111 Hz ·Bölüm 13 ·8 Kasım 2021 ·22 dk ·1.761 kelime

Transhümanizm: İnsanlığın Sınırlarında

Ne kadar hızlı koşabilirsiniz? Veya ne kadar uzun süre nefesinizi tutabilirsiniz? İnsan bedeninin fiziksel sınırları, yapabileceklimizin de limitlerini belirliyor. Peki ya size, yakın bir gelecekte, bu sınırların bugüne dek hiç görülmemiş bir ölçüde genişleyeceğini söylesem? Hatta yakın gelecekte de değil, bugün bile, bilim kurgu filmlerinden pekâlâ aşina olduğumuz cyborglar, aslında aramızda dolaşıyor.

0:00

9 saniye 58 salise. 501 kilogram. Ve elbette 122 yıl ve 164 gün.

Tüm bu sayılar, istatistikler sizce ne olabilir?

Bunlardan ilki, yani 9 saniye 58 salise, kulağa bir yerden tanıdık geliyor sanki? 2009 yılı Dünya Atletizm Şampiyonası diye bir ipucu daha vereyim hatta.

Evet, 2009 yılında, 100 metreyi tam 9 saniye 58 salisede koşmuştu Usain Bolt, yani dünyanın en hızlı insanı. İkinci verdiğim istatistik, yani 501 kilogram ise, bugüne dek bir insanın kaldırdığı en ağır halterdi, ve bu rekoru 2020 yılında kıran Hafþór Júlíus Björnsson (Haffoğ Yuliyus Biyoğnsın)'a dünyanın en güçlü insanı ünvanını kazandırdı. Üçüncüsünü ise, yani 122 yıl ve 164 günü, öncekilerin cevabını duyduktan sonra tahmin etmiş olabilirsiniz. Bu, dünyanın en uzun yaşamış insanı Jeanne Calmentnın dünya üzerinde geçirdiği süre, tam 122 yıl 164 gün.

Saydığım tüm bu isimlerin ortak bir yanı var: Hepsi de dünyanın "en"leri arasındalar, ve hepsi, insan bedeninin biyolojik limitlerinin en üst sınırının temsilcileri. İnsan bedeninin en üst sınırları...

Peki, nedir bizi belli sınırlarla hapseden şey? Bacaklarımızdaki kaslar, kollarımızdaki kuvvet, veya miras aldığımız genlerin sağlamlığı mı? O halde bizi bu sınırlara hapseden şey, aynı zamanda o sınırlara dokunabilmemizi sağlayan şeyin ta kendisi olmasın, yani bedenimiz? Peki ya bu sınırları aşmamız, hatta bu limitlerden bir şekilde tümüyle kurtulmamız mümkün olabilir mi sizce?

Dünyanın en hızlı, en güçlü ve en uzun yaşayan insanı... Tüm bu "en"lerin üzerine, sizden bir tahmin yürütmenizi isteyeceğim. Sizce dünyanın en hızlı davul çalan insanı kimdir?

Bu soruyu sorduğumda zihninizde muhtemelen, Whiplash filmindeki sahneye benzer bir sahne canlanmıştır. Bu kişi, herhalde gecesini gündüzünü davul çalmaya vermiş, en efektif davul tekniğini uygulamayı öğrenmiş, ve her iki kolundaki kasları da sürekli yaptığı egzersizlerle güçlendirmiş biri olmalı öyle değil mi?

Her iki kolunu da...

Hayır.

Yanlış tahmin. Aslına bakarsanız, bir yere kadar oldukça isabetli gelmiştik. Dünyanın gelmiş geçmiş en hızlı davulcusu, Jason Barns gerçekten de müziğe ve davul çalmaya tutkuyla bağlı, ve neredeyse her gün egzersiz yapan biriydi. Ta ki 22 yaşındayken, başından çok talihsiz bir kaza geçene dek. Çalıştığı yerdeki trafo patladığında, Jason kaza bölgesine çok yakınmış. Kazayı ağır yaralar alarak atlatmış. Öyle talihsiz bir kaza ki bu, davul çalmayı çok ama çok seven Jason, bu kaza sonucunda sağ kolunu kaybetmiş.

"Nasıl yani? E hani dünyanın en hızlı davulcusu demiştik, böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?" diye mi soruyorsunuz. Elbette bir açıklaması var.

Jason kolunu kaybettikten sonra, uzunca bir süre davul çalamadığı için umutsuzluğa kapılmış. Ama bir süre sonra, bir robotik mühendisiyle tanışınca, hayatı değişmiş. Birlikte çalışarak, Jason'un davul çalmaya devam edebilmesini sağlayan, mekanik bir protez geliştirmişler. Ve bu protez, Jason'ın yalnızca davul çalmaya devam edebilmesini değil, aynı zamanda dünyanın en hızlı davulcusu olmasını sağlamış. Duyduğunuz bu sesler, Jason'ın davul çalarken yapılmış bir kaydından... Eğer merak ediyorsanız, hayır, bu hızda çalmak normal şartlarda insani olarak mümkün değil.

Ama insani olarak mümkün olmayan bazı şeyler, artık insan bedeninde yapılan bazı değişikliklerle birdenbire mümkün hale gelebiliyor. Öyle ki, teknolojiyi kullanarak insanın fiziksel ve bilişsel yeteneklerinin artırılmasını savunan bir görüş bile var. Son yıllarda nano teknolojilerin ve genetik biliminin yakaladığı ivmeyle sesini günden güne artıran ve yakın bir gelecekte çok daha sık duyacağımız bu felsefi akımın adı: Transhümanizm.

Trans yani “öteki” “sonraki” veya “geçiş” kelimesi ile; human, yani insan kelimelerinin bir birleşimi. Dolayısıyla kelime anlamı olarak, insanlığın bir üst seviyeye geçişi veya insanlığın fiziksel ve bilişsel sınırlarını genişletmek anlamına geliyor.

Bugün biyonik protez teknolojisinin gelişmesi ile giderek daha da güçlenen bir tez bu, ama şimdilik hala yalnızca bir tez aşamasında. Yani her önüne gelenin öyle durduk yere bedenine yeni özellikler eklediği falan yok.

Bazı istisnalar hariç.

Sizlere, bu istisnalardan birini, dünyadaki ilk resmi cyborg olan Neil Harbisson'u takdim edeyim.

Neil, doğuştan akromatopsik. "O da ne?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim, hemen cevaplayayım. Akromatopsi, ileri seviyede bir renk körlüğü. Bazı renkleri birbirinden ayırt edememenin çok daha ötesinde bir rahatsızlık yani. Akromatopsik insanlar, hiçbir rengi algılayamıyorlar ve bu hastalıktan muzdarip Neil de, dünyayı tıpkı eski filmlerdeki gibi, siyah-beyaz görüyor. Öyle ki, ortaokulda ülkeler ve bayraklarını öğrenmeye çalışırken, Fransa, İtalya ve İrlanda bayrakları arasındaki farkı, bir türlü anlayamadığını söylüyor.

Yani Neil'ın renklere dair hiçbir fikri yok, ta ki 21 yaşındayken kafasına bir anten yerleştireceği gizli cerrahi operasyona dek. Evet, gizli bir cerrahi operasyon; öyle elini kolunu sallayarak bir hastaneye gidip, cerrahlara "kafama bir anten takar mısınız?" diye sorsa, epey komik olurdu. Yani Neil'in bedeninde, bizlerde olmayan bir şey var: Kafasının arkasından, alnının hizasına kadar uzanabilen, metal bir anten. Üstelik öyle giyilip çıkarılabilir bir anten de değil bu. Bir cerrahi operasyonla Neil'in kafatasına yerleştirilmiş bir uzuv, yani yepyeni bir organ. Peki ama, ne işe yarıyor bu anten, bu yeni organ?

Neil'in kafasına taktırdığı bu antenin ucunda, bir renk sensörü var. Hatırlayın, Neil'in doğuştan dünyayı siyah beyaz gördüğünü söylemiştim. Ama Neil'in anteninin ucundaki bu sensör sayesinde, artık renkleri görebilir hale geldiğini sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Çünkü henüz böyle bir teknolojiye sahip değiliz.

Neil'in anteni, renkleri görmesini sağlamıyor. Ama çok daha ilginç bir işe yarıyor, bu anten Neil'in renkleri duymasını sağlıyor. Evet evet, duymasını! Antenin ucundaki renk sensörü, Neil'in önündeki renk spektrumunu, ses frekanslarına çeviriyor. Beyaz Gürültüden bahsettiğimi z bölümümüzü hatırlayın, orada spektrumdaki her renge denk bir ses frekansı bulabileceğinizi söylemiştim. Pembe gürültü, beyaz gürültü, mavi gürültü gibi seslerin olduğundan söz etmiştim. İşte Neil'in kafasındaki sensör de, renkleri seslere çevirip, bu sesleri Neil'in kafatasına titreşim olarak iletiyor. Ve Neil gözleriyle göremediği bu renkleri, anteni sayesinde duyabiliyor!

Yani yemyeşil çimenlere uzanmış gökyüzünün mavisini izlerken elindeki kıpkırmızı elmadan bir ısırık almak, Neil için fa majör akorunu duymak demek. Bir müzeye gidip, bir Picasso resmine baktığında belki de bir caz parçası dinliyormuş gibi hissediyor. Ya da bir van Gogh resmine baktığında klasik bir senfoni duyuyor belki de. Hatta Neil için, bunun tam tersi de geçerli, çünkü renklerin seslerini duymaya o kadar alışmış ki, artık sesleri de renkleriyle düşünür olmuş. Yani herhangi bir nota duyduğunda, bu notayı da ona denk düşen renk karşılıklarıyla ilişkili olarak düşünmeye başlamış.

Örneğin Mozart dinlemek sarı tonlarında bir deneyimmiş ona göre... Beethoven daha çok pembenin tonlarında geziniyormuş.

sesler. Kafasındaki antenin kapalı olmasına rağmen, Neil rüyasında sanki bu anten aktifmişçesine sesler duymaya başlıyor. Yani anlayacağınız, renkli bir rüya görüyor!

Kendisi bu durumu "Renkli rüyalar görmeye başladığımda, antenimin yazılımıyla beynimin birleştiğini hissettim." şeklinde özetliyor. Normalde yalnızca antenin gönderdiği titreşimlerle duyduğu sesleri, artık Neil'in beyni simüle edebiliyor. Bu kelimenin tam anlamıyla, bir cyborg haline gelmek demek.

Ama Neil bununla da yetinmemiş. Şimdi hayalinizde bir gökkuşağı canlandırın:

En aşağıda morla başlıyoruz, bir üstünde mavi, ardından turkuaz daha sonra yeşil, sarı turuncu ve son olarak, kırmızı.

Gökkuşağının bu 7 renginin iki ucundaki mor ve kırmızı renkler, insan gözünün görebildiği renk skalasının sınırları. Zaten bunların ötesinde kalan ışıklara, "mor ötesi" veya "kızıl ötesi" diyoruz ve gözümüzle göremiyoruz. Neil'in duyabildiği renkler ise, insan gözünün sınırlarını bile aşıyor. Çünkü Neil, uslanmaz bir transhümanist olduğundan, antenindeki sensörü bir üst seviyeye yükselterek, morötesi ve kızılötesi ışınları da sese çevirebilecek hale getirmiş. Yani, vücudunu teknoloji ile birleştirerek, hem kendi sınırlarını aşıp, siyah beyaz gördüğü dünyadaki renkleri algılamaya başlamış; hem de insan bedeninin genel sınırlarını aşıp, hiçbirimizin göremediği renkleri duyabilmeye başlamış.

Bu, sizce de kelimenin tam anlamıyla trans-hümanizm değil mi? Üstelik yalnızca bedenin değil, zihnin de sınırlarını genişletmek demek bu. Çünkü eskiden görülemeyen renkleri artık duyabilmek, yeni duyular kazanabilmek söz konusu. Yeni kazandığı bu özelliklerle Neil, belki de gerçek anlamda ilk trans-human'lardan biri.

... mi acaba?

Bu biraz da, tüm bu olayları hangi açıdan yorumladığınıza bağlı.

Transhümanizm kavramının kökeni 1950'lere kadar uzanıyor. Ama insanın fiziksel ve bilişsel yeteneklerinin artırılması, aslında tarihin başından bu yana farkında olmadan yaptığımız bir şey.

"Transhümanizm" dediğimizde, insanın aklına ister istemez "cyborglar" geliyor. Ve "cyborg" kelimesi, hayalimizde muhtemelen Terminatör veya Ironman gibi fantastik-fütüristik karakterleri canlandırıyor, öyle değil mi?

Ama size bir sır vereyim: Aslında hepimiz, belli ölçüde cyborg'larız. Tıpkı Neil Harbisson'un, çıplak gözle görülemeyen renkleri duyabiliyor olması gibi, muhtemelen yakın bir gelecekte bizler de akıllı gözlükler ve artırılmış gerçeklik sayesinde aslında fiziksel olarak karşımızda olmayan sanal nesneleri görebileceğiz, bunlarla etkileşime geçebileceğiz. Bugün bile oldukça yaygın olarak kullanılmaya başlanan akıllı saatlerle, dünyaya dair gelişmeleri, aldığımız bildirimler sayesinde yürüyüş yaparken bile takip edebiliyoruz. İnternet ve akıllı telefonlarımız sağolsun, bizden çok uzakta olan olan yakınlarımızla, anında iletişime geçebiliyoruz. Bilmediğimiz bir şeye rastladığımızda arama motoruna sorup hemen oracıkta öğrenebiliyoruz. Hatta normalde hafızamızda tutamayacağımız şeyleri bir not uygulamasına yazdığımızı düşünürsek, aslında bu yazılımların, beynimizin bir uzantısı olduğunu bile söyleyebiliriz.

Hatta eğer transhümanizm, teknoloji ile insanın birleşmesi ve insan kapasitesin artması anlamına geliyorsa, bu aslında insanlık olarak tarihin başından bu yana yaptığımız bir şey. Mesela telefonun icadı... Eskiden mektupla iletişim için gereken ve belki de haftalar boyunca devam eden süreleri, yalnızca birkaç saniyeye indirmedi mi? Veya eskiden at üzerinde aylarca süren yolculuklarla kat edilen mesafeleri, bugün uçak yolculukları sayesinde, saatlerle ölçmüyor muyuz? Hatta daha da ileri gidip, sabanın icadını ve tarım devrimini bile, insanın, doğal sınırlarının ötesine geçmesi ve kapasitesini artırması olarak görebiliriz. Çünkü teknoloji ile olan ilişkimiz tek yönlü bir ilişki değil. Aksine, çift yönlü bir ilişki bu. Bizler yeni buluşlara imza atıp, teknolojiye yön verdikçe; yön verdiğimiz teknolojik gelişmeler de bizim yaşamımızı, alışkanlıklarımızı ve yapabildiklerimizi kökten değiştiriyor.

Kısacası, insanlık aslında tarihin başından bu yana, ortaya çıkardığı icatlar yoluyla, türünün yapabileceklerini, kapasitesini ve bedeninin ona dayattığı sınırları hep bir adım daha ileriye taşımaya bir hayli alışkın. Ve gün geçtikçe ve teknolojik cihazlar giderek daha küçük boyutlara eriştikçe, bizler de yavaş yavaş bu cihazların vücudumuzun içinde, derimizin altında olacağı bir noktaya doğru ilerliyoruz belki de.

Ama yine de, uçağın icadından tutun, telefonun icadına dek saydıklarımın tümüyle, insan bedenini modifiye etmek arasında, önemli bir fark var gibi geliyor bana, sizce de öyle değil mi?

Gelecekte, teknoloji ile insan bedeninin birleşmesi veya yarı makine-yarı insan olmak, hiç şüphesiz insan bedeninin fiziksel ve bilişsel sınırlarını hiç olmadığı kadar genişletecek. Ama "genişleyen sınırlar" düşüncesi, bir yanıyla bana başka bir konuyu da düşündürüyor: "İnsan tanımının sınırlarını".

Antik Yunanistan'ın meşhur "Theseus'un Gemisi Paradoksunu" bir ihtimal duymuşsunuzdur.

Yunan tarihçi Plutarkhos'un anlattığı bu efsaneye göre, kral Theseus, Girit seferinden büyük bir zaferle döner. Kendisini bu zafere taşıyan gemisi Atina'da uzunca bir süre sergilenir, ve bir hatıra olarak saklanır. Ancak geminin ahşabı, aksamları zamanla yıpranmaya başlar. Ve her seferinde çürüyen tahtalar yenileriyle değiştirilir. En sonunda, geriye tek bir orijinal tahta parçası bile kalmaz.

Ve birçok filozof, şu sorunun yanıtını arar: "Eski halinden eser kalmayan bu gemi hala Theseus'un gemisi midir?"

Şimdi ben de, size benzer bir soru sormak istiyorum: İnsan bedeni ile teknoloji iç içe geçtikçe, yani insanlar yeni mekanik uzuvlara ve suni duyulara sahip oldukça, makine ile insan arasındaki ayrımı, hangi kriterlere dayanarak yapacağız? Öyle ya, olur da bir gün, insan bilinci bilgisayarlara aktarılır ve türümüz, hapishanesi olan bedeninden kurtulursa, kendilerine yine insan mı diyecekler, yoksa bilgisayar mı? İnsan bedeninin sınırları genişledikçe, insan kavramının sınırları da bulanıklaşmayacak mı?

Öyle görünüyor ki, gelecekte yeni bir "insan" tanımı aramamız gerekecek. Üstelik hiç olmadığı kadar esnek, geçirgen ve kapsayıcı bir tanım.

Künye
  • YazanBerkant Gültekin
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
  • Müzik SeçimleriUmut Barış Genç
Kaynaklar (11)