Müzikofili: Müzik ve Beyin Öyküleri
Herkes müzik dinlemekten keyif alır. Ama bazı insanların müzikle kurduğu ilişki keyif almanın çok ötesinde. Bu bölümde, müzik dehalarının zihnine ve müziğin mucizevi etkilerine bir yolculuk yapacağız. Dinlediğimiz müzik bizi nasıl etkiliyor? Bir müzik dehasının zihni nasıl çalışır? En ilginci de, yıldırım çarpması ile müzisyenlik arasında nasıl bir bağlantı olabilir?
Beethoven'ın Ayışığı Sonatını muhakkak duymuşsunuzdur.
Müziğe ilgi duysun ya da duymasın dinleyen herkesi ilk notasından itibaren etkisi altına alan bu eser, Beethoven'ın en ünlü parçalarından biri. Aynı zamanda, kendisinin duyma yetisini kaybetmeye başlamasının ardından hayat verdiği ilk parçalardan biri. Parçanın notalarına gizlenmiş melankoli duygusunu, eminim şimdi daha iyi anlamışsınızdır.
Tamam, Ayışığı Sonatını zaten biliyordunuz. Peki Yıldırım Sonatını hiç duymuş muydunuz?
Çok büyük ihtimalle duymadınız. Çünkü bu sonata Beethoven gibi bir efsane tarafından bestelenmedi. Aslına bakarsanız bir müzisyen tarafından bile bestelenmedi. Parçanın bestecisi Tony Cicoria, 42 yaşına kadar kendi halinde bir doktordu, ta ki...
Sıkı durun, çünkü müzik tarihinin en sıra dışı hikayelerinden birini, kazara müzisyen Tony Cicoria'nın bir gecede bir müzik dehası oluşunun hikayesini dinlemek üzeresiniz.
Tony, New York eyaletinin ufak bir şehrinde yaşayan ve o güne kadar müzikle pek de alakası olmayan bir doktordur. Bir hafta sonu, ailesiyle birlikte vakit geçirmek için göl kenarındaki evine gider.
Güzel bir sonbahar akşamı, havada hafif bir rüzgar var. Tony annesine telefon etmek için evden dışarı çıktığında ufukta yaklaşan yağmur bulutlarını görür.
Hızlı adımlarla evin karşısındaki telefon kulübesine ulaşır, ve içeri girip annesinin numarasını tuşlar.
Tony annesi ile konuşurken, yağmur bulutları da fark ettirmeden yaklaşır. Konuşmayı bitirip ahizeyi yerine koyar.
Ve elini ahizeden çekmeye fırsat bulamadan...
Zavallı Tony daha ne olduğunu anlamadan, kendisini kulübenin dışında bulur. Gözlerini açar ve vücudundaki yanıkları fark ettiğine anlar ki, kulübeye yıldırım düşmüştür. Tony o gün sağlık ekiplerinin müdahelesiyle, son anda hayata döner.
Hastaneye götürülen, Tony'nin bedeninde sıra dışı herhangi bir şey tespit edilemez. Haliyle, kendisini taburcu edip evine gönderirler. Ancak aradan 2-3 hafta kadar geçtikten sonra bir takım tuhaflıklar ortaya çıkar.
O güne dek müzikle pek ilgilenmemeyen Tony, birdenbire piyano dinleme isteğiyle kıvranmaya başlar. Bir plakçıya giderek piyanoya dair bulabildiği ne varsa toplayıp eve gelir ve saatlerce piyano resitalleri dinler. Fakat Tony bununla da yetinmez. Artık piyano çalmayı öğrenmeyi, hatta kendi bestelerini yapmayı istemektedir.
Bu takıntısı öyle bir noktaya gelir ki, karısı, gözü piyanodan başka bir şey görmediği için Tony'i terkeder. Ancak bu durum Tony'nin kısa bir süre içerisinde profesyonel bir piyaniste dönüşüp konserler vermesine engel değildir.
2008 yılında çıkardığı albüme ise Notes From Accidential Pianist and Composer adını verir. Yani, Kazara Piyanist ve Besteciden Notalar.
Tony'nin bu sıradışı hikayesini inceleyenlerden biri de dünyaca ünlü sinirbilimci ve yazar Oliver Sacks'tır.
Oliver Sacks ailesi sayesinde küçük yaştan itibaren müzikle iç içe büyür. Daha beş yaşındayken "En sevdiğin şey ne?" diye soranlara Bach diye yanıt verir. Ergenliğinde ise Mozart dinleyip kendinden geçer.
Ebeveynleri de doktor olan Oliver, Oxford'da biyoloji ve fizyoloji eğitimi alır. Ardından laboratuvar çalışmalarında yer almaya heves eder. Fakat Oliver o kadar sakardır ki, kırıp döktüklerine daha fazla dayanamayan üstleri, kendisini laboratuvardan kovar. Böylece Oliver da mecburen hastalarla ilgilenmek zorunda kalır.
Ama bu talihsizlik, Oliver'ın kariyerinde çok büyük bir kırılma noktası olacaktır.
Oliver'ın bu mecburi görevlerinden birinde bitkisel hayatta olan bir grup hastayla ilgilenmesi gerekir. Bu hastaların 1920'lerde çok sayıda kişiye etkileyen "uyku hastalığı" salgınının kurbanları olduğu düşünülmektedir ve hastaların her biri ortalama 30-40 senedir bitkisel hayattadır. Oliver, bu hastaları L-DOPA adı verilen deneysel bir bir ilaç ile tedavi etmeye karar verir. İlacı alan hastalar yeniden hayata dönünce olanlar olur ve Oliver bir anda ülke çapında bir kahrama dönüşüverir. Hatta bu olay önce Oliver'ın kaleminden kitaba, daha sonra da The Awakenings - Uyanışlar - adıyla sinemaya uyarlanır, filmde de Oliver'ı Robin Williams oynar.
Bu mucize bütün tıp dünyasında konuşulurken, Oliver hayata dönen hastaların rehablitasyonu ile ilgilenmektedir. Yıllardır uykuda olmanın etkisiyle hareket etmek ve konuşmak gibi en basit görevleri bile yerine getirmekte zorlanan bu hastalara yardımcı olmak için, çocukluk tutkusu olan müzikten faydalanmaya karar verir. Kliniğe getirttiği bir piyano ile her gün hastalarına konser vermeye başlar ve çok geçmeden konuşamayan, hareket edemeyen hastaların ayağa kalkıp dans ettiğine, şarkı söylediğine tanık olur.
İşte böylece, Oliver müziğin insan üzerindeki mucizevi etkisini keşfetmiş olur.
Oliver yıllar sonra, "Kazara Müzisyen" Tony Cicoria da dahil olmak üzere bir çok vakayı konu alan Müzikofili: Beyin ve Müzik Öyküleri adlı kitabını okuyucularla buluşturur.
Peki müzikofoli nedir? Oliver kitabında şu şekilde açıklamış:
"İnsanlığın şafağından beri, müzik insanları bir araya getirdi: ister şarkı söylemek, ister dans etmek, rahatlamak ya da delirmek olsun; müziğe karşı duyduğumuz bu ortak sevgimiz - bu "müzikofilimiz" - bütün insanları bir araya getiren bir evrensel bağ oluşturdu."
Kahramanın Bin Yüzü bölümünü hatırlayın, hikayelerin nasıl evrensel olduğunu anlatmıştım size
İşte Oliver müziğin de aynı hikayeler gibi, zihnin bilinçli kısmını geçerek çok daha derinlere uzanabildiğini keşfetmişti. Üstelik, sinirbilimci olduğu için beyninin müzikle olan etkileşimini doğrudan inceleme fırsatı bulmuştu.
Oliver'ın araştırmalarına göre, bir müzisyenin beyni, müzikle ilgilenmeyen birininkinden kayda değer ölçüde farklıydı. Öyle ki, tecrübeli bir anatomist bir beynin bir müzisyene ait olup olmadığını çıplak gözle bakarak söyleyebilirdi. Ancak aynı tanıyı bir ressam, bir yazar ya da matematikçinin beyni için yapmak mümkün değildi .
Oliver'a göre bu farklılık doğuştan gelen bir özellik değil, müzik eğitiminin bir sonucu. Özellikle de erken yaşlardaki müzik eğitiminin çocukların beyninde muazzam bir etkiye sahip. Fakat hiç müzik eğitimi almadıysanız endişe etmeyin, çünkü bu durum —aynı ölçüde olmasa bile— her yaşta gerçekleşebiliyor. Hatta bir araştırma, piyano egzersizinin beyni yalnızca dakikalar içerisinde değiştirmeye başladığını ortaya koymuş.
Ancak müzikal yetenekleri geliştiren tek faktör eğitim değil. Bazı rahatsızlıklar da, bir yıldırım çarpması kadar olmasa bile, müziğe yatkınlığı geliştirme potansiyeline sahip.
Oliver'ın küçük bir çocukken en keyif aldığı zamanlar, evdeki piyanoları akort etmek için gelen Enrico'nun ziyaretleriymiş. Ancak bir gün Enrico hastalanıp yerine bir başkasını gönderdiğinde Oliver hayatının şokunu yaşamış. Çünkü bu adam Enrico gibi bir baston çubuğa ihtiyaç duymadan yönünü bulabilmekte ve gözleri normal bir biçimde görebilmekteymiş. Oysa, Oliver o güne dek, piyano akort eden herkesin kör olduğunu düşünüyormuş.
Fakat, Oliver bu çocukça inanışında pek de haksız değildi. Gerçekten de görme duyusunu kaybetmek, çoğu zaman duyma yetisinin, dolayısıyla müzik yeteneğinin güçlenmesi ile sonuçlanır.
Özellikle de bu durum küçük yaşta gerçekleşirse... Akla ilk gelen örneklerden Andrea Boccelli 12 yaşında, Ray Charles 5 yaşında, Stevie Wonder ise 1 yaşında görme yetisini kaybetmiştir.
Peki bu durumu nasıl açıklayabiliriz?
Araştırmalar, görsel girdiler aniden kaybolduğunda, beynin görsel korteksinin çalışmayı bırakmadığını, aksine, başka duyulardan gelen verilerin buraya dağıtıldığını gösteriyor.
Yani, daha önce görsel verileri işleyen beyin hücreleri, işitsel verileri işlemeye başlıyor. Bu da işitme duyusunun güçlenmesine sebep oluyor.
Öyle ki, kusursuz müzik kulağı denilen, duyulan herhangi bir sesin hangi notayı içerdiğini tam isabetle anlayabilme yeteneğinin, normal müzisyenler arasında görülme oranı %10 iken kör müzisyenler arasında %50'den fazladır.
Ancak bu sıra dışı yeteneklere sahip müzikal dehalar her zaman dehalar arasından çıkmaz.
Bazen, bu üstün müzikal yetenekleri olan insanlara zihinsel engelliler arasında da denk geliriz.
Oliver'ın bu türde karşılaştığı ilk hastası Martin olmuş. Martin üç yaşındayken ağır bir menenjit geçirir ve hastalığı sesi ile uzuvlarında zayıflıklara yol açar. Ayrıca karakterini ve zekasını da etkiliyen rahatsızlık daha dürtüsel ve garip davranışlara, dolayısıyla okuldaki akranlarına uyum sağlayamamasına sebep olur.
Ancak bu hastalık Martin'de bazı sıra dışı yetenekler de geliştirir. En büyük tutkusu müzik olan Martin, bir parçayı dinlediğinde duyduğu melodileri olduğu gibi söyleyebilmekte, hatta piyanoda çalabilmektedir. Yani gördüğü her şeyi aklında tutabilen fotografik hafızaya sahip insanlar gibi Martin de fonografik bir hafızaya, duyduğu her şeyi aklında tutabilme becerisine sahiptir.
Basit işlerde çalışarak kendi başına bir hayat idame ettiren Martin'in, hayatı boyunca en büyük zevki kilise korolarında ilahiler söylemek olur. Ancak yaşı ilerledikçe durumu kötüleşir ve sonunda bakım evinde yaşamak zorunda kalır. İşte burada da yolları Oliver ile kesişir.
Martin, Oliver'e 20 binden fazla operayı ezbere bildiğini söyler ki bunların içerisinde Oliver'ın favorilerinden Bach'ınkiler da vardır. Bu iddianın doğruluğuna pek ihtimal vermeyen Oliver, Martin'i teste tabii tuttuğunda, yalnızca iddasının doğru olduğunu görmekle kalmaz, ayrıca bu sıra dışı adamın, notaları her bir enstrüman için ayrı ayrı ezbere bildiğini de keşfeder.
İşi bir adım daha ileri götürmeye karar veren Oliver, Martin'e daha önce hiç duymadığı bir Debussy parçasını dinletir ve yalnızca bir kez dinlemesinin ardından parçayı piyanoda kusursuz bir şekilde çalabildiğini, hatta farklı anahtar notalara transpoze edebildiğini görür.
Peki Martin'in bu imkansız gibi gözüken yeteneğinin ardındaki sır nedir?
Öncelikle Martin'in babası bir opera sanatçısıdır ve bu yeteneğinin en azından bir kısmı doğuştan geldiğini söyleyebiliriz. Diğer yandan Martin'in ciddi görme problemleri vardı ve belirli bir yaşa kadar gözlük kullanmamıştı.
Ancak Oliver'a göre bunların hiçbiri bu olağan üstü yeteneği açıklamak için yeterli değil. Asıl önemli detay, erken yaşta geçirdiği menenjitin beyninin sol lobunda yarattığı hasardı. Beynin analitik tarafı olarak da bilinen bu bölgeyi kullanamayan Martin için günlük hayatın sıradan işleri bile zor hale gelmişti.
Öte yandan bu durum, Martin'in, beyninin müzikle ilgili olan sağ lobuna erişimini öyle artırmıştı ki, Martin, olağanüstü yetenekleri olan müzikal bir dehaya dönüşmüştü.
Tıpkı görme duyusunu kaybeden müzisyenlerin, işitme duyusunu daha iyi kullanmaya başlaması gibi, Martin de sol beynindeki hasarı sağ beynini daha iyi kullanarak telafi etmekteydi.
Şimdi tüm bu hastaların hikayelerini duyduğumuza göre, gelin yeniden en başa, kazara müzisyen Tony Cicoria'ya geri dönelim.
Tony'nin bir gecede müzisyen olmasının sırrı neydi? Tamam, o da diğer vakalardaki gibi başına gelen bir felaketin karşılığı olarak böyle bir yeteneklerle ödüllendirilmişti belki, ama Martin'de ya da Enrioco'da olduğu gibi bu felaket onun bir parçasını kaybetmesiyle sonuçlanmamıştı. Tony dışarıdan bakıldığında hala aynı insandı.
Oliver'a göre Tony dışarıdan aynı gözükse bile, beyni mutlaka bir şekilde değişmişti. Bu sırrı aydınlatmak için Tony'e daha fazla araştırma yapmayı teklif etti. Tony önce kabul etti, ancak bir süre düşündükten sonra kararından vazgeçti. Düşününce, her şeyi oluruna bırakmak daha doğru gelmişti.
Sonuçta bu durum onun için bir lütuftu, bu lütfun ona ne şekilde bahşedildiğinin pek de bir önemi yoktu.
Tony'nin mucizesi bir gizem olarak kalmaya devam edebilir, ama müziğe ve beyne dair tüm bu öykülerin bize anlatmaya çalıştığı bir şey var: Başımıza gelen en büyük felaketler bile beraberinde saklı mucizelerle getirir. Durumumuz ne kadar kötüye giderse gitsin, hala nasıl çalıştığını tam olarak kavrayamadığımız beyinlerimiz sayesinde yeni koşullara en beklenmedik şekillerde adapte olabilme gücüne sahibiz.
Kim bilir, belki Nietzsche "Bizi öldürmeyen şey güçlendirir." derken bunu kastetmiştir.
En başta bahsettiğim, Ayışığı Sonatası'nı gelin bir kez daha dinleyelim. Eğer dikkatinizi verirseniz, bu eseri bu kadar unutulmaz kılan özelliğinin Beethoven'ın alçak notalarda gezinmesi ve bu gezinti sırasında parmaklarının sert vuruşları olduğunu fark edebilirsiniz.
Duydunuz mu?
Sizce bu Beethoven'ın parçayı bu şekilde bestelemesi basit bir müzikal bir tercih miydi?
Hatırlarsanız, Beethoven'ın da başına bir felaket gelmişti, öyle herhangi bir talihsizlik de değil, olabilecek en kötü felaket hem de... Müzikal kariyerinin en verimli zamanlarındayken duyma yetisini kaybetmeye başlamıştı.
Düşünsenize, bütün hayatınızı müziğe adayıp, binbir zorluklara müziğin başkenti Viyana'ya geliyorsunuz ve tam ilk senfoninizi bestelemişken bir anda işitme duyunuzu kaybetmeye başlıyorsunuz.
Peki, yerinde kim olsa ruhsal bir çöküntüye sürüklenecek Beethoven, bu durum karşısında ne yaptı biliyor musunuz?
Kaybolan işitme duyusunu, piyanodan yayılan titreşimleri hissederek telafi etmeyi öğrendi. Hem de ağzına sıkıştırdığı bir tahta çubuğu piyanonun gövdesine yaslayarak yaptı bunu.
Bu yüzden de, işitme duyusunu kaybetmeye başladığı ilk zamanlarda bestelediği Ayışığı Sonatında, titreşimleri daha güçlü hissedebildiği alçak notaları tercih etti. Piyanonun tuşlarına yaptığı sert vuruşlarla da bu titreşimleri daha güçlü hale getirdi.
Yani anlayacağınız, Beethoven bu zor duruma adapte olmayı öğrendi.
Ve kim bilir belki de bu ölümsüz eseri, rahatsızlığına rağmen değil; rahatsızlığı sayesinde besteledi.
Künye
- YazanZuhat Taşer
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
- Müzik SeçimleriUmut Barış Genç