Bin Yüzlü Kahraman
Mitolojiden edebiyata, efsanelerden sinemaya, insanlık olarak hikaye anlatmaktan asla vazgeçmedik. Bu hikayelerin çoğunda, aslında birbirinin birer kopyası kahramanlar yarattık. Peki, size tüm bu kahramanların birbirinin aynısını olduğu söyleseydim; ne derdiniz?
"Tüm iyi hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir." Bu sözler büyük Rus yazar Leo Tolstoy'a ait.
Tolstoy, bu cümlesiyle iyi hikayelerin birbirine benzediğini vurgulamak istemişti ki, düşününce çok da haksız olduğu söylenemez. Çünkü dikkatle bakarsanız, bir çok iyi hikayenin bazı ortak karakteristik özellikleri olduğunu fark edebilirsiniz.
Küçük bir çocuk, 11 yaşına geldiğinde Hogwarts Büyücülük Okulu'na gitmek için evinden ayrılır.
Genç bir çiftçi, Jedi şövalyesi olan babasının izinden gitmek ve İmparatorluk'la mücadele etmek üzere yaşadığı çöl gezegeninden ayrılır.
Bir Hobbit, son güç yüzüğünü Mordor'a götürüp yok etmek için köyünden ayrılır.
Ya da Tolstoy'un deyişiyle, bir insan bir yolculuğa çıkar.
İşte bu hikayelerin benzerliği üzerine kafa yormuş isimlerden birisi, hatta belki de en önemlisi Amerikalı filozof ve teolog Joseph Campbell'dı. Katolik bir ailede büyüyen Campbell, küçük bir çocukken izcilik yapmış ve geceleri kamp ateşi etrafında dinlediği Kızılderili hikayeleriyle büyülenmişti. Ancak Campbell, zaman içerisinde, izciliği sırasında karşılaştığı bu hikayeler ile evde kulak misafiri olduğu Hristiyanlık hikayeleri arasındaki benzerlikleri fark etmeye başladı.
Öyle ya, Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfine dek birbirlerinden tamamen bihaber olan bu iki kültürün hikayeleri nasıl olur da birbirine bu denli benzeyebilirdi? İşte Joseph Campbell bütün hayatını bu gizemi çözmeye adadı. Farklı dinlerden, mitlerden ve kültürlerden bulabildiği tüm hikayeleri inceledikçe gördü ki, bu benzerlikler sandığından çok daha derinlere uzanıyordu.
Araştırmalarının sonuçlarını 1949'da yayınladığı bir kitapla tüm dünyayla paylaştı. Kitabın adı The Hero With a Thousand Faces, yani Bin Yüzlü Kahraman. Campbell, Türkçe'ye Kahramanın Sonsuz Yolcuğu olarak çevrilen kitabında, geçmişten günümüze tüm hikaye kahramanlarının yer, zaman, kültür ve ırkından bağımsız olarak, benzer özellikleri taşıdığını ve hepsinin Kahraman'ın Yolculuğu adını verdiği bir süreci izlediğini öne sürdü.
Bir kişinin evinden yani tanıdık dünyasından ayrılıp, bilinmeyen bir dünyada maceraya çıkması ve bu macerasında türlü badireler atlattıktan sonra evine bambaşka biri, bir kahraman olarak geri dönmesi olarak özetleyebileceğimiz bu süreci, gelin isterseniz The Matrix filmindeki Neo'nun yolculuğu üzerinden inceleyelim 1. Sıradan Dünya:
Her hikaye, kahramanın sıradan dünyasında başar. Kahramanımız evinde, köyünde ya da gezegeninde belirli bir düzen, hatta çoğu zaman sıkıcı bir rutin içerisinde yaşasa da ya da bir şeylerin eksikliğini hissetse de burası onun konfor alanıdır.
The Matrix filminin kahramanı Neo ile tanıştığımızda önce geceleri bilgisayar korsanlığı yaptığını ardından bir siber güvenlik şirketinde çalıştığını görürürüz. Bu rutin içerisine sıkışmış olan Neo'nun eksikliğini hissettiği şey ise gerçeği, yani Matrix'i anlamaktır.
