Bedenin Alarm Verdiğinde: Tükenmişlik Sendromu
Sürekli başarılı olmak arzusu, daima iş odaklı yaşamak, kendimizden beklendilerimiz, iş yerindeki insanların bizden beklentileri... Bunlar ilk bakışta çok normal durumlar gibi gelse de, kronikleştiği zaman insanın beden ve ruh sağlığını ciddi şekilde etkileyebiliyor. 111 Hz'in bu bölümünde modern çalışma yaşamının getirdiği en büyük tehlikelerden biri olan tükenmişlik sendromunu inceliyoruz. Bu meselenin psikolojik, nörolojik ve fizyolojik etkileri kadar sosyolojik açıklamasını da yapmaya çalışıyoruz.
Ohhh bee! Arkadaşlar çok uzun zamandır üzerinde çalıştığımı bir video vardı. Resmen dert olmuştu bana. Yani tatlı bir dert de diyebiliriz… Açıkçası “challenge” gibi bir şeydi bu videoyu hazırlamak benim için. Birkaç haftadır beynimin arka planında sadece bunu düşünüyordum.
Belirlediğim deadline’a yetişmeliyim, araştırmamı derinleştirmeliyim, yaratıcı unsurlar eklemeliyim falan derken epey yoruldum. Dünyada ne olup bittiğini bile pek takip edemedim siz düşünün. Ama tüm bunlara değdi sanırım… Spoiler vermeyeyim, ama izleyen herkese yardımcı olacağından eminim.
Gerçi tam da rahatladım diyemeyiz. Daha yetiştirmem gereken sürü sepet iş var. Hemen onlara girişmem gerekiyor. Ama önce güzel bir molayı da hak ettim bence...
Bakalım ben yokken dünyada yeni neler olmuş…
Trump ve Elon yine birbirine laf sokmuşlar… Sean Combs davasıııı, Open AI, Sam Altman… Biraz daha Sam Altman… “İngiltere’de hemşire krizi.”
Hemşire krizi mi? O ne yahu?
Anlayacağınız üzere tükenmişlik meselesi sadece yaratıcı süreçlerle ilişkili bir durum değil. Stres ve iş yükü yönetiminin doğru yapılmadığı birçok alanda aniden karşınıza çıkabilen bir sendrom bu. Fakat bu sendromun sadece çalışma koşullarıyla değil, değişen toplumsal algımızla ortaya çıktığını düşünenler var. Yani burnout’u bir de sosyolojik bir perspektiften değerlendirmemiz gerekiyor. Bunu da yapacağız tabii ki, ama oraya geçmeden önce kısa bir mola verip soluklanalım derim. Zihnimizi koruyalım derken nefesimizi tüketmek istemeyiz sonuçta.
Evet, tükenmişliğin sosyolojik boyutunu ele alacaktık, değil mi? Bu konuya birçok sosyal bilimci ve felsefeci odaklandı elbette. Farklı yaklaşımlarla burnout’u değerlendiren çok sayıda inceleme mevcut. Fakat özellikle bir filozofun yaklaşımı diğerlerinden epeyce ayrışıyor. Son yılların adından en çok söz ettiren filozoflarından birisi Byng-Chul Han’dan bahsediyorum. Gelin bakalım o nasıl ele almış tükenmişlik sendromu meselesini…
Güney Kore asıllı düşünür, 2010’da isimli bir kitap yayımladı -ki bu kitap adıyla dilimize de çevrildi-. İşte bu kitapta modern bireyi kendi şirketinin CEO’su olarak tanımlıyor Chul Han. Başarı endeksli bir yaşamın, içsel bir baskı yarattığını ve artık kendi kendimize işkence ettiğimizin altını çiziyor kendisi. Başarı uğruna yapılan bireysel fedakarlıklar ve sarf edilen yüksek odaklılık, kişinin kendi kendisini sömüren bir noktaya varmasına da sebep oluyor ona göre. Chul Han bu durumu şöyle özetlemiş kitabında: Bu ifadeden yola çıkarak hareketsiz ve tükenmiş topluluklara dönüştüğümüzü söyleyebiliriz elbette. Diğer yandan başarı odaklı yaşamak ve performans anksiyetesi gibi kavramlar hayatımızda daha çok yer ettikçe, iş sadece bir para kazanma kaynağı olmaktan da çıkıyor. Meselenin kimlik yaratma, aidiyet duyma ve hatta kendini var etme gibi noktalara vardığını ifade ediyor Chul Han. Bu durumun, özgürlük kavramına olan yaklaşımımızı da ciddi biçimde değiştirdiğini savunuyor kendisi, ki en kritik olan görüşü de bu sanırım. diyor kitabında. Mevzubahis bu çelişkiyse, tükenmişliği sadece bireysel değil, sistematik bir probleme dönüştürüyor aslında.
