111 Hz ·Bölüm 147 ·2 Eylül 2024 ·28 dk ·2.163 kelime

Seyahat Etmeyi Sever misiniz?

Seyahat etmek insanlığın her zaman en büyük tutkularından biri oldu. Tarih boyunca var olan tüm tehlikelere, yaşanabilecek tüm zorluklara rağmen seyahat etmekten vazgeçmedik. Günümüzdeyse durum biraz farklı... Artık oturduğumuz yerden merak ettiğimiz her bilgiye ulaşabilecek durumdayız. Fakat hala seyahat etmekten vazgeçmiyoruz. Peki bu arzunun kaynağı ne olabilir? 111 Hz’in bu bölümünde bir yolculuğa çıkıyoruz. Seyahat etme arzumuzun kaynağını farklı destinasyonlarda arıyoruz.

0:00

Ajan mı?! Yok yanlış anladınız Evliya Bey… Ben size bir şey sormak için gelecekten geliyorum.

Off o neydi öyle ya… Çok büyük bir tehlike atlattık, yüreğim ağzıma geldi resmen… Evliya Çelebi’yle de konuşamadık, ama ne yapalım yani sağlık olsun. Gerçi fark etmişsinizdir, kendisi biraz tuhaftı. Yani, gelecekten geldiğimi söyleyince hiç şaşırmadı falan… Ama bu onun için çok da garip bir durum değil, zira kendisi acayip ve garaip hikayelere biraz düşkün birisiymiş.

Eh madem öyle, gelin ben anlatayım size Evliya Çelebi’nin seyahatlerine başlama hikayesini.

Evliya Çelebi, çocukluğu boyunca babasının anlattığı savaş hikayelerini dinleyerek büyümüş.

Savaş meydanında şahit olduklarını, gösterdiği kahramanlıkları anlatırken küçük Evliya Çelebi yalnızca savaşın olduğu yerleri düşünüyor; oradaki ağaçları, nehirleri, hiç bilmediği değişik hayvanları düşlüyor, uzak diyarları hayal etmekten kendini alamıyormuş. Gel zaman git zaman Evliya büyümüş. Büyüdükçe içindeki merak duygusu daha da artmııış, artmıııış… Ve artık dayanılmaz bir hale gelmiş. Bu isteğe daha fazla karşı koyamayacağını anlayan Evliya Çelebi, sonunda gezmeye karar vermiş ve işe yaşadığı şehirle başlamış.

İstanbul’u karış karış dolaşmış, girmediği sokak, incelemediği bina, tatmadığı yemek kalmamış.

Ve fakat içindeki uzak diyarları görme arzusu dinmemiş. O sıralar 29 yaşında olsa da bu isteğini babasına açıklayamacağını düşünen Evliya Çelebi, gizli gizli çıktığı ilk seyahatinde İstanbul’a çok da uzak olmayan bir şehre, Bursa’ya gitmeye karar vermiş.

Evliya Çelebi Bursa’da da girmedik han, hamam bırakmamış… Kâh yerli halkla sohbet etmiş kâh bağlarını bahçelerini gezmiş. Şehre ve insanlara dair bilinecek ne varsa adeta su gibi içmiş ve evine geri dönmüş.

Geldiğinde babasının bu gizli seyahatinden haberdar olduğunu anlamış. Fakat babası tepki göstermek yerine ona gezip gördüğü yerler hakkında notlar almasını, öğrendiklerini insanlara anlatmasını öğütlemiş.

Babasının sözünü dinleyen Evliya Çelebi o saatten sonra gezip gördüğü her yer hakkında; coğrafyasından diline, demografik yapısında kültürel özelliklerine kadar her şeyi kaydetmiş.

Ve işteee 10 ciltlik o devasa Seyahatname de böylelikle ortaya çıkmış.

İyi ama benim aklıma takılan şey şu… Malum, gemide yaşananlara hepimiz şahit olduk. Üstelik bu batma tehlikesi Evliya’nın ilk gezilerinden biri sırasında yaşanmış. Gerçiiii bu badireyi atlattıktan sonra seyahatlerine dört yıl ara vermiş kendisi… Ama işte… İçindeki merak ve keşif arzusu baskın gelmiş ve tekrar seyahat etmeye başlamış. Dahası o yıllarda seyahat edenlerin başına gelebilecek tek tehlike de bu değil.. Soygun, açlık, hastalık, vahşi hayvan saldırısı… Say say bitmez… Peki o zaman böyle tehlikeler yaşamasına rağmen seyahat etmeye nasıl devam edebilmiş, bunca riski niye göze almış ki?