Derken, kahramanımız maceraya atılmak için bir çağrı alır.
Bilgisayarı başında uyuklayan Neo'nun ekranında o ünlü mesaj çıkar: "Beyaz tavşanı takip et." Neo tavşanı takip eder ve Trinity ile tanışır. Trinity de ona Matrix'ten ve Morpheus'dan bahseder. Ertesi gün işe gittiğinde ise kendisini kargo paketi içerisinde bir cep telefonu beklemektir. İşte bu telefona gelen çağrı Neo'nun maceraya çağrısıdır.
Fakat kahramanımız maceraya atılmadan önce en az bir kez çağrıyı reddeder. Çünkü henüz konfor alanından ayrılarak, bilinmeze doğru ilk adımı atmak için hazır değildir.
Neo da bu yüzden Morpheus'ın isteğini yerine getiremez ve Ajanlar tarafından yakalanmak pahasına macerayı reddeder.
Bu noktada kahraman kendisini maceraya çıkmak için gerekli cesareti bulmasına yardımcı olacak akıl hocasıyla tanışır.
Neo'nun akıl hocası olacak kişi ise Morpheus'dur. Morhepus, Neo'nun eksikliğini çektiği şeyi çok iyi bilmektedir ve ona gerçeği sunmaya hazırdır.
Akıl hocasının da desteği ile kahramanımız zor da olsa ilk eşiği geçerek sıradan dünyasından ayrılır. Macera artık resmen başlamıştır.
Neo'nun macerası da kırmızı hapı alması ile başlar. Tavşan deliğinden aşağı inen Neo kendisini makinelerin dünyasında, yani bilinmeyen dünyada bulur.
Şimdi kahramanın bu yeni dünyayı tanıması, kurallarını anlaması gerekmektedir. Macerasında kendisine eşlik edecek dostları da karşı karşıya geleceği düşmanları da bu aşamada tanır.
Neo bu yeni dünyanın kurallarını eğitim simülasyonları sayesinde öğrenir.. Bu süreçte bir yandan Nebuchadnezzar gemisindeki yol arkadaşlarını, diğer yandan düşmanları, yani ajanları tanır.
Ancak takdir edersiniz ki işler hep iyi gitmeyecektir. İçine girdiği mağaranın derinliklerine doğru ilerleyen kahraman, bu bilinmeyen dünyanın karanlık yanlarını görmek üzeredir.
Neo bu noktaya yaklaştığını kahine ziyareti sırasında öğrenir. Kehanete göre kendi hayatı ile Morpheus'un hayatı arasında bir tercih yapması gerekecektir.
Ve sonunda beklenen kriz gelir, çatar. Kahraman ölümle karşı karşıya kalır.
Neo ve arkadaşları, Matrix'ten çıkmak üzereyken ajanlar tarafından pusuya düşürülür. Neredeyse yakalanmak üzerelerken Morpheus, Neo'yu kurtarmak için kendini feda eder ve ajanların eline düşer. Ancak bu yenilgiyi kabul etmeyen Neo, Trinity ile beraber Morpheus'u kurtarmak için plan yapar ve ajanlarla savaşırlar.
Kahraman karşılaştığı tehlikeden kurtulurken, çilesine karşılık bir ödül alır. Kılıcı kuşanmak olarak adlandırılan bu aşamada kahramanın yaşadığı krizden bir yeni kazanımla çıktığını görürüz.
Neo ise bu krizin ardından, seçilmiş kişi olduğuna inanmaya başlamıştır. Yani kılıcı kuşanmıştır. Bu sayede ajanlarla olan karşılaşmasında onlar gibi ağır çekim hareket eder, hayatta kalmayı başarır.
Ancak hayatta kalmak yetmez, kahraman şimdi eşiği bir kez daha aşıp sıradan dünyasına geri dönmelidir. Fakat düşmanları da peşindedir.
Neo ve Trinity, kurtardıkları Morpheus ile beraber Matrix'ten çıkmaya çalışırlar. Fakat yolları hikayenin baş kötüsü Ajan Smith tarafından kesilir.
İşte geldik filmin doruk noktasına yani climax'ine. Diriliş adı verilen bu aşamada kahraman ve kötü adam son bir kez karşı karşıya gelirler. Kahraman nerdeyse ölür, fakat daha güçlü bir şekilde dönerek, rakibini yenmeyi başarır.
Artık seçilmiş kişi olduğuna iyiden iyiye inanan Neo, şöyle bir metronun çıkışına bakar, ancak sona kalıp Ajan Smith ile dövüşmeye karar verir. Bu zorlu dövüşün ilk raundundan galip gelse de, ikinci raundda Smith, şarjörünü Neo'nun göğsüne boşaltır.
Tam da çıkmak üzereyken Ajan Smith tarafından öldürülen Neo, Trinity'nin öpücüğü ile hayata geri döner. Kelimenin tam anlamıyla yeniden dirilen Neo, işte şimdi gerçekten seçilmiş kişiye dönüşür. Matrix'i kontrol edebilme gücüyle Smith ve diğer ajanları kolayca öldürür.
Böylece kahramanımız zor da olsa yolculuğunu tamamlayarak eve döner, ancak yola çıkmadan önceki kişi değildir artık. Yaşadıklarının etkisiyle değişmiştir.
Neo da hikayenin başladığı yere Matrix'e geri dönse de, yaşadıklarının da etkisiyle yeni birisi olmuştur. O artık hikayenin başındaki Thomas Anderson değil, Matrix'e hükmetme gücüne sahip seçilmiş kişidir.
Campbell bu adımları yazarken, dünyanın farklı yerlerinden ve dönemlerinden mitleri incelemiş; bu mitlerdeki kahramanların geçtiği aşamaları bir şablon haline getirmeye çalışmıştı. Ancak kitap yayınladıktan sonra yalnızca akademik bir çalışmakla olmakla kalmadı, özellikle senaryo yazarları için neredeyse kutsal bir rehber haline geldi. İşte bu yüzden sinema filmleri, özellikle de modern mitler olarak nitelendirebileceğimiz macera filmleri bu şablonu neredeyse birebir takip eder.
Dilerseniz bu 12 maddeyi başka kahramanların yolculukları için de uygulayabilirsiniz, ama kahramanın ismi ister Frodo olsun ister Harry hepsinin aslında aynı yolculuktan geçtiğini, yani Joseph Campbell'ın Bin Yüzlü Kahraman derken kastettiği gibi aslında aynı kahramanın farklı yüzleri olduğunu görebilirsiniz.
Peki tüm bu kahramanların özünde aynı olmasının sebebi nedir?
Campbell bu sırrın cevabını, tıpkı kendisi gibi mitolojiye derin ilgi duymuş bir başka ismin, Carl Gustav Jung'un çalışmalarında buldu. İsviçreli bir psikyatr olan Jung, tıpkı bir dönem birlikte çalıştığı Sigmund Freud gibi mitolojik hikayeler ve insan psikolojisi arasındaki paralelliklere eğilmiş ve yıllar süren çalışmalar sonucunda birbirinden bağımsız kültürlerde benzer hikayelerin benzer motifler ve sembollerle ortaya çıkmasının kolektif bilinçdışı sayesinde olduğuna kanaat getirmişti. Jung'a göre, insanoğlunun dünya üzerindeki binlerce yıllık tecrübesi kolektif bilinçdışı aracılığıyla nesilden nesile aktarılıyor ve bu ortak bilinçdışı sayesinde, dünyanın farklı kültürlerde benzer hikayeler ortaya çıkıyordu.
Örneğin, asırlar boyu doğada yılanlar tarafından öldürülen insanların yılan korkusu, tüm insanlığın kolektif bilinçdışında ortak bir korkuya, ya da Jung'un tabiriyle bir arketipe dönüşmüştü. Böylece insanlığın zihninde derinlere yerleşen yılanlar, farklı kültürlerde korkunun sembolü olarak hikayelerde kendini göstermeye başladı.
Kolektif bilinçdışı sayesinde bugün hayatında hiç yılan görmemiş, hatta yılanlar hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir insan bile, atalarının tecrübelerinden faydalanarak, yılandan uzak durması gerektiğini içgüdüsel olarak bilebilir.
Yılanların birer sembole dönüştüğü mitlerde de yine benzer şekilde, insanlık tecrübesi bir nesilden ötekine aktarılır. Fakat hikayelerin amacı yılan örneğinde olduğu gibi fiziksel dünyada hayatta kalmak deği, ruhsal dünyada hayatta kalmaktır. İnsan yaşamını sembolleştiren bu fantastik hikayeler, bizlere psikolojik açıdan gelişmemiz, kendimizi geliştirmemiz için yol gösterir ve genelde aynı mesajı taşır: Maceraya çağrıyı kabul et, bilinmeze doğru yola çık, güçlüklerin üstesinden gel ve değişmiş olarak geri dön.
Ancak bugüne geldiğimizde, mitler ne yazık ki bu işlevlerini kaybetmiş, mevcut gerçekliğimizden kaçış için kullandığımız tüketim malzemeleri haline gelmiş durumda. Joseph Campbell insanların mitlere inanmaya bırakması yüzünden, gelişimlerinin durduğunu, konfor alanlarında yaşayarak mutsuz olduğunu söylüyor.
Her konuşmasında inatla "Follow Your Bliss" diyor Campbell, yani seni mutlu eden şeyin peşinden git. Olur ya, maceraya bir çağrı aldığında, alıştığın sıradan hayatın dışına çıkmak istemezsen, korkar, çekinirsen, çeşitli bahaneler bulup çağrıyı geri çeviresin gelirse hatırla: Aslında yolda sana yardımcı olacak o bilge rehber sensin, yalnızca bunun henüz farkında değilsin. Bilinmezin içine atılma fikri korkutacak seni.
Böyle hisseden yalnız sen değilsin, tarih boyunca tüm kahramanlar böyle hissetti. Ama cesaretin korkunu yener de, çağrıya "evet" dersen, yolculuk boyunca üzerinde yürüyeceğin taşlar belirecek her adımında. Evet, kolay bir yol değil, zorluklarla karşılaşacaksın. Ama bedeli ne kadar ağır olursa olsun, zorlukların üstesinden geldiğinde —kendi içindeki düşmanı yenmeyi başardığında, onun koruduğu hazineyle ödüllendirileceksin.
Kahraman olmak için fantastik maceralara atılmamıza gerek yok, hepimiz kendi hayatlarımızın kahramanlarıyız, ancak çağrımızı reddederek kendi maceralarımızı yaşamaktan eksik kalıyoruz.
Düşünsenize eğer Frodo Shire'dan, Luke Skywalker Tatoonie'den ya da Harry Potter Privet Drive'daki evinden ayrılmasaydı, ya da Neo kırmızı hapı değil de mavi hapı alsaydı - ortada anlatmaya değer bir hikaye olur muydu? Ya da başka bir deyişle eğer kendi çağrılarını reddetselerdi yine de o çok sevdiğimiz kahramanlara dönüşebilirler miydi.
Hatırlayın, iyi bir hikaye için ne diyordu Tolstoy: Bir insan bir yolculuğa çıkar ya da bir şehre bir yabancı gelir.
Fakat ben bunu müsadenizle şu şekilde değiştirmek istiyorum: Bir insan bir yolculuğa çıkar ve şehre bir yabancı gelir. Çünkü yolculuğa çıkan kişi geri döndüğünde aynı kişi değildir.
Künye
- YazanZuhat Taşer
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
- Müzik SeçimleriUmut Barış Genç