Yine kendimize uyarlayalım bu görüşü. Yaptığımız her ne olursa olsun, beğenilmek ve takdir görmek istiyoruz, değil mi? Başarılı olmak için zamanımızın çok önemli bir kısmını harcıyoruz. gibi düşüncelere kendimizi kaptırdıkça, emeğimize de yabancılaşıyoruz esasında. İşte bu noktada sistemin bize yerleştiği bir algı üzerine konuşmak gerekiyor. meselesini yani. Bu algıyı ise gazeteci Sarah Jaffe harika bir şekilde analiz etmiş.
, yani isimli bir kitap yayınladı 2021’de Jaffe. Bu kitapta işini severek yapma gerekliliğini bir mit olarak değerlendiriyor kendisi. İşe sadece sevgi ve gelecek hedefleri doğrultusunda yaklaştığımızda, sınırlar da silikleşiyor ona göre. Zamanla birey kendisini sonsuz düzeyde işine adayan bir yerde konumlandırıyor. Özellikle de öğretmenler ve sağlık çalışanları gibi kamusal hizmet veren meslek gruplarında bu durumun dramatik boyutlara ulaştığını ifade ediyor Jaffe. Zira bu alanlarda çalışan kişiler, mesleklerini sadece ekonomik kaygılarla değil, bir ideal uğruna da seçiyor. Tıpkı bölümün başında bahsettiğimiz hemşire Marry gibi… Hayatı sadece çalışma ve başarı odaklı bir şekilde ele aldığımızda, iletişimi bozuk ve enerjisi düşük topluluklara dönüşüyoruz Jaffe’nin analizine göre. Kapitalist dünyanın meşgul olmayı yücelttiğini ve modern işçilerin de bu görüşü içselleştirdiğini savunuyor. İşini sevme ve yüksek efor sarf etme zorunluluğu hissetmeninse, temelde bir tezat oluşturduğunu epey çarpıcı bir cümleyle açıklamış Jaffe:
Jaffe’nin kitabında birçok gerçek insan hikâyesi de yer alıyor bu arada. Farklı sektörlerde emek veren çalışanların tükenmişlik ve emeğine yabancılaşmayla sonlanan süreçlerini dikkatlice inceleyen bir kitap Dolayısıyla bir şekilde edinip okumanızı öneririm.
Şimdiii… Bu noktaya kadar tükenmişliğin tanımını yaptık. Bu hadiseyi psikolojik, sosyolojik ve nörolojik açıdan ele almaya çalıştık. Peki tükenmişliği nasıl önleyeceğiz? Nasıl sıyrılacağız bu tehlikeden? Hadi bölümü kapatmadan önce biraz da bunun üzerine konuşalım.
Bu konuda birçok yaklaşım var elbette, fakat en önemli adım tükenmişliğe dair bir farkındalık geliştirmek. Sadece kendinizin değil, çalıştığınız yerde veya çevrenizdeki insanların işleriyle kurduğu bağı dikkatli bir şekilde gözlemek gerekiyor. Yine bölümün başında da konuştuğumuz üzere tükenmişlik, sinsi bir rahatsızlık. Bir anda değil, bir süreç sonucunda ortaya çıkan bir durum söz konusu. Bunu unutmamak ve algıları açık tutmak epey önemli. Ve tabii ki tükenmişlik sendromu belirtileri gösteriyorsanız profesyonel destek almayı ya da çevrenizden yardım istemeyi de ihmal etmemelisiniz. Veya etrafınızda bu belirtileri gösteren arkadaşlarınızla dayanışma içinde olmanız son derece önemli.
