Murphy Kanunları
Ekmek her zaman yağlı tarafına mı düşer? Edward Murphy'nin bakış açısına göre: Evet. Peki ama Murphy'nin kehanetlerini ortaya attığı bağlam tam olarak neydi? Ne diye bunca olumsuz kanunu bir araya getirmişti? Ve bu kanunlara bir alternatif düşünülebilir mi?
Hıııaaah (esneme)! Günaydın!
Hani bazı sabahlar olur, hiç kahvaltı hazırlamakla uğraşasınız gelmez.
Şöyle düz bir ekmek yağlayıp, kahvaltıyı geçiştiresiniz gelir.
Hah, işte bu sabah benim için o sabahlardan.
Sadece tereyağı süreceğim. Hmm veya bir dakika, reçel de olabilir aslında.
Hah, ekmekler kızardı. Şuradan bir de bıçak alırsam…
Tereyağı tamam. Sıra geldi reçel…ay aman!
Hayy aksi! Böyle şeyler hep benim başıma geliyor! Bir de ekmeğin yağlı tarafı yere kapaklandı üstelik!
Size de tanıdık geldi değil mi bu sekans? Mümkün.
Bu bölümde Murphy Kanunları hakkında konuşacağız. Ama daha geniş bir çerçevede ele alacağız bu konuyu: Karşımıza çıkabilecek aksilikler ve bunlara karşı geliştirdiğimiz tepkiler gibi bir çerçeveden. Bu yüzden, Murphy Kanunları denince akla gelen ilk örneği paylaştım sizinle: Yani tereyağlı ekmek senaryosunu.
Böyle aksilikler yaşadığınızda, bir an için tüm dünya hatta bütün evren size çelme takmaya çalışıyor gibi hissediyorsunuz değil mi? Aslında hayır, bunlar sadece sizin başınıza gelmiyor. Şöyle pratik bir kahvaltı hayaliyle ekmeğinize yağ sürerken onu düşürürseniz, genellikle yağlı tarafının üzerine düşecektir ki kurtarılma imkanı kalmasın.
“Bıçakla yağ sürerken uyguladığınız baskı, ekmeğe iç bükey bir şekil kazandırır. Dolayısıyla ekmeğin yağlı tarafı yere kapaklanır…” gibi fiziksel bir açıklama da getirebiliriz buna tabii. Ama bu bölümde konumuz o değil.
Eh artık neyse, yazık oldu ekmeğe ama boşverin. Sakince yeni bir ekmek hazırlamaya başlayın kendinize. Zaten birkaç dakika içinde sabaha böyle bir aksilikle başladığınızı unutacaksınız. Diğer yandan sizi uyarmak durumundayım, çünkü gün içinde yaşayacağınız tek aksilik bu olmayacak muhtemelen.
İşe giderken otobüsü, metroyu ya da vapuru bir saniyeyle kaçırabilirsiniz ve bir sonrakini beklemek zorunda kalabilirsiniz. Hayır ben kahin değilim. Sizi olabilecek şeyler için hazırlamak istedim yalnızca.
Bu bölümümüze ve sanki bir doğa kanunuymuş gibi yorumlanan Murphy Kanunları’na adını veren Edward Murphy ne demiş: “Kötü gidebilecek her şey, mutlaka kötü gidecektir.”
Peki bu Edward Murphy neden böyle bir şey söylemiş, niye böyle bir genelleme günümüzde bir kanun olarak benimsenmiş? Hadi gelin 1949 yılında gerçekleşen bir olaya tanıklık ederek bu sorunun cevabını arayalım…
Edwards Hava Kuvvetleri Karargahı’ndayız bugün. Sizinle bir deneye konuk olacağız. Hazır deney ekibi hazırlanıyorken ben size neler olup bittiğini anlatayım.
