111 Hz ·Bölüm 68 ·27 Mart 2023 ·19 dk ·1.613 kelime

Aşkın Kimyası

Aşk, kalbimizde yaşanıyormuş gibi düşünülse de aslında her şey beynimizde cereyan ediyor. 111 Hz'in bu bölümünde bir "ilk görüşte aşk" anına tanıklık ediyoruz. Böyle anlarda vücudumuzda nasıl reaksiyonların gerçekleştiğini ve aşkın felsefesini inceliyoruz.

0:00

Cem: Neden ki anlamadım?

Aykut: Ya işte hep böyle tartışmalar, tatsızlıklar… Cem, ben bunlara gelemiyorum.

Cem: Ya Aykut, onlar arada bir ya oluyor, ya olmuyor. Sırf bunun için ilişki yaşamak istemiyorum demek, ne bileyim. Hatırla işte Zeynep’le nasıldık. Ama yine de bence aşık olmak dünyadaki en harika şeylerden biri. O ufak tefek kavgalar da buna değer gerçekten.

İşte iki arkadaş, Aykut ve Cem. Bir çarşamba günü iş çıkışı bir kafede buluşmuşlar, bir şeyler içerek hayatları hakkında konuşuyorlar. Cem bir süredir işi sebebiyle stres yaşıyor, biraz kafasını dağıtmak için de en yakın arkadaşı Aykut’u aramış. Ve şu anda müdavimi oldukları kafedeler. Hmmm konu çoktaaan ilişkilere ve aşka gelmiş bile. Biz onların konuşmasına biraz ortasından dalmış olduk. Ama önemli bir anı yakalamak üzereyiz, o yüzden tam zamanında geldik. Şimdi size şunu sormak istiyorum. Daha önce hiç ilk görüşte aşık oldunuz mu? Eğer olduysanız, o anı çok iyi bilirsiniz. Henüz olmamış olanlar için ise söyleyeyim, bu bir efsane değil. Gerçekten olabilen bir şey bu, henüz başınıza gelmediği için üzülmeyin.

Aşk kolaylıkla içine düşebildiğimiz bir şey değil. Bu konuda baya seçiciyiz hatta. Herkesin, herkesin olmasa da büyük bir çoğunluğun kafasında ideal bir partner fikri mutlaka vardır. Bu koşulların sihirli bir şekilde vücut bulmasını isteriz. Kimisi fiziksel görünüşe dair çok spesifik beklentilere sahipken, kimisi de mental ve karakteristik açıdan uyumluluk kriterleri ortaya koyar. Genelde de bu özelliklerin %50’den fazlasını karşılayan kişilere karşı bir zaaf hissederiz ve bir de bakmışız ki, aşk içindeyiz. Mükemmel çift dediğimiz -belki bu maddelerin %100’ünü birbirlerinde bulanlar ya da öncesinden zaten hiçbir ideal tip tanımı olmayanlar da var- onlar için durum pek harika. Ama ne yazık ki Cem onlardan biri değil. Yakın bir zaman olarak bahsedebileceğimiz bir süre önce, 4 yıllık ilişkisi sona erdi. Şu anda bir ilişki arayışı içinde olduğu da tam olarak söylenemez, ama en azından 2 ay önceki gibi katı bir şekilde “yeni bir ilişkiye” karşı çıktığı halinden eser yok artık.

Aykut: Sen n’aptın? Hiç kimseyle konuşmuyor musun?

Cem: Yok be, biraz da böyle tek olmayı özledim galiba. Ama belli de olmaz…

Cem haklı. Gerçekten de belli olmuyor bu işler.

Aykut bir anda konuşmayı bırakıp, Cem’e kafasıyla bir şey işaret etmeye başladı. Ne olduğunu anlayamayan Cem arkasında kalan bu yöne bakmak üzere sandalyesinde, bana kalırsa yapmaması gereken bir şekilde, büyük bir hareketle döndüü… Veeee ööylece kaldıııı!

Keşke böyle heybetli bir şekilde dönmeseydi. O anda oturduğu masa itibarıyla yüzü zaten o tarafa dönük olan Ece, bu dönüşünü alenen gördü. Göz göze geldiler.

Cem bir anda midesine yumruk yemiş gibi hissetti.

Sevgili dinleyiciler, işte tam da bu anı yakalamak için buradayız. Gelin benimle!

İşte geldiiik. Cem’in beyninin prefrontal korteksindeyiz. Bu olay karşısında Cem’in nasıl reaksiyon gösterdiğine tanık olacağız. Şu anda burada çok önemli şeyler oluyor. Prefrontal korteks, beynimize sinirler aracılığıyla tüm kaynaklardan iletilen bilgilerin düzenlendiği ve birleştirilip ortaya çıkarılacak davranışa karar verildiği yer. Cem’in beyni onun derhal aşık olmasına karar verdi. Şu anda Cem’in vücudunun geri kalanı bir oksitosin bombardımanı altında. Oksitosin aslında doğum anında, kolay bir doğum olması amacıyla annenin hipofiz’inden salgılanan bir hormon, ama tek görevi de bu değil. Oksitosin hormonunun sosyal davranışlarımız üzerinde de etkileri var. Sosyal hafızanın, yani tanıştığımız kişilere dair bilgilerin ve detayların saklanması, arkadaşlar veya partnerler arasında kurulan bağ gibi şeyleri de o sağlıyor. Gerekli miktarda salgılanması aşık olmamıza yeter de artar. Hatta bu hormona bazen "aşk hormonu" da denir. Peki nedir bu aşk dediğimiz şey?

Aşk hakkında herkesin farklı tanımlamalar yapması mümkün. Kendi anlayışına göre bir aşk yaşama fikri, tıpkı ideal partner tanımındaki gibi öznel ve çokça çeşitlilik gösteren bir durum sonuçta. Bu kadar çok fikrin arasından bir tanesine tutunmak bize yol gösterecektir, aksi takdirde bu farklı görüşler içerisinde kaybolup gidebiliriz. Modern aşk anlayışı genellikle kişinin “ruh eşi” diye tabir edilen, kendisi için dünyanın herhangi bir yerinde var olduğuna inandığı mükemmel kişi ile kurulacak olan bağdır. Buna ruh eşinin yanı sıra öteki yarımız da deriz. Aşk öyle önemli ki insanlar için, kendisini yarım insan olarak tanımlıyor aşık olmayanlar. Ancak hayatımızın aşkıyla bir araya gelince tamamlanmış hissediyoruz. İki kişiden tek bir bütün olma çabasıdır aşk. İşte aşk hakkındaki bu görüş ta 2500 yıl önce yaşamış olan Platon’a kadar dayanıyor. Burada hemen şunu söylemek istiyorum; Platonik aşk aslında birazdan anlatacağım şeye deniyor. Ama günümüzde bunu imkansız veya karşılıksız aşk şeklinde yorumluyoruz. Bu anlamıyla Platonik bir aşktan bahsetmiyorum. Antik Yunan’da da aşk hakkında farklı görüşler vardı.

Platon bu görüşleri diyaloglar halinde tartışarak kendi aşk tanımını Symposium adlı eserinde ortaya koyuyor.

Peki nedir bu aşk türleri? Şöyle bir üzerinden geçelim, örnekler verelim. Eros, karşı tarafa duyulan cinsel arzu anlamına geliyor. Platon’un hocası Sokrates’in görüşüne fazlasıyla benziyor. Sokrates, demiş. İkinci olarak Ludus var, bir ilişkinin henüz başlarındaki flört ve ufak tefek karşılıklı oynanan oyunlar aşaması için yapılan bir tanımlama. Aşkın yalnızca bu aşamada yaşandığı öne süren bir görüş. Philautia denilen kişinin kendini sevmesi yine Antik Yunan’daki aşk tanımlamalarından biri. Hatırlarsanız Narcissus da kendine aşıktı. Son olarak da Pragma var. Bu da karşılıklı fayda sağlayan aşk demek. Yani evlilik Antik Yunan’da pragmatik bir şey olarak görülüyor da diyebiliriz. Ben bir kısmını anlattım, ama Platon bunun gibi 8 farklı aşk tanımlaması yapmış.

Platon, aşkı bir tür merdivene benzetiyor. Bir merdiveni düşünün.

Tırmanmaya başladığımız bir nokta vardır. E bir de sonunda da ulaşacağımız bir nokta vardır. Platon’un en tepeye koyduğu yerdeyse aşkın en mükemmel hali yer alır.

Ki yine kendi görüşü olan mükemmel ve uyum içerisindeki bir evren tanımlamasına epey benziyor bu, değil mi? Aşk onun için spritüel bir boyutta yaşanır, ancak garip bir şekilde Platon ilk basamağa fiziksel güzelliği yerleştiriyor. Fiziksel çekimin hiç önemli olmadığını söylemiyor, zaten ilk aşamanın da bu olduğunu düşünürsek, ona göre bu aşka giden yoldaki önemli ama mükemmel aşka varıldığında çoktan geçilecek bir aşama bu.

Hikayemizin kahramanı Cem’in de beklemediği bir anda, hayatında gördüğü en güzel kadınla göz göze gelme durumu işe yaramış gibi görünüyor. Şimdi bir an önce harekete geçmemiz lazım. Birazdan olacakları kaçırmak istemeyiz. Hadi gidelim.

Geldik. Umarım kaçırmamışızdır.

İŞTE BURADALAR! Kelebekler.

Öhöm! Hayal gücünüzü baltaladığım için özür dilerim, ama söylemem gerekir ki midemizde gerçekten de koza halinde aşık olmamızı bekleyen kelebekler yok. Ne o zaman bu kelebekler uçuyor klişesi? Stres mi? Yok canım hayır, aşık olmak vücudumuzu stres altına sokmuyor tabii ki. Hatta tam tersi bir anti-stres etkisi yaratıyor. Cem’in beyni, aşık olmaya karar verdiği anda böbrek üstü bezlerine, vücuttaki kortizol seviyesinin düşmesi gerektiğini de söyledi. Bu ani emirle birlikte beyinden gelen sinyaller, Cem’in midesindeki kasları, tırnak içinde, kelebekleri harekete geçirdi. İşte o yumruk yemiş gibi hissetmesinin sebebi de buydu. Bununla birlikte norepinefrin de salgılanmaya başladı. Bunun ne olduğunu açıklayacağım, ama şu anda işler karışacak gibi gözüküyor.

İyisi mi biz bir çay ya da kahve söyleyip kısa bir ara verelim. Zaten benim de biraz boğazım kurumuştu yahu!

Cem: Aykut, bana bir şeyler oldu az önce.

Aykut: N’oldu yahu iyi misin? Bir gittin geldin resmen.

Cem: O bana gösterdiğin kadın var ya, sanırım ona aşık oldum. Böyle içimde bir şeyler oldu. Böyle bir sıcaklık…

Aykut: Hahahah! E hani “tek olmak istiyorum sanırım” falan filan diyordun? (alaycı bir tavırla)

Cem: Belli olmaz da dedim ama di mi? Ben bir elimi yüzümü yıkamaya gideceğim valla tansiyonum düştü.

Cem lavaboya gitmek için ayağa kalktı ve yürümeye başladı. İki - üç adım sonra kafasını tekrardan Ece’nin arkadaşıyla oturduğu masaya çevirdi ve Ece’yle tekrar göz göze geldi. Hemen gözlerini kaçırarak lavaboya doğru hızlıca ilerledi. Kafasının içinden bir sürü şey geçmeye başladı. Ya Ece onun tuvalete gittiğini anlarsa? Ya ondan tiksinirse? Ya hakkında olumsuz şeyler düşünürse? Ya saçı bozuksa, garip yürüyorsa? Kıyafetleri kirliyse? Cem’in aklında abuk subuk bir sürü soru var şu anda.

Şimdi e hani aşk stresi azaltıyordu diyebilirsiniz. Cem’in bu yaşadığı bir stres hali değil. Bir tür sosyal anksiyete. Az önce işler karışacak gibi demiştim ya, işte bundan bahsediyordum. Norepinefrin salgılanması sonucunda Cem’in sinir sistemi etkilenmeye başladı.

Kalp atışı da hızlandı. Aynı anda hem heyecan hem de bir tür anksiyete yaşıyor. Bu durum da, düşüncelerinin gittikçe saçmalaşmasına sebep oluyor. Şu anda konuşmaya başlasalar kim bilir neler saçmalardı.

A! bir dakika, galiba konuşacak gerçekten de!

Cem: Yapacağım, yapabilirim.

Cem:

Cem, Ece’nin elini sıkma ihtimalini düşünerek ellerini ceketinin kollarına soktu ve kapıyı öyle açtı. Bütün bu heyecan içerisinde hijyeni ihmal etmemeyi de akıl etmişti. İnce ruhlu bir çocuk tabii Cem. Tuvaletten çıktı ve kendinden emin adımlarla Ece’nin olduğu masaya doğru ilerlemeye başladı.

O sırada Ece de az önce göz göze geldiği bu yabancının masasına dönüp dönmediğini görebilmek için kafasını ve gözlerini hafifçe sola çevirdi. Cem’in boş sandalyesine kaçamak bir bakış attıktan sonra kendisine doğru yürüyen silüeti fark etti ve henüz bu kişinin kim olduğunu görmemiş olmasına rağmen, bu silüetin Cem’e ait olduğunu hemen anladı. Hızlıca gözlerini o yöne doğru çevirdi ve Cem ile göz göze geldi.

Cem: Merhaba ben selam. Ay! Cem cem. Yani sana selam. Ben Cem.

Le Fin, The End…

Biraz garip bir tanışma oldu. Beynimizin aşık olmamıza karar verdiği andan sonra salgıladığı oksitosin, norepinefrin ve kortizol hangimizi bu hallere getirmedi ki? Evet, aşk beyinle ilgili bir şey, hep bahsedilenin aksine kalp ile alakalı değil. Ama bunun sebebini anlayabiliyorum. Aşık olduğumuzda bize bir şeyler olur, yüreğimiz cız eder. Muhtemelen bu yüzden aşk hep kalp ile ilişkilendirilmiş bir şey. Kalp atışımız da bu hormonlar ile birlikte düzenlenir. Aşık olma halinin getirdiği düşük kan basıncı sayesinde tansiyon da düşer, daha sağlıklı bir kalbe sahip oluruz. Yani aşık olmak ömrü uzatan bir şey! Aşk iyidir.

Aşk hormonlarının bunun gibi bir sürü olumlu yan etkisi var. Mesela, beynimizin acıyı işleme süresini azaltarak bir tür ağrı kesici görevi görüyor. Daha az depresif ve daha az stresli olmamızı sağlıyor. Salgılanan oksitosin cildimizi güzelleştiriyor, yanaklarımız kızarıyor. Alzheimer ve diyabet riskini azaltıyor. Vücudumuzdaki yaraların daha hızlı iyileşmesini sağlıyor ve bağışıklık sistemimizi güçlendiriyor… Gibi gibi saymakla bitmeyen bir sürü yararı var aşkın.

Ama bence daha da önemlisi ne biliyor musunuz arkadaşlar? Bizi mutlu, sevgi dolu ve saygılı insanlar haline getiriyor aşk. Henüz değilseniz de gidip hemen aşık olun. Pişman olmayacaksınız.

Künye
  • YazanOğulcan Ayan
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (5)