Bununla birlikte çalışma süreçlerinde sadece zaman yönetimine değil, enerji yönetimine de odaklanmanız gerekiyor. Bunun için de Chul Han’ın önemli bir önerisi var aslında., yani yöntemi. Ne istediğiniz, sizi neyin mutlu neyin mutsuz ettiği ve gerçekte nasıl biri olmak istediğiniz… Tüm bunlar başarılı olmaktan daha önemli meseleler aslında. Bunlar üzerine düşünmeye vakit ayırmalı, hayatı sorgulayabileceğiniz ya da ondan zevk alabileceğiniz molalar yaratmalısınız kendinize. Yani sadece dinlenmek değil, o dinlenme sürecinden verim alabilmek de önemli. Diğer yandan bunu sadece bireysel olarak değil, kolektif bir şekilde de yapmak gerekiyor. İş yerinizde kendiniz ya da iş arkadaşlarınız için stresi azaltacak ortamları yaratmak ve bu yönde taleplerde bulunmak da önemli bir adım kesinlikle.
Ve en önemlisi de sınırları belirlemelisiniz. Eminim çok sık diye düşündüğünüz oluyordur sizin de. Fakat söz konusu tükenmişlik sendromu olduğunda bu sadece geçici bir çözüm ne yazık ki... Bu noktada iş ve özel yaşantınız arasında bir sınır belirlemeniz ve buna göre bir sistem oluşturmanız gerekiyor. Geçtiğimiz bölümlerde de adını andığımız Gabor Mate, bu sistemi üzerinden kurmuş mesela. Bun kitabında epey detaylıca anlatıyor aslında, ama yine de kısaca özetleyeyim… Kendimizi sürekli erişilebilir kıldığımızda, tükenmemiz kaçınılmaz oluyor Mate’ye göre. Bunun için basit ama etkili bir pratik de öneriyor. Her gün diyebileceğimiz küçük durumlar yaratmak... Bu sayede kendi yaşantınızı birçok şeyin önüne koyabilme alışkanlığı da oluşturursunuz diyor Mate.
Bunlar çok basit çözümler gibi gelebilir size, ama aslında uygulaması göründüğü kadar kolay şeyler değil maalesef. En son ne zaman birine içtenlikle hayır diyebildiğinizi bir düşünün mesela. Ya da ne zaman gerçekten kendiniz için bir şey yaptığınızı bir hatırlamaya çalışın. Zaman o kadar hızlı akıyor ki, bazen iki saat önce ne yaptığımızı dahi unutabiliyoruz. Farkındalığımız da tıpkı dikkat süremiz kadar kısaldı ne yazık ki.
Evet, çalışmak hepimizin ihtiyacı. Bununla geçiniyor, çoğunlukla bununla kendimizi var ediyoruz. İhtiyaçlar piramidindeki her basamak, bir noktada çalışmaktan da geçiyor… Başarılı hissetmek, duruşumuzdan bakışımıza kadar her şeyi etkileyebiliyor. Tüm bunlar çok insani, çok gerçek duygular elbette. Fakat bunun sınırını iyi çizebilmek de gerekiyor sevgili arkadaşlar.
Dolayısıyla bölümü kapatırken Byung Chul-Han’ın önerdiği yöntemi ara ara denemenizi rica ediyorum sizden. Kendinize şu soruları sorabilirsiniz mesela.
Gerçekte nasıl birisi olmak istiyorum?
Beni gerçekten mutlu eden şeyler ne?
Ve en son kendim için ne yaptım?
Tükenmişlik sendromu yaşamıyor olsanız da bu sorulara vereceğiniz dürüst cevaplar, bazı konularda yolunuza ışık tutacaktır diye umuyorum. Vereceğiniz cevapların size ve çevrenizdekilere yardımcı olması dileğiyle…
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (14)
- Why are so many nurses quitting the NHS in England? - BBC News
- Burnout
- Burn-out an "occupational phenomenon": International Classification of Diseases
- Work Won’t Love You Back
- A Dynamic Simulation of Market Power in the Liberalised European Natural Gas Market on JSTOR
- When the Body Says No - Dr. Gabor Maté
- Byung-Chul Han’s Burnout Society: Our Only Imperative is to Achieve | Philosophy Break
- Addressing Burnout: When the Body Says ‘Enough’
- Can't Even by Anne Helen Petersen review – genuinely enlightening on the millennial experience
- Has 'Burn Out' Lost All Its Meaning?
- NCBI - WWW Error Blocked Diagnostic
- Burnout: What It Is and Why It Matters
- Case 14: Burnout
- Nurses quitting profession early puts health reforms in England at risk, says union