Aslında buradan bakınca bugün bizim seyahatlere çıkıp hem yorulup hem para harcayıp dönmemiz de pek mantıklı duyulmuyor. Sonuçta evimizdeki en rahat koltuğa kurulup adını bile bilmediğimiz bir ülkenin sokaklarını izleyebiliyoruz… Kafama takıldı şimdi bu seyahat meselesi… E tamam o zaman gelin bu bölümde bunu araştıralım.

Öncelikle seyahat derken neyden bahsediyoruz onu netleştirelim isterseniz. Zira tatil, turistik gezi, seyahat gibi kavramlar çoğunlukla birbiri yerine kullanılıyor, ama aslında aralarında önemli farklar var. Bu karışıklığı gidermek için literatürde şöyle bir sınıflandırma yapılmış ve insanlar gezme amaçlarına göre ikiye ayrılmış: Sunlust ve Wanderlust. “Sunlust” yani güneş tutkusu olarak adlandırılan ilk grupta;

dinlenme ve eğlenme amacıyla tatile çıkan, daha çok deniz kıyılarını ve güneşli destinasyonları tercih eden kişiler yer alıyor. “Wanderlust” yani seyahat tutkusu ismi verilen diğer gruptaysa yeni yerler görmek, yeni kültürler tanımak isteyen, yeni deneyimlerin peşinde koşan insanlar var. Burada turistik geziyi de seyahatten ayırmamız lazım. Zira turistik geziler genel olarak programı önceden belli olan, çoğunlukla ziyaret edilen şehrin yalnızca turistik noktalarına gitmenin amaçladığı, yerel kültürle ve insanlarla temasa olanak tanımayan tatiller oluyor. Şimdi gelelim, Wanderlust’a… Zira bizim bu bölümde ilgilendiğimiz grup tam olarak bu.

Tabii bu konuyla ilgilenen sadece biz değiliz. Bilim camiasına da konu olan bu Wanderlust’a sahip insanlar üzerinde yapılan araştırmalar neticesine, seyahat tutkusunun genetik olabileceği sonucuna ulaşılmış. Hatta bununla ilgili olduğu düşünülen DRD4 geninin 7R varyantı, Wanderlust geni olarak adlandırılmış. Varyanta geçmeden önce asıl gene bir bakalım isterseniz. DRD4 isimli bu yapı, hoşumuza giden bir deneyim yaşadığımızda ya da mesela güzel bir yemek yediğimizde salgılanan dopaminin etkilerini düzenleyen bir reseptör. Fakat bu genin DRD4-7R olarak adlandırılan varyantını taşıyanlarda süreç biraz daha farklı işliyor. Gelin bu süreci Davranışsal Genetik Profesörü Richard Paul Ebstein’ın hakkında yaptığı çalışması üzerinden konuşalım.

Ebstein, 1996’da yayınladığı bu çalışmasında DRD4’un 7R varyantına sahip kişilerin yenilik ve heyecan arayışlarının diğerlerine oranla daha yüksek olduğunu keşfetmiş. Çünkü bu kişilerin dopamin duyarlılığı diğer insanlardan daha düşük seviyede… Dolayısıyla da bu varyanta sahip olmayanlar küçük şeylerden mutlu olabiliyorken, DRD4-7R’ı taşıyan insanların dopamin salgılayıp mutlu hissedebilmeleri için daha büyük şeylere, daha yüksek heyecanlara ve yeniliklere ihtiyaçları var. Hemen bir örnekle açıklayayım bunu sizlere. Mesela bu varyantı taşımayan biri, çok sevdiği güzel bir dilim çikolatalı pastayı mideye indirdiğinde beyni dopamin salgılamaya başlar. Salgılanan bu dopamin yine beyindeki ödül merkezini uyararak kişiye kendini mutlu hissettirir. Fakat bu varyanta sahip insanlarda süreç ne yazık ki bu kadar kolay işlemez. Çünkü onlar bir süre sonra çikolatalı pasta yemek gibi küçük şeylere karşı duyarsızlaşırlar ve böyle durumlarda salgılanan dopamin beyinlerindeki ödül merkezini aktive etmeye yetmez. Bunun için daha büyük, daha heyecan verici şeylere ihtiyaç duyarlar. Mesela bungee jumping yapmak… Ya da seyahat etmek!

