İnternet Tarihinde Sörf 🏄♀️
İnternet aracılğıyla bilgiye istediğimiz an, dilediğimiz yerde erişebiliyoruz. Ancak bu hep böyle değildi. İnternetin bugünkü halini alması için bir dizi engelleri aşması gerekti. Dahası birçok yeni engeli de aşması gerekiyor. İşte tam da bu sebeple yeni 111 Hz bölümünde internetin dününü, bugününü ve yarına dair hayal ettirdiklerini konuşacağız. Web 1.0'dan, Web 3.0'a doğru seyreden yolculuğumuzdaki duraklara uğrayacağız.
, yani
Bu söz Kanadalı iletişim kuramcısı Marshall McLuhan’a ait ve içinde yaşadığımız çağı en iyi tanımlayan cümlelerden biri. 111 Hz’in sıkı takipçileri olarak, bu önermeye önceki bölümlerden aşinasınız sanıyorum.
Bu sözle, içeriğin sunulduğu ortamın, en az içeriğin kendisi kadar, hatta bazen içerikten bile önemli olduğunu ifade etmeye çalışıyordu Marshall McLuhan. Mesajı ilettiğiniz mecranın, mesajın algılanış şekline doğrudan etki ettiğinin altını çiziyordu.
Mesela 111 Hz’te sizlere anlattığım herhangi bir hikâyeyi düşünün… Bu hikâyeyi size bir podcast bölümünde değil de;
e-posta yoluyla bir video konferans görüşmesinde ya da bir makaleyle de anlatabilirdim. Hikâyemin içeriği, kurgusu, hatta kullandığım kelimeler aynı olsa bile, anlattıklarımı algılama şekliniz, bu içeriği tükettiğiniz ortama göre değişecekti. Belki daha ciddi bir şekilde dinleyecektiniz beni, belki daha heyecanlı… Belki de bu hikâye üzerinden bir tartışma veya diyalog fırsatı yakalayacaktık. Elbette McLuhan bu sloganı iletişim ve reklamcılık dünyasını düşünerek ortaya atmıştı. Fakat artık iletişim kurduğumuz her alanda bu önermenin ne kadar doğru olduğunu görebiliyoruz.
Şimdi bu sözün anlamını, size burada uzun uzadıya anlatmayı düşünmüyorum. Bu cümlenin ne anlama geldiğini 111 Hz’in 44. bölümde detaylı olarak işlemiştik, o bölüme bir kulak verebilirsiniz. Ama konuyu McLuhan’dan açmamın makul bir sebebi var. Çünkü McLuhan bu sözle, iletişim araçlarının ve ortamın yalnızca taşıdıkları mesajı değil, insanların algılama şeklini, davranışlarını, kısacası dünyayı değiştirdiğini ifade ediyordu.
Hmmm. Dünyayı değiştirmek.
Peki şimdi bir düşünün, dünyayı radikal biçimde şekillendirmiş, ve günümüzde en çok vakit geçirdiğimiz “iletişim ortamı” neresi? Ya da en çok kullandığımız “iletişim aracı”?
Eh internet tabii ki! İnternet bizim iletişim kurma şeklimizi kökten değiştirdi. Hatta sadece iletişim kurma şeklimizi de değil, alışverişten tutun, eğitime kadar birçok alanda devrimsel bir etki yarattı. Sanat, moda, tasarım, politika, dil… Kısacası aklınıza gelebilecek her şeyi, internetle daha farklı algılar olduk. Tam da bu sebeple yeni bölümümüzde internetin hikâyesine, zaman temellerinin atılışına ve zaman içinde geçirdiği değişime odaklanacağız.
Öyleyse atlayın sörf tahtasına, fiber dalgaları birlikte karşılayalım…
Aslına bakarsanız internetin temeli 1960’lara, hatta daha öncesine dayanıyor. Fakat bu dönemdeki girişimler bilginin paylaşılması ya da iletişimden ziyade bilgiyi işleme odaklıydı.
O yıllarda bilim insanları, bir bilgiyi bilgisayara kaydedebilmek için sıra beklemek durumundaydı. Bunun da büyük ebatlı bir sebebi var…
…kullanılan bilgisayarlar neredeyse bir oda büyüklüğündeydi ve bilgiyi işleme hızları da oldukça düşüktü. Dolayısıyla makineler arasında bilgi paylaşımı yapabilmek, o günler için hayallerin de ötesinde bir durum. Hatta bu hızı sadece Asimov’un romanlarında falan görebiliyorduk…
Ancak bazı fikirler, hiç düşünmediğiniz ihtiyaçlar sonucunda ortaya çıkıyor. İnternet ağının kurulması da biraz böyle bir hikaye. Bu kadar büyük makinelerin enerji ihtiyacı da büyük olmuştu. Ve zamanın bilgisayar bilimcileri, bilgi işlemeyi sürekli kılabilmek amacıyla bir çözüm arayışına girişmişti.
Çözümü de makineler arasında enerji paylaşımına olanak tanıyan bir sistem üretmekte buldular.
İşte bu ortak enerji ağı, bilgisayar bilimcilerinin bakış açısını değiştirdi. “Eğer bilgisayarlar arasında güç paylaşımı yapılabiliyorsak, bilgiyi de bir ağ üzerinden paylaşabiliriz” diye düşündüler.
Elbette bu gelişme öyle hemen olacak bir şey değil, bunun için ‘70’lerin ortasına kadar beklememiz gerekti. O dönemde birçok farklı bilgisayar teknolojisi tasarlanmıştı tasarlanmasına, ama bunlar farklı altyapılara sahiplerdi. Haliyle bu makineler arasında iletişim kurmak çok karmaşık bir süreci doğuruyordu. Şimdi bize garip gelebilir, ama o zamanın şartlarında farklı bilgisayar altyapıları, bilgisayarların birbiriyle uyumlu bir şekilde iletişim kurmasını, aynı dili konuşmasını engelliyordu. Bir nevi elma ile armutu konuşturmaya çalışmaktı bu. Derken…
1975’te, ABD Savunma Bakanlığı, ARPANET adında bir ağ geliştirdiğini ilan etti. Bu sayede bilgisayarlar arasındaki ilk ortak iletişim ağını kurmuş olduk. Bir bakıma bildiğimiz internetin öncüsüydü bu ağ. Ancak esas kırılma anı yıllar sonra 1989’da, CERN’de yaşandı.
Bütün süreç, ‘80’lerin ikinci yarısında, İngiltereli bir bilgisayar bilimcisinin gözlem yapmak için CERN’e gitmesiyle başladı. Timothy Berners-Lee isimli bu bilim insanı, CERN’de geçirdiği süreçte büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Zira Avrupa’nın en büyük araştırma merkezlerinden birinde bile bilgisayarlar arasında güvenilir bilgi akışı mekanizması bulunmuyordu. CERN’de kullanılan ağ ile bilgisayarlar arası iletişim sağlamaksa son derece kompleks ve zaman alan bir süreç oluşturuyordu. Hatta sırf daha kolay olduğu için enformasyon akışı çoğu zaman faks makineleriyle gerçekleştiriliyordu.
Bu hayal kırıklığının üzerine yeni bir bir sistem geliştirme kararı aldı Berners-Lee. Araştırma merkezinde elde edilen verileri düzenleyecek, bu verileri işleyecek ve farklı bilgisayarlardan kolay erişilebilir hale getirecek bir sistem oluşturmak amacıyla hemen işe koyuldu. Ancak süreç içinde daha önemli bir misyon edindi kendisine. Tasarlayacağı sistem sadece bunları yapmakla kalmamalı, CERN’de elde edilen verileri dünyayla da paylaşabilmeliydi, çünkü CERN için çalışan bilim insanlarının çoğu, zamanlarının çoğunu kendi ülkelerindeki üniversitelerde ve laboratuvarlarda geçiriyordu. Yani dünyanın her yerinden, bu ağa erişilebilmesi şarttı. Gerçekleştirmesi oldukça zor bir misyon gibi duyuluyor değil mi? Onlarca veriyi, henüz keşfedilmemiş bir ortama yüklemek… Gerçekten çılgınca bir hayal. Ancak bu hayal, dünyadaki insanların iletişim kurma yöntemlerini köklü bir şekilde değiştirdi.
Berners-Lee öncelikle makineler arasındaki iletişimi sağlayabileceği bir dil geliştirmekle başladı işe.
Daha önceki bölümlerde de dediğimiz gibi, bakın yine değişim dilden başlıyor… Hypertext Markup Language yani, Hiper Metin İşaretleme Dili ya da bizim tanıdığımız haliyle HTML ile bilgisayarlar arası iletişimi sağlayacak aracı bulmuştu Berners-Lee. Ancak bu iletişimin sağlanacağı bir de ortam lazımdı. Onu da tasarladı elbette. Adına World Wide Web dediği, dünya çapında bir ağdı bu ortam. World Wide Web. Belki böyle deyince tanıyamamışsınızdır, o halde baş harflerine bakın. Bildiğimiz WWW aslında.
Berners-Lee, Web’in nasıl ortaya çıktığını şu sözlerle anlatıyor:
“World Wide Web çaresizlikten yarattığım bir şeydi. CERN’de bulunduğum dönemde, bir internet ağı olmadan çalışmak fazlasıyla zordu. Çok yoğun bir veri akışı olmasına rağmen, bunu karşılayacak hızda bir bilgi paylaşma sistemine sahip değildik. Diğer taraftan hypertext, internet ağı, çoklu font ve metin objeleri gibi birçok araç elimizin altındaydı. Ben sadece bu araçları bir araya getirdim…”
Dil tamam, iletişimin kurulacağı ortam tamam… E bir de bunun paylaşılacağı alan lazım. Onu da ihmal etmedi Berners-Lee. 1989’da yayına giren ilk internet sitesi “info.cern.ch” aracılığıyla, internetin tanımını ve çalışma yöntemini de anlattı bizlere. Bu şimdilerde Web 1.0 olarak tanımladığımız dönemin de başlangıcıydı aslında. Hani internete bağlanmak için o gıcık sesi duymak zorunda olduğumuz dönem… Yaşı biraz büyük olanlar hemen o sesi hatırlayacaktır…
İşte bu sesle başladı internetteki maceramız.
Web 1.0’ın çalışma prensibi çok basitti. İçeriği üreten kişi, bilgileri bir server’a, yani sunucuya yüklüyordu. İnternete erişimi olan kişiler de bu içerikleri okuyabiliyordu. Statik web sayfaları ve basit bir çalışma prensibine sahipti Web 1.0. Buradaki çalışma mantığı bizler için çok tanıdık aslında. Radyolar, gazeteler ya da televizyonlarda olduğu gibi, bize sunulanı tüketmek durumundaydık. Yani belli bir merkezden dağıtılan ve o merkezin kontrolündeki içerikleri tüketiyorduk.
Web 1.0 için internetin ilkel çağı da diyebiliriz. Ancak çok da uzun sürmedi bu dönem. 2000’lerle birlikte internet de hızla değişti. Öncelikle Google gibi gelişmiş arama motorları girdi hayatımıza. Bir anda bilgiye erişimimiz hiç olmadığı kadar hızlandı. Diğer yandan internet kullanımının yaygınlaşması, içerik üreten insanların sayısını da arttırmıştı. Veri tabanının genişlemesi, altyapının gelişmesi derken yeni bir web tanımlaması yapma gereği duyduk.
Bu da Web 2.0 ile gerçekleşti. Yeni internet çağının en temel özelliği dinamik bir ortam oluşturmasıydı. Bu sayede insanlar kolaylıkla içerik üretebilecek, ürettikleri ya da tükettikleri içerikleri web ortamında paylaşabilecek ve başka internet kullanıcılarıyla etkileşim haline girebileceklerdi. İnternete bir içerik yükleyebilmek için teknik bilgileri öğrenmeye, server kullanmayı bilmeye gerek yoktu. Daha çok kullanıcı merkezli bir internet yapısı sunuyordu Web 2.0. Sadece masaüstü bilgisayarlarla değil, telefon ve laptop gibi mobil cihazlarla da internete bağlanabiliyorduk. Facebook, Instagram ve YouTube gibi birçok şirket de Web 2.0’ın gelişmesiyle kuruldu. Hatta bu podcast bölümünü dinlediğiniz uygulamalar ya da siteler de büyük ölçüde Web 2.0’ın tanıdığı olanaklar sayesinde hayat buldu. En önemlisi de blog tabanlı sitelerin ve sosyal medyanın önünü açtı ikinci web çağı. Bu durum içeriği ve içeriğin tüketim şeklini kökten değiştirmişti. Ne demiştik? “Mesaj kadar, mesajın yayıldığı ortam da önemli.” Kısacası Web 2.0 bizlere yepyeni bir internet ortamı sundu.
Tabii tüm bu bahsettiklerimizi yapabilmeniz ve web ortamının hızına ayak uydurabilmeniz için çok temel bir şeye, bir internet bağlantısına ihtiyacınız var. Gündemde olup bitenlerden geri kalmamak, tüketmek istediğiniz içeriklere daha hızlı ve kaliteli bir şekilde ulaşabilmek için, bu internet bağlantısının güçlü olması da gerekiyor.
Bu noktada, size bölümün sponsoru olan TurkNet’ten bahsetmek istiyorum.
TurkNet, bağımsız internet hızı ölçüm şirketi Speedtest tarafından, 2022’nin 2. ve 3. çeyreğindeki hız birincilikleriyle, Türkiye’nin en hızlı internet sağlayıcısı seçilmiş. Bu ödül nedir derseniz; yılın her çeyreğinde hız ve stabilizasyon konusunda zirvede olan internet servis sağlayıcılarına verilen bir ödül. Türkiye’de de zirvede TurkNet var —ki Speedtest ödülü onlara vermiş.
