Farklılık ile Delilik Arasında: Sanatçı Olmak
Deli mi yoksa farklı mı? Daha çok sanatçılar özelinde tartışılan bir durum bu. Peki ya bu ikilemi hangi çizgi ayırıyor? Yeni 111 Hz bölümünde bunun üzerine odaklanıyoruz. Salvador Dali, Pablo Picasso ve Vincent Van Gogh gibi önemli sanatçıların hikayelerinden ilhamla farklı olmak üzerine düşünüyoruz.
Off amma kalabalık… Ama bu kalabalık beni mutlu ediyor. Sanat sever onca insan bir aradayız. Neden sanatı severiz peki? Ve nasıl oluyor da farklı hayal dünyaları ve zihinler çoğumuza hitap edebilecek eserler yaratabiliyor? Bugün, sanatı da farklılıklarımızı da anlamak için buluşmayı istedim sizlerle.… Ne de olsa sanat ruhun gıdası gerçekten değil mi? Ruhumuzu bazen bir tabloya dakikalarca bakarak, bazen bir kitapta aynı cümleyi tekrar tekrar okuyarak, bazen de bir şarkıyı ya da müziği defalarca dinleyerek besliyoruz… Sanat o kadar güçlü ki, bizleri canlı tutuyor, içimizde duygular uyandırıyor. Fakat bugün modern sanattan çok biraz daha geçmişe yol alacağımızı söylemeliyim.
Pekiii, bugün sanatın hangi dalından yola çıktık dersiniz? Sanat tarihinin yapı taşlarından; resimden bahsedeceğiz bu bölümde. Ve bunu resimlere bakarken yapacağız. Belki farklı yerlerdeyiz şu an ama aynı resimlere bakıp aynı kişilerin hikayesini dinleyeceksiniz benden.
Şu an etrafıma bakıyorum… Onlarca farklı insan görüyorum... Belli ki dünyanın bambaşka ülkelerinden, şehirlerinden gelmişler. Hepimiz bir şekilde burada buluştuk ve aynı esere bakmak, belki de benzer duygular hissetmek için buradayız. Farklı olmak neden bize bazen kendimizi kötü hissettirir? Diğer insanlardan ayrıştığımız için mi? Yoksa bizi bir arada tutan bir şey midir farklı olmak? Bunu daha iyi anlayabilmek ve hatırlayabilmek için bir yere geldim.
İşte bu yüzden şu an sizlerle birlikte Van Gogh müzesindeyiz. Vee… tam olarak şu an bakmayı en sevdiğim tablolardan birinin önündeyim. Muhtemelen tahmin ediyorsunuzdur hangi tablonun önünde durduğumu. Hatta biraz tabloyu görmekte zorlanıyorum… Çok kalabalık… Herkes bu muazzam eseri görmek için gelmiş.
Pardon biraz kenara çekilir misiniz?…Teşekkürler.
Hah neyse, şimdi çok daha net görebiliyorum…
Yıldızlı Gece… Bu meşhur tablonun günümüzde belki de onlarca, yüzlerce hatta binlerce başka sanat eserlerine ilham oluşunu, farklı mecralara uyarlanışını gördük. Peki neydi bu yıldızların adeta bakarken hareket ettiği tablonun başarısının sırrı? Ve neydi bu tabloyu ve Van Gogh’u farklı ve özel kılan? Farklılıkları neydi? Bu özel tabloya bakarken gelin geçmişe gidelim sizinle…
Van Gogh’u şu an, şimdiki yüzyılda bu kadar özel ve değerli biri olarak anıyoruz. Aslında birçoğunuz biliyorsunuzdur, Van Gogh da yaşarken değeri pek bilinmeyen, toplum tarafından eserleri kabul görmeyen bir sanatçıydı. Bir nevi toplum içerisinde görülmüyordu, inançları, düşündükleri toplumun o dönemki anlayışıyla örtüşmüyordu. Fakat eserlerinin kıymeti ölümünden sonra anlaşıldı. Bunun sebebi yaşarken farklı bir tarza sahip oluşundan ve diğer insanlardan farklı hissetmesinden kaynaklı olabilirdi elbette… Aynı zamanda ailesinin gözünde kendisinden önce ölen abisi Vincent’ın adının lanetini taşıdığını düşünüyordu Van Gogh. Ailesinde bile farklı bir yerde konumlanmıştı sanki.
Oysa o, yaşamı boyunca yüzlerce resim yapmış, şiirler, edebi cümlelerle satırları doldurmuş özenli mektuplar yazan biriydi. Yani Van Gogh gerçekten bir sanatçıydı, bu yüzden ona sadece ressam demek biraz ayıp olur. Fakat bu kadar ünlü ve sevilen bir sanatçının tahmin edildiği gibi ışıltılı, zengin bir hayatı yoktu. O dönemler için zaten sanatçılar bugünden bakıldığı gibi değer görmüyordu.
Muhtemelen de buydu duygularını ve gördüklerini resmetmek isteyişinin sebebi. Van Gogh, duygularını hem özellikle kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarda hem de daha sonra başladığı resimlerde anlatıyordu.
Ve bu mektupların arasına eskizler de çizmeye başladı. Gördüklerini sadece kelimelerle ifade etmek onun için yeterli değildi, aralara çizimler de ekledi bir süre sonra. Van Gogh işte tam bu zamanlarda sadece etrafındakileri, gözlemlerini değil kendi oto-portresini de mektuplarına eklemeye başladı. Aslında kendini nasıl gördüğünü resmedip anlatmak istiyordu. Meşhur Yıldızlı Gece tablosuysa bu yıllardan çok sonra ortaya çıkacaktı.
Şimdi gözlerinizi kapatın ve hayal edin. Kendinizi Van Gogh yerine de koyabilirsiniz, onun durduğu, baktığı yerden bakabilirsiniz bu tabloya. Dilerseniz gözlerinizi kapatmadan tablonun resmine bakarak da kulak verebilirsiniz bana.
Van Gogh, 1889 yılında yaşadığı bazı ruh sağlığı problemleri nedeniyle bir akıl hastanesindeydi. Ve işte buradayken resim yapmaya başladı. Kafasındaki düşünceleri, hayalindeki yaşamı böylece ifade edebiliyordu. Yıldızlı Gece’yi de sabaha karşı bir gece resmetti. Küçücük odasından dışarıdaki dünyaya sonra gökyüzüne daha sonra da yıldızların altındaki o köye baktı.
Resimdeki ikonik görüntüyü oluşturmak için palet kullanmadan doğrudan tuvale boya uygulama yöntemi ile çalışmaya başladı. Bu yaklaşım, tablodaki kalın çizgilerin ve canlı renklerin kaynağıydı. Ve aynı zamanda Van Gogh’un farklı oluşunun da bir sonucu oldu. Çünkü o kendine has bir tarz ve teknik bulmuştu. Fakat ne kendisi ne de başkaları onun farklılığına olumlu yaklaşmadı. Kendisi yaptığı resim hakkında pek de iyi hissetmiyordu.
Hatta daha sonra kardeşi Theo'ya yazdığı mektupta, resim hakkında şöyle yazdı;
Van Gogh, kardeşine eserini bu şekilde ifade etse de, farkında olmadan ortaya bir başyapıt çıkarmıştı aslında. Yıldızlı Gece teması, Van Gogh’un o anki duygularının bir yansıması gibiydi. Duygularının karmaşıklığı onun farklılığını ifade etmesini sağlamıştı. Sadece Van Gogh bunu o zaman farkında değildi. Sanırım ilk önce farklılıklarımızı kabul etmek gerektiği konusunda bir örnekti Van Gogh.
Tablodaki imgeler, semboller onun zihnindeki ölüm, yas gibi düşünceleri ifade ediyordu. Haliyle Van Gogh o dönemde yoğun bir melankoli altında olduğundan, zihninden sürekli olarak ölüm düşüncelerinin geçtiğini düşünüyoruz. Ayrıca, mektuplardan da anladığımız gibi, tek bir gerçekliğe odaklanmak yerine heyecan verici ve huzur veren bir bakış açısı geliştirmek istediğini anlıyoruz.
Gerçek neydi peki? Bilebilir miyiz bunu? Van Gogh’un gerçekliğini, zihnini anlamaya çalışabiliriz sadece. Emin olduğumuz bir şey var ki o, farklı bir noktadan bakmak istiyordu hayata. Yıldızlı Gece adlı eseri de tam olarak bu arzusunun karşılığı gibi duruyordu. Bütün bir hayatı boyunca yalnızca bir resmini satabilen Van Gogh, yaşamına kendisi son verdi. Ama ölümünden 100 yıl sonra bile resimleri hala yaşıyor.