Hmm… Şu an Evliya Çelebi’yi biraz daha iyi anlıyorum sanırım… Tabii şimdi onun genetiğini inceleme şansımız yok maalesef, fakat bu bilgiler ışığında bir tümevarım yapabiliriz.

Evliya Çelebi gibi seyyahların DRD4-7R genine sahip olma ihtimallerinin çok yüksek olduğunu söyleyebilirim.

Ama tabii öyle olsa bile, genetik tek başına seyyahların bu tutkusunu açıklamaya yetmiyor. Sonuçta 1600’lerden bahsediyoruz. Dünyaya dair bilinenler çok az. Bilgiye ulaşmaksa son derece zahmetli. Haliyle bu çağlarda seyahatnameler, farklı coğrafyalar ve toplumlar hakkında çok önemli bilgiler içeren kaynaklardı. Yani seyyahların dünya hakkında bilinmeyenleri öğrenmek ve keşfettiklerini de insanlara anlatmak dürtüsüyle yola çıktıklarını kabul edebiliriz. Peki bu motivasyon bugün bizim de sahip olduğumuz seyahat tutkusunu da açıklar mı? Malum, artık dünya hakkında pek çok şey biliniyor. Üstelik bu bilgilere istediğimiz her an, hem de oldukça zahmetsiz bir şekilde ulaşmamız da mümkün.

O halde biz, neden hala seyahat etmek istiyoruz? Bununla ilgili bazı notlarım olacaktı benim. Bir saniye…

Araştırmıştım ya… Hay aksi nerde bunlar?

Neyse arkadaşlar en iyisi kısa bir ara verelim de ben notlarımı bulayım sonra devam edelim.

Eveeet notlarımı buldum, hazırım. Bu devirde seyahat etme motivasyonunu nerden buluyoruz diyorduk değil mi? O zaman gelin bu motivasyonlarımız ne olabilir anlamaya çalışalım.

Seyahat etme arzusunun olası biyolojik sebeplerinden az önce bahsetmiştik. Fakat Wanderlust geni taşımayan insanlar da gezmek isteyebilir tabii ki. Yapılan çeşitli psikolojik araştırmalarla bu seyahat tutkusunun sebebi anlaşılmaya çalışılmış ve insanların seyahat motivasyonları hakkında pek çok teori ortaya atılmış. Bana ilginç geleniyse Rekreasyon, Park ve Turizm Bilimleri profesörü John Crompton’ın çalışması oldu. Crompton “Motivations For Pleasure Vacation” adlı çalışmasında bir kişiyi seyahate teşvik eden nedenleri itici ve çekici faktörler olarak ikiye ayırmış.

İtici faktörler, kişinin kendi içsel ihtiyaçları sonucu ortaya çıkan motivasyonlar, yani sosyo-psikolojik nedenlere deniyor. Mesela içinde bulunulan rutin hayattan kaçış isteği, kendini keşfetme arzusu ve sosyal etkileşimde bulunma ihtiyacı bu motivasyonlardan sadece birkaçı.

Çekici faktörler, yani kültürel nedenlerse kişiyi belirli bir destinasyonu ziyaret etmeye teşvik eden dışsal motivasyonlara deniyor. Mesela yemeklerini tatmak, bir müzesini ziyaret etmek ya da sadece sokaklarında boş boş yürümeyi istemek bu motivasyonlar arasında sayılabilir.

Ama bana kalırsa saydığım tüm bu motivasyonları tek bir çatı altında toplamak mümkün: Merak! Dünya’ya ve kendimize dair merakımız… Çünkü bilmediğimiz yerleri tanımak, tarihini anlamak, mimari yapılarını incelemek, sokaklarında yürümek, doğal güzelliklerine şaşırmak, yemeklerini tatmak, orada yaşayan, alışık olduğumuzdan farklı insanlarla konuşmak istiyoruz. Kısacası deneyimin peşindeyiz… Dolayısıyla okumak ya da izlemek tek başına yetmiyor. Zira bunları yaparken sadece gözlemci konumundayız.

Ama kendimiz deneyimlerken oradayız ve yeni şeyler keşfettiğimiz her an, her hücremizle yaşadığımızı hissediyoruz. Çünkü yeni bir şey deneyimlerken duyularımız ve beynimiz de aktif halde. Bu sayede öğrenme sürecine doğrudan katılmış ve beynimizin yeni sinaptik bağlantılar kurmasını sağlayarak gelişebilmesi için alan yaratmış oluyoruz. Hele bir de yola çıkmadan gideceğimiz yer hakkında ufak bir ön araştırma; döndükten sonra da deneyimlediklerimiz hakkında okumalar yapıyorsak seyahatimizin hakkını fazlasıyla vermiş oluyoruz.

Kaldı ki bu geziler sadece bilgi dağarcığımızı zenginleştirmekle kalmıyor, yolculuğumuz sırasında yaşadığımız her bir deneyim, her bir an bizi değiştirip farklı bir insan haline getiriyor. Yani aslında fiziken yaptığımız bu geziler aynı zamanda kendi içimize yaptığımız birer yolculuğa dönüşüyor. Zor ya da ilginç durumlar karşısında verdiğimiz tepkiler, mutlu hissettiğimiz anlar, şaşırdıklarımız…Keşfettiğimiz yeni kültürler, tanıştığımız yeni insanlar, düşünceler yeni kapılar açıyor. Ufkumuzun genişlemesini, bakış açımızın çeşitlenmesine olanak tanıyor.

Görüyorsunuz seyahatin faydaları saymakla bitmiyor. Ama yani gerçekçi olursak, çoğumuzun her an bir seyahate çıkması da pek mümkün görünmüyor. Peki bu durumda bahsettiğimiz tüm bu olumlu etkilerden mahrum mu kalacağız? Tabii ki hayır. Çünkü böyle durumlarda kendi şehrimizde yolculuğa çıkmamız, flanörlük ya da flanözlük yaparak yeni keşiflerin peşinde koşmamız mümkün!

Bu kavramın pek çok farklı tanımı yapılmış, ama ben bugün sizinle flanör deyince akla gelen ilk isimlerden biri olan Fransız şair Charles Baudelaire’inki paylaşmak istiyorum. Baudelaire; olarak tanımlamış flanörü. Yani bir anlamda “şehir seyyahı” da diyebiliriz sanırım. Ve inanır mısınız, flanör ya da flanöz olmak için yapmamız gereken şeyler oldukça basit.

Öncelikle kendimize boş bir zaman yaratmalı ve ayaklarımıza kara sular inene kadar yürümeliyiz. Evet, flanör ya da flanözlüğün olmazsa olmazı sokaklarda, amaçsız, telaşsız bir şekilde, sadece keşfetmek için yürümek… İşte bu kadar basit. Tabii yürüyüşlerimiz sırasında etrafımıza dikkat kesilmemiz de önem arz ediyor. Daha önce girmediğimiz sokaklara girmeli, oradan yükselen müziklere kulak vermeli, gördüğümüz manzara, ağaç, çiçek, böcek dahil her şeye merakla bakmalıyız. Zira bir şehir seyyahı için tüm bu detayların düşündürdükleri ve hissettirdiklerini fark edebilmek oldukça önemli. Ve tabii bir de insanlar… İnsanları gözlemlemek, onları anlayabilmek, yeni birileriyle konuşmak bize yepyeni hikayelerin kapısını aralıyor.

İşte tam bu noktada, insanları gözlemlemek ve flanözlük diyince benim aklıma ilk gelen kişi Fransız yönetmen Agnes Varda… Zira kendisi bu bahsettiğim şeyi en iyi yapan isimlerden biri. E o zaman podcastin bize sunduğu nimetlerden yararlanalım ve gelin bu işi ustasından öğrenelim…

İşteee 1962’nin Küba’sı… Bayağı hareketli bir yerine geldik sanırım, etraf oldukça renkli. Agnes Varda da buralarda bir yerlerde olmalı…

Aaa Cadillac mı şu? Hem de 57 serisinden…

Aa işte Agnes Varda şu köşede durmuş arabanın fotoğrafını çekiyor. Hatta çekti ve yürümeye başladı bile.

Ara sokaklarda gözden kaybetmeden hemen peşinden ilerleyelim biz de.

Agnes Varda devrimden sonra Küba’nın durumunu, insanların hislerini ve yaşayışlarını merak edince fotoğraf makinasını boynuna taktığı gibi yollara düşmüş ve soluğu burada almış arkadaşlar. Küba hakkında gazete haberleriyle yetinmek ya da bazı yazarların bakış açısıyla değerlendirme yapmaktansa gelip kendi gözleriyle görmeyi tercih etmiş. İşte şu anda da şehrin ara sokaklarında hiç acelesi olmadan ilerliyor.

İlgisini çeken bir şey olduğunda da durup fotoğraflarını çekiyor ve sonra dikkatle incelemeye başlıyor. Bazen bir ev, bazen bir duvar yazısı bazen de deminki gibi bir araba olabiliyor bunlar. Fakat onun buraya gelme amacı devrimin Küba halkı üzerindeki etkilerini görmek; yeni düzenin onların yaşayışlarını, neşelerini, hüzünlerini değiştirip değiştirmediğini anlamak… O yüzden plansızca sokaklarda gezip karşılaştığı insanları gözlemliyor, fotoğraflarını çekiyor ve bazen de hayatlarına dahil oluyor.

Ne güzel bir müzik o öyle ya. İnsanın içini kıpır kıpır ediyor valla. İşte zaten insanlar da buna kayıtsız kalamamış hemen dans etmeye başlamışlar.

Agnes de onlara doğru ilerliyor.

Genç, yaşlı herkes ne kadar büyük bir neşeyle dans ediyor böyle.

Agnes yüzünde kocaman bir gülümsemeyle hepsinin fotoğraflarını çekmeye başladı bile!

Fotoğraflar onun için önemli zira sonrasında çektiği bu 4000 kare içinden seçtiği 1500 fotoğrafla, bu flanözlüğü esnasında gördüklerini, gördüklerinin kendisine düşündürdükleri ve hissettirdiklerini anlatacağı müthiş bir kısa film yapacak. Merak edenlerin “Salut les Cubains” isimli bu filme göz atmasını tavsiye ederim.

Ooo Agnes’in buradaki işi uzun sürecek gibi görünüyor, zira bu ritimlere kayıtsız kalamayıp dans etmeye başladı bile…

O zaman biz onu burada bırakalım ve öğrendiklerimizi birlikte deneyimleyelim. Hem de hepimizin bildiği bir yerde… Şimdi kapayın gözlerinizi… Yanii tabii eğer araba kullanmak gibi dikkat gerektiren bir iş yapmıyorsanız…

Nerede olduğumuzu tahmin edebildiniz mi? Evet, İstiklal Caddesi’ndeyiz. Tünelden çıktığımızı ve caddeyi adımlamaya başladığımızı düşünün.

Burası her zaman bildiğimiz gibi. Oldukça kalabalık, ama bir o kadar canlı… Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, hızlı adımlar birbirine karışıyor.

Ama bizim bugün hiiiiç acelemiz yok. Sadece etrafımızda olanları fark etmeye ve keşfetmeye odaklanacağız.

Hahaha işte çocuklar tramvayı yakalamak için yarışa başladı bile. Acaba kazananın ödülü ne olacak.

Ee turistler boş durur mu? Hemen telefonlarına davrandılar, kaçırmıyorlar tabii ki bu neşeli aktiviteyi kayda alma fırsatını.

Şu kalabalığın olduğu köşeden mi geliyor o müzik sesi?

Ne kadar güzel, ne kadar içten bir melodi… Herkes de oldukça etkilenmiş görünüyor, sessizce dinliyorlar müziği. Ve ne hissettirdiğini anlamaya çalışıyorlar belli ki. Çünkü insanın içinde bir yerlere dokunuyor bu şarkı. Ve bu kesinlikle müzisyenin başarısı... Enstrümanıyla bütünleşmiş gibi, aralarında bir aşk olduğu çok açık... Acaba ne zamandan beri çalıyor?

Nasıl öğrenmeye başlamış olabilir ki? Acaba hayatını böyle mi kazanıyor? Nerde çalışı——

Pardon arkadaşlar ya ben bir an düşüncelere daldım. Zihnimde laf laf açtı, soru soruyu tetikledi derken bölümden kopmuşum. Öhööm… Başarılı bir flanörlük deneyimi yaşadık diyebiliriz bence…

Sonuç olarak yine aynı noktaya geldik aslında. Seyahat ederken de, flanörlük ya da flanözlük ederken de amaç, merak duygumuzun peşinden gitmek. Zira zaman değişse de merak duygusu değişmiyor. Evliya Çelebi de merak ediyor ve öğrenmek istiyordu. Bugün biz de aynı onun gibi merak ediyor, yeni şeyler deneyimlemek, dünyayı ve kendimizi keşfetmek istiyoruz. Bu yüzden seyahat ederken önemli olan gidilen yerler, kat edilen kilometreler ya da görülmesi gereken şehirler listesine atılan tikler değil. Önemli olan yolculuk esnasında değişip gelişebilmek. Hem bilgi dağarcığımızı hem de deneyim ve anı depomuzu doldurabilmek… Zaten bizi bir adım öteye taşıyanlar da bunlar değil mi?

Öyleyse hepinize iyi yolculuklar.

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (2)