Roketler ve G Kuvveti üzerine deneyler yapılıyor burada. MX981 adındaki bir projeyle de ivmelenmenin insan üstündeki etkileri inceleniyor. Herhangi bir kaza durumunda, çarpmanın etkisiyle gelişen ivme kaybının pilotlarda nasıl bir etki yaratacağını araştırmak üzere gerçekleştiriliyor bu deneyler. Aslında bir test parkuru burası. Roket kızağı olarak da bilinen, Gee Whiz adındaki bir raylı sistem var burada. Pilotun üzerine, sadece iki şekilde takılabilen on altı ivme ölçer yardımıyla veriler toplanıyor. Her roket kızağı deneyi de fazlasıyla maliyetli, dolayısıyla ekip de son derece titiz çalışıyor. Yaptıkları her iş plan dahilinde.
29 sürüş gerçekleşmiş bu projede ve denek pilotlar bu sürüşler esnasında çok şiddetli negatif kuvvetlere dayanabilmiş. Fakat bunun resmiyet kazanabilmesi için kızaklara ve pilotların tulumlarına ivme ölçerlerin düzgün takılması gerekiyor.
Projenin başında ise ölçüm aletlerini tasarlamış olan askeri mühendis Yüzbaşı Edward Murphy var. Evet, Murphy Kanunlarının isim babası olan Edward Murphy.
Yüzbaşı epey sinirli biri. Söylediği her şey karargahta kanun hükmünde görülüyor. Titiz çalışılması gereken ekibin, gerçekten de bir kurallar listesi var, ve bu listenin adına “Murphy Kanunları” adını vermişler.
Heh bakın yüzbaşı da geldi işte. Hmmm kendisi bugün normalden biraz daha huzursuz gibi. İşini iyi yapamayan herkese bağırıp küfürler savuruyor. Neyse neyse, en iyisi sessizce kenardan olan biteni izlemek. Zaten test de başlamak üzere. Bakalım neler olacak.
Ufff bir aksilik var galiba, bu kadar sert bir çarpma olmamalıydı. Denek pilot da pek iyi değil sanırım.
Evet, evet… Kesinlikle bir sorun var, ama neyse ki denek pilotun durumu iyi. Hayati bir tehlikesi yok. Ölçülen değerler ne çıkacak acaba?
Haydaa, bir hata var. Ölçüm aletlerinde bir sorun çıktı galiba.
— Bu kabloyu kim böyle bağladı?! Hangi ahmak o? Sen miydin? Zaten bir şeyi yanlış yapmanın herhangi bir yolu varsa, onu mutlaka bulursun sen!
Upsss, ivme ölçerleri yanlış bağlamışlar. Neyse biz iyisi mi ortalık kızışmadan kaçalım. Yoksa yüzbaşı bizi de paylayacak.
Yüzbaşı Edward Murphy’nin o teknisyene bağırarak söylediği sözler, proje yöneticisi Dr. Stapp tarafından Murphy Kanunları listesine uyarlanmış ve sonraki deneylerde checklist olarak kullanılmış.
Murphy’nin “Bir şeyi yanlış yapmanın herhangi bir yolu varsa, onu mutlaka bulursun sen” sözleri, kanunlar listesine "Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, mutlaka ters gidecektir.” ve "Her şey yolunda gidiyorsa, kesin bir terslik vardır.” şeklinde dahil edilmiş.
Birkaç hafta sonra başarılı geçen bir deneyin basın toplantısında Dr. Stapp şu demeci vermiş:
Eh, deneylerin pilotu bu sözleri söyleyince de havacılık dünyasında Murphy Kanunları yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmış. Yani Murphy Yasaları böyle bir hikâye sonunda ortaya çıktı.
“Eee… Peki bunun son anda otobüsü kaçırmamızla ne ilgisi var ki?” diye soruyorsunuz muhtemelen. Merak etmeyin, ufak bir aranın ardından size bunu anlatacağım.
Üzgünüm. Hareket saati gelmişti. Sonraki otobüs 79 dakika sonra.
Başımıza gelen bu aksiliklerin sebepleri epey basit aslında. Bir tek sizin başınıza geliyor gibi hissettirmeleri ve sinir bozmaları da bu problemlerin çok ufak olmasından kaynaklanıyor. Ama bu ufak tefek aksiliklere karşı kendimizi hazırlamış olsaydık, o zaman bize bu şekilde zarar veremezlerdi. Kendimizi kötü ihtimallere karşı hazırlamak… Sonuçta otobüsü yakalamak kadar kaçırmak da bir ihtimal değil mi? Yani durağa gittiğinizde ya otobüse binersiniz ya da binemezsiniz. Eğer her zaman için otobüse binmeyi garanti olarak görürseniz, hareket saatini kaçırdığınız durumlarda gününüz berbat olabilir. Fakat kendinizi otobüsü kaçırabilme ihtimaline hazırlarsanız, metro, veya taksi gibi başka alternatif planları hemen devreye sokabilirsiniz. Hatırlayın daha iki bölüm önce esnek düşünmek üzerine konuşurken de bahsetmiştim bundan size.
Murphy Kanunlarının “Her şey yolunda gidiyorsa, kesin bir terslik vardır.” maddesi, benim aklıma başka bir konuyu daha getiriyor. Nazar.
Aslında kültürümüzde var olan, ve bana Murphy Kanunlarını anımsatan bir inanış bu. Bir şeyler iyi gitmeye başladığında başımıza mutlaka kötü bir şey geleceğine inanmak. Bu inanış, çoğunlukla “evil eye” yani “kem göz”le açıklanıyor. Bir başkasınının kıskançlık dolu bakışı, işleri ters bir yöne çevirebilir. Elbette Murphy kanunları ile belli noktalarda ayrışıyorlar. Ama ne demek istediğimi anladınız sanırım: Mesele aksiliklerin kaçınılmaz olması. Nazar boncukları ve üzerindeki göz, her ne kadar Türk kültürüyle özdeşleştirilse de türünün tek örneği değil. Tarihin en eski dönemlerinden beri farklı kültürlerde de örnekleri görülebiliyor. İnsanlığın, çok çok eski zamanlardan beri kötü inanışlar ile arası pek sıkı fıkı aslında. Olayları hep kötüye yormak, bir şeyden kötü sonuçlar beklemek ve bundan korkmak insan olmanın özünde var.
İnsanların ilk çağlardan beri kadere inanıyor olduğunu Antik Yunan eserlerinden okuyabiliyoruz. Antik Yunan toplumu için kader öylesine güçlü bir kavram ki, mitolojilerindeki tanrılar bile kaderin içinde hareket ediyorlar. Böyle bir toplumda yetişen filozoflar bile kaderi merkeze alan felsefi okullar oluşturmuşlar. Stoacılık, bu determinist, yani kaderci felsefelerden biri.
Stoacı felsefe doğanın yani tanrının her şeyi planladığını ve kendimizi bu planın akışına bırakmamız gerektiğini söylüyor. Epikletos, yine bir diğer Stoacı filozof, diyor ki: “Bazı şeyler bize bağlıdır fakat bazıları ise bize bağlı değildir.” Yani kahvaltı için hazırladığınız kızarmış ekmeğiniz yere düşecekti zaten, o yüzden dedim size unutun o ekmeği diye. Hemen B planına geçin. Bu felsefeye göre o ekmeğin yere düşmemesini engelleyebileceğiniz tek an, kahvaltıda ekmek yememeyi seçtiğiniz an veya ekmeği tezgahta güvenli bir yere koyarak yağ sürmeyi seçtiğiniz an olacaktı.
Bir şeyleri kontrol edebiliriz ama her şeyi kontrol edemeyiz. Doğanın akışı içerisinde bazı şeyler hem planlıdır hem de fazlasıyla rastlantısaldır. Kontrol edemeyeceğimiz şeyler için üzülmeye değer mi hiç? Stoacılık size bunu söyler. Bu öğretiden şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: “Üzerinde kontrolünüzün olamayacağı aksilikler için üzülmeyin. Ne yaparsanız yapın sonuç değişmeyecekti. Mutlu olmanın yolu, olayları tıpkı yaşandığı gibi kabul etmekten ve önümüze bakmaktan geçer.”
Yani bütün mesele, olaylara nasıl baktığınızla alakalı. Belki Antik Yunan’da ekmek kızartma makinası ya da otobüs yoktu ama sandaletle veya çıplak ayakla gezen bir toplumda birileri mutlaka küçük ayak parmaklarını bir yerlere çarpmıştır. Yani böyle aksilikler tarihin başından beri yaşanıyordu ve Murphy Kanunlarına benzer görüşler eskiden beri vardı zaten. O halde önemli olan, aksiliklerden nasıl ders çıkardığımız.
E peki, madem Murphy Kanunlarına göre kötü gidebilecek her şey mutlaka kötü gidecektir, bunu kabul edip buna göre mi yaşayalım hep? Daima en kötüsünü mü bekleyelim yani Barış abi? diye sorduğunuzu tahmin ediyorum. Hayır tabii ki. Başka bir bakış açısı da mümkün.
Ekmek madem hep yağlı tarafının üstüne düşecek diye bir kanun var, o zaman biz de bundan sıyrılmak için olaylara şöyle bakabiliriz: Kedi her zaman dört ayağının üstüne düşer.
Nasıl? Sanki bir Anti-Murphy Kanunu gibi oldu değil mi? Üstelik bu kişinin şansını belirten de bir söylemdir. Şansı yaver gitmiş birine: “Hadi yine iyisin, dört ayak üstüne düştün.” deriz. Olaylara böyle de bakabiliriz. Ekmek madem yağlı tarafının üstüne düşecek, onun yerine dört ayak üstüne güvenli bir şekilde düşecek olan kediyi yeğleriz.
Ancak bunu yaparken de dozu kaçırmamak lazım. Fazla iyimserlik de pek hayra alamet değil. En kötünün gerçekleşme ihtimalini hep göz önünde bulundurun elbet. Bunu yapmak size çeşitli önlemler almayı da sağlayacaktır. Murphy Kanunlarını deneyler sırasında aklından çıkarmayan Dr. John Stapp, bir daha ölümcül olabilecek bir durum yaşanmasın diye, önlem olarak, deneyler için test mankenlerini tasarlamış ve deneylerde kullanmaya başlamış. Günümüzde de birçok şirket risk analizlerini yaparken Murphy Kanunlarını göz önünde bulunduruyor ve stratejilerini buna göre belirliyor. Şirketler olası kötü senaryolar üzerinde teker teker çalışıyorlar ve bu durumların yaşanması halinde ne yapacaklarını önceden belirliyorlar.
Eğer her şey Murphy Kanunlarının söylediği gibi her zaman kötü sonuçlansaydı, insanlar tarih boyunca herhangi bir başarıya imza atabilir miydi?
Murphy Kanunları, fizik kanunları gibi her zaman geçerli bir şey değil. Bu yüzden her şeyin kötü olmasını beklemeyin. Fakat yine de hazırlıklı olmakta fayda var.
Filozof İmparator Marcus Aurelius’a atfedilmiş şöyle bir söz var: “Kendinizi olabilecek en kötü şeye hazırlarsanız ya o hazırlandığınız sonuç gerçekleşir ya da sonuç hazırlandığınızdan çok daha iyi olacaktır.”
Bu gibi öğütleri aklımızda tutmak hayata karşı sürdürdüğümüz mücadelede ekmeğimize yağ sürebilir ve umarım o ekmek hiçbir zaman yerçekiminin gazabına uğramaz.
Künye
- YazanOğulcan Ayan
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt