukça karmaşık olurdu.

Fakat bu karmaşanın üstesinden gelebilmek için genellemelere başvurmanın da sosyal anlamda kritik getirileri olabiliyor; öyle ki hayatımızla ilgili geri dönülemez kararlar alabiliyoruz. Üstelik bu kararlar bir süzgeçten geçirilmeden, parmağımızı şıklatabileceğimiz kadar kısa sürede veriliyor. Ortalamanın veya normal olarak kabul edileni dışındaki bir yüzü negatif özelliklerle eşleştirebiliyoruz. Bir bebeğinkini andıran büyük gözlere ve yumuşak hatlı bir yüze sahip olan kişileri doğrudan naif, uysal ve sıcak kanlı olarak kodlayabiliyoruz. Bu kişiler, daha dominant olmaları gereken alanlarda ne kadar çaba sarf etseler de ciddiye alınmakta zorlanabiliyorlar mesela… Benzer şekilde tanıdığımız birini andıran yüzlerin, diğer kişiyle aynı karakter özelliklerine sahip olduğuna dair bir inanç geliştiriyoruz. Daha tanımadan onları etiketliyoruz yani… Yüz hatlarımız, bize ve kimliğimize çizilen bir sınır olabiliyor.

Aslında ne kadar kısıtlayıcı; birine sen bu şekilde göründüğün için ancak böyle biri olursun demek. Üstelik bunu bazen kendimize bile yapıyoruz. Toplumun kalıpları veya yüz hatlarına atfettiğimiz özelliklere göre kişiliğimizi değerlendiriyor, bir şekilde o kalıbın içine sığmaya çalışıyoruz. Oysa, yüzlerin algılanış biçimi çeşitlilik gösteriyor ve farklı toplumlar tarafından farklı yorumlanıyor.

Davranış bilimleri uzmanı Carlos Crivelli ve ekibi, Malenezya bölgesindeki yerlilerle yaptıkları çalışmada onları oldukça şaşırtan sonuçlarla karşılaşmış. Katılımcılara iki farklı fotoğraf göstermişler. Birinde çatık kaşlı bir surat; diğerindeyse gözleri faltaşı gibi, ağzını korkuyla açmış bir surat varmış. Araştırmanın esas sorusu şu, “Sizce bu kişilerden hangisi bir tehdit oluşturuyor?”. Crivelli katılımcıların doğal olarak çatık kaşlı surata yöneceleceklerini düşünürken Malenezyalılar hiç beklenmedik şekilde korkmuş suratı seçmişler. Batılı kültürlerin aksine, gözlerin ve ağzın açık olduğu bu surat ifadesi onlarda korku dolu, dolayısıyla itaatkar bir izlenim değil; tehlikeli bir izlenim oluşturmuş. Çünkü kültürlerinde bu ifade, agresyon anlamına geliyor. Columbia Üniversitesi Sosyal Bilişsel ve Sinirsel Bilimler Laboratuvarı’nın direktörü Jonathan Freeman, benzer bir farkı Amerikalılar ve Arjantinliler arasında da gözlemlemiş. Üzgün görünen bir yüz Amerikalılar tarafından agresif, Arjantinliler tarafındansa şefkatli olarak yorumlanmış.

Bu sonuçları duyduktan sonra bir yüzün yalnızca iç dünyamıza kapı araladığını söylemek gerçekten de dar bir bakış açısı olur. Yüzlere dair yaptığımız çıkarımlar belki de her şeyden önce dışarıdaki dünyaya; yani kültüre, öğretilere, inançlara ve kurallara bir pencere açıyor. Bir yüzün bizde uyandırdığı duygular, belki de yüzün kendisinden çok bizimle ilgili. Bakışlarından anlam çıkarmaya çalıştığımız yüzler kendi hayat hikayemizde neyi temsil ediyor? Bu, kendimize sorabileceğimiz bir soru. Bakarsınız birisine kolayca ısınmanızın veya sebepsizce uzak durmanızın sebebini burada bulabilirsiniz.

Adeta büyülenmiş gibi yüzlere çekilmemizi sadece evrimsel süreçle veya hayatta kalma becerilerimizle açıklayamayız. Yıllık fotoğraflarına bakarken de düşündüğüm gibi, yüzler bizimle sessizce konuşur; anlattıkları ve bizim de peşinde olduğumuz şey aslında hikayelerdir.

Gelin sizinle böyle bir ana tanıklık edelim. Madem bölüme nostaljiyle başladık, bir zaman yolculuğu yapmak şart oldu.

Yıl 1936, Kaliforniya’nın Nipomo kasabasında bir Mart ayı. Yan koltukta arabayı süren şapkalı, kısa saçlı hanımefendinin ismi Dorothea ve kendisi, Yeniden Yerleştirme İdaresi’nde çalışan bir fotoğrafçı. Büyük Buhran döneminde, yerinden edilmiş tarım işçilerine yeni topraklar sunmak ve istihdam yaratmak için kurulan bir ajans bu. Bir tabelanın yanından geçiyoruz. Üzerinde “Bezelye Toplayıcıları Kampı” yazıyor ve Dorothea,

Ani bir kararla yönünü bu kampa çeviriyor.

Tanık olduğu bir sahne onu aniden durduruyor. İşçi bir anne, ve ona sımsıkı kenetlenmiş çocukları… Bir magnet gibi onlara çekiliyor Dorothea… İsmi Florence olan 32 yaşındaki anne, yedi çocuğuyla beraber içinde bulundukları yaşam koşullarını ona tüm açıklığıyla anlatıyor.

İki kadının adeta birbirlerine yardım edercesine anlaştıkları bu tarihi andan yavaşça ayrılıp stüdyoya dönelim.

Evet arkadaşlar, az önce şahit olduğumuz bu an, ünlü portre fotoğrafçısı Dorothe Lange tarafından ölümsüzleştirildi ve bugün New York’taki Modern Sanatlar Müzesi’nde “Migrant Mother” ismiyle yerini aldı. Lange, Büyük Buhran döneminde stüdyosundan çıkıp objektifini San Francisco’nun açlık, işsizlik ve yoksulluk dolu sokaklarına çevirmişti. Gerçek hayatın içindeki insanların yüzlerini fotoğraflamak istiyordu. İşte bahsettiğim, hepimizde var olan, bir hikayenin peşinden gitme arzusu…

Yüzümüz, sadece gülümsemek ve somurtmak gibi temel mimiklerden ya da göz rengimiz, burnumuz veya dudaklarımızın biçimi gibi görülebilir özelliklerden ibaret değil. Bir yüzü okuyabilmek saniyelik bir yargıda bulunmanın çok ötesinde. Zira anlık fikirlerimiz karşımızdaki kişinin gerçekliğinden çok, bizim bakış açımızla alakalı. Bir yüzü tanımak ve analiz etmek onun ardındaki hikayeyi de görebilme becerisini; daha da önemlisi merakını gerektiriyor. Sessiz kelimeleri ancak bu ilgi sayesinde duyabiliriz. İngilizce’de “to face something” denir ya… Türkçe’ye de aynı şekilde, “bir şeyle yüzleşmek” olarak çevrilmiştir bu kalıp. Her insan farklı bir yüzle doğuyor ve hayatla farklı şekillerde yüzleşip farklı hikayeler yazıyor. Dolayısıyla hem iz bırakıyor hem de izler alıyoruz. Kimi zaman bir yara, kimi zaman yerleşik bir ifade, eğer yeterince şanslıysak yaşın getirdiği kırışıklıklar… Yüzümüz, duygularımıza eşlik ediyor ve diğer insanlarla bağ kurmamızı sağlıyor. Tüm bu izler, hikayeler; iki kişi göz göze geldiğinde bir anlığına buluşuyor. Fakat birini gerçekten tanıdığımızda, işte o zaman hikayelerimiz de birbirine kenetleniyor ve yüzdeki her iz, farklı bir kelime olup bize çok daha derin bir anlayış sunuyor. Karşımızdaki kişiyi saf haliyle görebiliyoruz; gözlerimizin önünde değişime uğruyor sanki. Bu sebeple yüz yıllardır kullandığımız yüz tanıma becerilerimiz elbette önemli; ama bir yüzü tüm hakikatiyle okumamızı sağlayan şey, sadece bize özgü olan daha derin anlamlar bulma ve yaratma arzumuz.

Ah, saat de iyice geç olmuş. Ama ben sanırım fotoğraflara biraz daha göz atacağım. Duymam gereken daha çok kelime ve hikaye olduğunu hissediyorum. Eminim ilk izlenimlerimden sıyrılıp yakından bakmayı başardığımda benimle daha yüksek sesle konuşacaklar.

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (52)