Öhmmm… Neyse neyse… Tamam biraz melankolik hissediyorsunuz değil mi? Amacım bu değil elbette. Sizlerle bu özel sanatçılara, farklılıklara birlikte bakalım istiyorum sadece. Çünkü eminim aranızda kendini biraz farklı hisseden vardır. Ve duygularını anlamaya çalışanlar da. O halde sanatın da farklı yorumlarına daha yakından bakalım.
Sanat dediğimiz kavram aslında hayal gücünün ve yaratıcılığın ifadesi. Ama birçok farklı eserin ve yorumun bizlere hitap etmesinin sebepleri var. Eğer Van Gogh gördüklerini ve iç dünyasını eserlerine yansıtmasaydı muhtemelen bugün onu anlayamazdık. Van Gogh'un yaşamı ve eserleri arasındaki güçlü bağ, bizim onun iç dünyasını anlamamıza yardımcı oldu. Ve neredeyse eserlerine bakınca onunla benzer duyguları hissediyoruz, empati kurabiliyoruz. Ve işte tam bu noktada kendimizi ifade etmek istediğimiz ya da etmek isteyip de zorlandığımız anlarda sanata başvurmak iyi gelebilir diye düşünüyorum.
Şimdi Van Gogh’tan başka birinden de bahsetmek istiyorum size. Kendini bambaşka bir tarzda ifade etmeyi seçmiş, gerçeği çok farklı hayal etmiş biri; Salvador Dali… Onun sürreal eserleri belki de bir insanın hayal dünyasının ulaşabileceği en uç noktaları, hayal dünyamızın sınırsızlığını öğretti bizlere. Hayal gücümüze güvenmeyi, kendimize sınırlar koymamayı anlattı. Ve gerçeğin tanımını sorgulamamıza sebep oldu.
Kısaca Dali, gerçek dünyanın ötesindeki gerçeklikleri sorgulattı. İşte bu sanatçıların farklılıkları, eşsiz eserleri ve kendine has stilleri, insanlar için farklılıkları nasıl yeteneklerimize dönüştürebileceğimizi öğretti bizlere değil mi? Dali ve Van Gogh arasındaki bağ ikisinin de farklı oluşundan geliyordu aslında. Ama ikisinin de ilgili olduğu bir kişi daha vardı. Ondan bahsetmeden geçemem. Belki biraz farklı perspektiflerden dünyaya bakmak desem aklınıza biri gelir…
Umarım aynı kişiyi düşünmüşsünüzdür… Bakış açımızı değiştirmek, farklı perspektiflerden hayata bakmak bir noktada Pablo Picasso’dan kazandığımız bir edinimdi. Çünkü onun sanatı, nesneleri farklı açılardan göstermeyi hedefledi her zaman. Bakıp da görebildiğimize inandığımız şeyin bambaşka bir gerçeğe dönüşebileceği fikrini aşıladı. Ama bu sayede farklı düşünenlerin kendilerini iyi hissetmesini de sağladı. Çünkü bakış açımızı değiştirmek cesaret gerektirir çoğu zaman.
Picasso’nun resimlerinde de sadece teknik değil melankoli ve hüzün de ön plandaydı. Mesela tuvallerinde sirk dünyasını resmederken aslında dışarıdan bakılınca eğlenceli bulabileceğimiz bir hikayenin ardında hüzün de barınabileceğini anlattı.
Farklı, hatta “deli mi?” yoksa “dahi mi?” denilen, hayatta olmadıkları şu dönemde değerleri daha iyi anlaşılan bu sanatçılardan neden bahsediyorum sizce?
Çünkü çok popüler olan bu sanatçılar, sahip oldukları üne ve başarıya öylesine ulaşmadılar. Peki onları buluşturan şey neydi? Benzer resimler yapmamalarına rağmen onların arasında kurduğumuz bağ neydi? Farklı olmaları değil mi? Farklı bakış açıları, farklı düşünmeleri, farklı görmeleri… Türk Edebiyatı’ndan Peyami Safa ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu hale başka bir kelimeyi uygun görmüştü; Başkalık…
Peki bu farklılık ya da başkalık; bir delilik hali miydi? Yoksa dahilik mi?
Neden bütün dahilerin zihninde bir gariplik ya da bir farklılık olduğu varsayılır? Hiç düşündünüz mü bunu? Bence bunu çok kısa anlardan, kendi ağızlarından çıkan ifadelerinden de anlayabiliriz. Ama önce kısa bir ara verelim. Çünkü benim de farklı hislerim üzerine biraz düşünmem lazım. Her zaman böyle sanatçıları konuşmuyoruz değil mi?
Eveeeeet, nerede kalmıştık? Ah, evet, delilik ve dahilik arasındaki o ince çizgi... Sanatçının deli olup olmamasının, ortaya çıkan eserler bakımından bir önemi var mıdır? Bu delilikler, duygularını ifade etmelerini sağlayan etkenler olabilir mi? Bu fikri savunan binlerce insan var, ve her zaman olacak. Ancak biliyoruz ki, bu sanatçılar genellikle toplumda "dışlanan", "görülmeyen" ve "farklı" bulunan kişiler oldular. Mesela, Van Gogh'un yaşamı boyunca yalnızca bir resim satabildiği, akıl hastanesinde yüzlerce resim yaptığı ve kulağını anlık bir delirme sonucu kestiği bilinir. Bu hikayeye birazdan geleceğiz, ama öncelikle bu sanatçıları daha iyi anlamak için, geçmişte bir araya geldikleri yere gidelim.
İşte geldiik. 1926’ya sanatın kalbinin attığı o şehre; Paris’e… Bu üç sanatçının delilik ve dehalık tartışmalarının sürdüğü yere gelmişken, ben de size ~~yürürken~~ neden burada olduğumuzu anlatayım. Dali ve Picasso yolları da burada kesişmişti. O zamanlar kimi başka sanatçılar ve sanat çevresinden insanlar tarafından sürekli deli olmakla suçlanıyorlardı. İki farklı akımın öncüsü olan bu ressamlar Paris’te bir süre birlikte zaman geçirdiler. Çünkü Dali, Picasso’ya büyük bir hayranlık duyuyordu. Onların Van Gogh ile ortak noktası da bu şehirdi hatta. Zira Vincent’ın da Paris’e gidişi, kır hayatından sıkılması üzerine gerçekleşti.
Kırdan o kadar sıkılmıştı ki, bir gün trene atlayıp Paris’in yolunu tuttu Van Gogh. Sanatla, sergilerle haşır neşir olmak istiyordu. Gördüğü empresyonist eserlerden çokça etkilendi. Ona göre bu eserler daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu.
İspanyol ressam Salvador Dali de Van Gogh gibi yalnızca resim yapan bir sanatçı değildi. O, fotoğrafçılık, heykel gibi başka alanlarda da üreten birisiydi. Dali’nin deli olarak görülmesi oldukça yaygındı bu arada. Çünkü o rüyalarında gördüklerini kalkıp resmederdi. Hatta “Bu Bölümü Uyumadan Dinleyin” bölümümüzde sizlere Dali’nin üretebilmek için nasıl bir uyku tekniği denediğini de anlatmıştım, hatırlayanınız vardır.
Dali'nin sanatı, rüya gibi unsurları, sıra dışılığı ve orijinalliğiyle dikkat çekiyordu. Eserlerinde gördüğümüz tuhaf sahneler ve rüya benzeri imgeler, onun düşsel dünyasının muhteşem bir yansımasıydı. Düşlerini resmetmesi onun delilik damgası yemesine sebep oldu. Lakin Dali’nin bununla ilgili pek bir sıkıntısı yoktu açıkçası.
Peki neydi bu sanatçılara deli denmesinin sebebi? Ya onlar kendilerini nasıl görüyordu? Deli olduklarını düşünüyorlar mıydı gerçekten?
Bildiğimiz üzere, Dali’nin deli olmakla hiçbir sorunu yoktu. Hatta deliyle kendisi arasındaki farkın, delinin kendisini akıllı sanması olduğunu ama kendisinin deli olduğunu farkında olduğunu söyleyerek kendini ifade etmişti.
Ve sanırım Dali’nin bu ifadesi deli değil aksine deha olduğunun göstergesiydi.. Şunu da eklemeliyim ki; sürrealist çalışmalarıyla kimi kimselerin eleştirilerine ve delilik sorgulamalarına maruz kalsa da Dali’nin başarısı tartışılamazdı. Çünkü o, farklılığını kendi istediği gibi ifade etmekten çekinmemişti.
Peki ya bir deli olarak nitelendirilmiş Van Gogh’un hali neydi? Ruhsal birtakım sorunları olduğu bilinen bir gerçekti. Mesela adeta resim yapmaya doymayıp boya tüplerinden de boya yiyordu. Bu yüzden boya zehirlenmesi yaşadığı ve bunun da beynin de birtakım sorunlara yol açtığı iddia ediliyordu. Fakat Van Gogh’un deliliği resmettiklerinden ya da boya yemesinden değil meşhur kulak kesme hikayesinden geliyordu. Van Gogh’un delirip kulağının tamamını kestiği iddia edilse de aslında durum öyle değil arkadaşlar. Van Gogh peşinden ayrılmadığı, ressam Paul Gauguin ile girdiği bir sanat tartışmasında sinirlenip, kulağının yalnızca bir bölümünü kesti, kulak memesi kıvamı da diyebiliriz.
Elbette bu durum onun için hayatında dönüm noktalarından biri oldu ve en başında anlattığım hayatının akıl hastanesi dönemi bu olaydan sonra gerçekleşti. İyi ki de olmuş desek haksız olmayız sanırım. Çünkü Van Gogh eserlerinin yüzlercesini burada resmetti. Yani delirişi onun dehasını ortaya çıkarmasına sebep oldu. Kulağını kestikten sonra sevdiği kadına hediye etti kestiği kısmı.
Sevdiği kadın ise bu durumu pek de mutlu karşılamadı… Çünkü Van Gogh’un sevgisini ifade etme biçimi karşısındaki kadına göre biraz farklıydı… Tamam, biraz değil bayağı bir farklıydı.
Van Gogh’un duygusal bir sebebi vardı bunu yapmak için anlayacağınız. O an duygularını ifade edebilmesinin tek yolu bu çıldırış anıydı demek ki…
Bazen bize de böyle olmaz mı? Kendimizi ifade edemeyip de zorlandığımızda ne yapacağımızı bilemediğimiz anlar yaşamaz mıyız? Bu anlar da hayatımızın biraz farklı, bizi değiştiren anları olabilir. O an belki de farklı bir noktadan bakmalıyız yaşadıklarımıza.
Farklı bakmak demişken, Pablo Picasso’nun da sık sık “deli mi?” tartışmalarına maruz kaldığını anımsamışsınızdır sanırım. Bu durum sadece resimlerinden ötürü değil, onun yaşam biçimiyle de alakalıydı.
Picasso, eserlerini kelimenin tam anlamıyla pasaklı bir halde üretiyordu. Evinin içinde çöp yığınları, boş şişeler, ekmek kabukları vardı ve bütün bunların arasında yaşayıp resim yapıyordu. Hmm…neyse. Şimdi dedikoduya girmeyelim. Önemli olan onun gerçeklik algısıydı. Hatta kendisi de şöyle ifade ediyordu bunu…
Eğer sınırı olmayan hayal dünyamız gerçek olabiliyorsa, neden deha değil de deli olalım? Bir şeyi hayal edebiliyorsak o şey gerçekti onun deyimiyle. Hayal dünyamızın bizim en güçlü ifade aracımız olduğunu vurgulamıştı böylece Picasso.
Van Gogh'un melankolik dönemi, kulak kesme olayı gibi zorlu deneyimleri, sanatını daha derin ve duygusal kılmasını sağladı. Salvador Dali'nin rüya benzeri gerçeküstücü eserleri, sıra dışı düşünce yapısını yansıttı. Picasso'nun kubist çalışmaları, nesnelerin farklı perspektiflerle yansıtılmasıyla "dahi" yanını gösterdi. Bu sanatçılar, zihinsel farklılıklarını yaratıcı enerjiye dönüştürerek, delilikle dahilik arasındaki ince çizgiyi çekmiş oldular.
Şimdi, Van Gogh’un, Picasso’nun ve Dali’nin tablolarına bir kez daha bakmanızı istiyorum. Muhtemelen göreceğiniz şey bir delilik hali değil, farklı bir perspektif olacak. Ve daha da önemlisi içinizde bazı duygular uyanacak.
Aslında şunu söylemek istiyorum… Farklılıklarımız sadece sanatçı olmak için değil, hepimizin duygularını ortak paydada buluşturmak için de var. Yani birbirimizden farklı olmamıza rağmen dünyanın birçok yerinden gelen, farklı kültürlerde yetişmiş, farklı inançları benimsemiş bizler de bir dahinin resminin önünde buluşabiliyoruz. Ve sanatla birlikte büyüleniyoruz. İşte bu yüzden farklılıklarımız bizi birbirimizden ayıran değil bizi bir araya getiren şeyler aslında. O farklılıklardan da yeni bir şeyler kazanabiliriz sonuçta. Onlara sahip çıkmak, onları da göz önünde bulundurmak, tıpkı bu ressamların resimleri gibi bizim de hayatımıza renk katabilir bence.
Künye
- Yazanİpek Turgay Tan
- Ses TasarımıBatuhan Kösegil