TurkNet'in sağladığı en büyük ayrıcalık, GigaFiber altyapısı adını verdikleri altyapı ile 1.000 Mbps eşit upload ve download hızı hizmeti. Türkiye'de upload hızları istenilen noktanın çok uzağında denilir hep. TurkNet sağladığı eşit upload ve download hızı ile bu konuda farklı bir konumda. Üstelik bu hızı sadece web ortamında da değil, abonelik ve kurulum süreçlerinde de gösteriyorlar. Bir dolu prosedürü, evrak işini ve o evrekları size getirecek kuryeyi bekleme süresini falan ortadan kaldırmışlar. e-Devlet üzerinden hızlı ve kolay bir şekilde kimlik doğrulama yaparak abonelik işlemlerini 3 dakikada — evet evet, sadece 3 dakikada tamamlayabiliyorsunuz. Taahhüt falan da istemiyorlar, internetin doğası gibi kullanıcılarını özgür bırakmışlar. Böylece sadece dijital olarak değil gerçek hayatta da hız/zaman kazanıyorsunuz.
Hızlı internetten bahsetmişken, dönelim Web 2.0’a.
Web 2.0 iletişim alanında yeni bir çağ açtı ve iletişim şeklimizi kökten değiştirdi. Ancak beraberinde birçok sorunu da getirdi. Bunlardan belki de en büyüğü bilgi akışının tek merkezli işliyor olması. Bilgi akışının büyük teknoloji şirketlerinin eline geçmesi; manipülasyon, gözlenme korkusu ve sansür gibi durumları da ortaya çıkardı. Bu da internette bulmayı beklediğimiz demokratik iletişim ortamını sarsan bir etki yarattı. Bugün internete dair en çok bu sorunlarla baş etmeye çalışıyoruz. Diğer yandan internette bir eylem gerçekleştirmek için çok fazla kişisel veri paylaşma zorunluluğuyla karşılaşıyoruz. Bu verilerin şirketlere kâr sağlayan kaynaklar haline dönüşmesi, insan hakları açısından da önemli bir sorunu oluşturuyor.
Ek olarak içerik filtrelerinin kişiye özgü olmaması durumu da büyük bir zaman kaybına neden oluyor. Gün içinde o kadar çok içeriğe ve bilgiye maruz kalıyoruz ki artık bunları filtrelememiz imkansız bir hal aldı. Bu kargaşada aradığımız şeyi hızlı bir şekilde bulabilmemiz de epey zorlaştı haliyle. Hatta bu içerik yığınında boğulup, dijital detokslara ihtiyaç duyar olduk…
Tam da bu noktada yeni bir web devrimi gerçekleşmek üzere. Aslında çok uzun zamandır da adını işitiyoruz… Web 3.0’dan söz ediyorum. İnternetin üçüncü çağı, vaat ettkileriyle daha güvenilir ve özgürlükçü bir internet deneyimi ihtimali yaratıyor. Aranan içeriğin en ilgili, en hızlı ve en güvenli şekilde kullanıcıya sunmak, Web 3.0’ın temel motivasyonlarından birisi. Bilgisayar bilimcileri bunun yapay zekayla desteklenen web siteleri ve arama motorlarıyla mümkün olduğunu savunuyor. Açık kaynaklı olması planlanan ve semantik yani anlamsal web dedikleri bu yapıyla, daha kişiye özgü bir internet ağı oluşturulmak isteniyor. Sizin aradığınız kelime ya da kelime grubunun gerçek anlamını çözümlemeye çalışacak yapay zekalar tasarlanmaya başlandı bile. Yapay zeka elbette sadece internetteki deneyiminizi de değiştirmek için geliştirilmiyor. Midjourney ve DALL-E gibi öğrenebilen makinelerle sanat, Chat GPT gibi yapay zekalarlaysa içerik üretimi de ciddi bir değişikliğe uğrayacak gibi gözüküyor.
Ancak Web 3.0’ın hayal ettirdiği en önemli şey, merkeziyetsizlik. Son yıllarda kripto paralarla adını en sık duyduğumuz blok zincir teknolojisi, internetin hikâyesindeki seyri değiştirebilir. Blok zincir sayesinde bilgi akışı merkeziyetsiz bir hale dönüşebilirse, kişisel veri paylaşımının kontrolü tekrar bizlerin eline geçebilir. Daha da önemlisi internetteki sansür ve manipülasyonların önüne geçilebilir. Ve bu, daha özgürlükçü ve güvenilir bir yeni internet ortamı hayalini kurmamız için başlı başına bir neden.
Web 3.0’da kullanılması planlanan bazı teknolojiler hayatımıza girmeye başladı bile. Elbette internet kullanımımız bir Robin Hood hikayesi gibi romantik veya ütopik olacak mı, bunu yaşayarak göreceğiz. Ancak daha verimli, daha özgür, daha demokratik ve daha güvenilir bir internet fikri kulağa çok hoş geliyor.
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt