111 Hz ·Bölüm 59 ·23 Ocak 2023 ·24 dk ·1.917 kelime

Dünyanın En Garip Davaları

Tarihe geçen bazı davalar vardır, ama bu davalar büyüklükleriyle değil de gariplikleriyle öne çıkarlar. 111 Hz'in bu bölümünde mahkeme salonlarını ziyaret edip, bu davalara birlikte tanıklık ediyoruz. Hukuk ve adalet kavramlarını bu garip davalar üzerinden tartışmaya açıyoruz.

0:00

Sessizlik! Mahkeme yahu burası. Biraz sessiz olun lütfen.

Sessizlik sağlandığına göre bölümümüze başlayabiliriz.

Eee ne o, beni yargıç olarak görmek sizi şaşırttı mı? Çok da şaşırmayın. Belki biliyorsunuz, belki de ilk defa duyacaksınız... Özünde Hukuk mezunuyum. Kariyerime bu alan üzerinden devam etmedim, doğru. Ama hukuk üzerine konuşmamız için ille de hukukçu olmamıza gerek yok. Hepimizin üzerine düşünmek için vakit ayırması gereken konular bunlar. Biz de bugün hukuk üzerine konuşacağız, ama biraz farklı bir formatta yapacağız bunu. Hukukun en garip anlarına tanık olacağız birlikte. Ama işe önce, hukuk üzerine biraz konuşarak başlayalım.

Hukuk, özünde, bireylerin, toplum ve devletle olan ilişkisini belli kurallar üzerinden düzenleyen normatif, yani normlara dayanan bir bilim. Dolayısıyla, insanların birlikte yaşamaya başladıkları ilk dönemlerden bu yana var olan bir şey. Başta sözlü olarak belirlenen bu kanunlar, daha sonra yazılı hale geldi.

Tarihte bilinen ilk hukuk metni, yazıyı da icat etmiş olan kadim bir millete ait. Yani Sümerlere.

Urukagina adındaki bir asker, tapınak yönetimindeki adaletsizliklere risyan etmiş ve bunun sonucunda da tahta geçmiş. Urukagina, bir daha böyle adaletsizlikler yaşanmaması için çeşitli reformlar uygulama kararı almış. Bu reformları Urukagina Kanunları olarak yazılı hale getirmiş.

Ama “Hukuk tarihi” dendiğinde, pek çoğumuzun aklına başka bir yazılı metin geliyor. Babil’in efsanevi kralı Hammurabi’nin Kanunları. İlk yazılı kanunlar Sümerlere ait olmasına rağmen, Hammurabi Kanunları’nın biliniyor olmasının sebebi var. İlkin, kapsamı sayesinde, kendisinden sonra gelen pek çok kanunnameyi etkilemiş bir metin. İkincisi ise, Sümer hukuk kuralları, suçun mağdurunun zararını karşılamaya odaklanmışken, Hammurabi Kanunları, suçu işleyen kişinin cezalandırılmasını merkeze oturtuyordu. Ve kilit noktasında çok tanıdık bir ilke vardı: “lex talionis” yani “göze göz, dişe diş”.

Bu ilkeye göre, suçu işleyen kişi, verdiği zararın aynısına maruz kalmak zorunda. Babil’de birinin kemiğini kırdınız diyelim. Kanun diyordu ki: “Kardeşim, sen hangi kemiğini kırdın bu adamın? Sağ el serçe parmağı mı? O zaman hadi bakalım geçmiş olsun, senin de sağ el serçe parmağını, hop!

kırıyoruz”.

Eyyyvah eyvah. “Yahu böyle kanun mu olur?” diye mi soruyorsunuz? Valla haklısınız. Ama antik dönemlerin kanunlarını düşününce, birçoğu bize garip geliyor zaten. Mesela benim aklıma ilk gelen Frigya Kanunları.

Toprağı sürmek için kullanılan sabanı kırmanın cezasını ölüm olarak belirlemişler. Bugün düşündüğünüzde fazlasıyla garip ve insanlık dışı bir kanun bu. Ancak Frigyalıların ana tanrıçası Kibele’nin, doğayı, bereketi ve besleyici bir anayı temsil ettiğini düşünce biraz anlam kazanabiliyor. Anlaması hala güç, biliyorum. Demek istediğim şu: Bu kanunlar çoook eski zamanlarda yazılmıştı ve bize bugünlerde garip gelmesi de gayet doğal. Şimdilerde muhtemelen bu kadar gaddar veya garip kanunlarımız yok, ama bu, tüm garipliklerin son bulduğu anlamına da gelmiyor. Tamamen bitmiş değiller, sadece şekil değiştirdiler.

Ara sıra haberlerde, gazetelerde ya da Twitter’da falan karşınıza, “bu insanların da başka derdi yok mu yahu” dedirten garip davalar çıkıyordur. Bir yandan hukukun nasıl bir şey olduğunu bizlere hatırlatan, bir yandan da sanki koskoca mahkemelerin vakitlerini boşa harcıyormuş gibi duyulan davalar bunlar. Hatta kimisi epey tuhaf ve komik. Gelin bazılarına birlikte tanık olalım.

İlk davamız Davacı! Amanda Ramirez! Davalı! Kraft-Heinz Company!

Daha geçen yılın sonunda, Kasım 2022’de görülen bir dava bu.

Amerika’nın Florida eyaletinde yaşayan Amanda Ramirez’in bir akşam karnı acıkmış ve Amanda kendini mutfağa atmıştı.

Dolapta, geçenlerde işten eve gelirken aldığı Mac&Cheese, yani peynirli makarna sosu gözüne çarptı. Ramirez’in canı Mac&Cheese çekmişti.

Kolayca hazırlanan bu makarna için gerekli malzemeleri hazırlamaya başladı.

Yalnızca bir kase, bir kaşık ve biraz su gerekliydi. Marketten aldığı Kraft Heinz Foods marka özel makarna peynirinin paketinde, peynirli makarnanın 3,5 dakikada hazırlanabileceğini okumuştu. Ramirez yemek yapmayı hiç sevmiyordu. Zaten bu sosu tam da bu yüzden almıştı. Yalnızca 3,5 dakikada hazırlanabildiği için.

Sos paketinin bulunduğu kutuyu açtı, kutudan çıkardığı paketi bir bıçak yardımıyla açtı. Yayılan kokuyla birlikte karnı iyice guruldamaya başlamıştı.

Sosu kaseye döktü, üzerine biraz su ekledi, biraz karıştırdı ve mikrodalga fırının süresini paketin üzerinde yazdığı gibi 3,5 dakikaya ayarladı. Süre dolduğunda makarnayı masaya götürdü ve afiyetle yedi.

Ama sonra bir detayı fark etti. Makarnayı hazırlamak toplamda 5 dakika sürmüştü. Ve kutunun üzerinde yaz an “3,5 dakikaya” direktifine, kutuyu ve sos paketini açma süreleri dahil edilmemişti. Oysa kendisi bu ürünü 3,5 dakikada hazırlanabildiği için satın almıştı. Söylemiştim, Amanda yemek yapmayı pek de seven birisi değil… Bu durumu yanıltıcı bulunca sinirlendi ve markayı dava etmeye karar verdi. Eğer 3,5 dakikadan daha uzun sürdüğünü bilseydi, bu ürünü satın almayacağını belirtti ve avukatıyla birlikte markaya tam 5 Milyon Dolarlık bir tazminat davası açtı. Markanın avukatları, dava için “anlamsız ve gülünç” dediler ve kendilerini çok güçlü bir şekilde savunacaklarını belirttiler. Dava henüz sonuçlanmış değil ama biz burada davanın sonucu yerine başka bir noktaya odaklanmalıyız.

Az önce demiştim ya hani böyle davalar, koskocaman ve önemli işleri olan mahkemeleri boşu boşuna meşgul ediyormuş gibi geliyor diye... Bu konuda markanın avukatları da bana katılıyorlar sanırım. Peki şimdi siz kendinize sorun, bu dava hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce de anlamsız ve gülünç bir dava mı bu? Yoksa Ramirez’in satın aldığı ürün, gerçekten yanıltıcı bir vaatte bulunup, onu dolandırmış mıydı?

Bir yandan bunu düşünedurun, bir yandan da gelin ikinci davamıza geçelim.

Davacı! Lauren Rosenberg! Davalı! Google Maps!

Diyelim ki, daha önce bilmediğiniz bir lokasyondasınız, ancak çok acil bir yere yetişmeniz de gerekiyor. Mesela bir iş gezisinde olabilirsiniz.

Uçağınız rötar yapmış ve geç kalmak üzeresiniz. Hatta burada konuşulan dili de bilmiyorsunuz. Gideceğiniz yere nasıl ulaşırsınız?

Artık böyle bir durum yaşansa bile korkmamıza gerek yok, değil mi? Telefonlarımızdaki harita uygulamalarından kolaylıkla gideceğimiz yeri bulabiliriz. Bu uygulamalardan biri, hatta en yaygın kullanılanı da Google Maps.

Uygulamayı açtıktan sonra yukarıdaki arama çubuğuna gitmek istediğiniz yeri giriyorsunuz, bana yolu tarif et diyorsunuz karşınıza çıkan seyahat yöntemlerinden birini seçip verilen direktifleri uyguluyorsunuz. Kaybolmaktan korkmanıza hiç gerek yok, gördüğünüz gibi çok basit bir çözümümüz var artık.

Ancak Lauren Rosenberg adlı kişi bu direktifleri harfiyen uygulayınca başına gelmeyen kalmıyor. 2021 yılının Ocak ayında Rosenberg, Utah Bölge Mahkemesi’nde, Google Maps’e 100 Bin Dolarlık tazminat davası açmış. Sebep ne mi? Google Maps’in yol tarifinde kendisini bir otoyola sürüklemesi ve bir motosikletin…

…kendisine çarpmasına sebep olması.

Üstelik motosiklet sürücüsünü de es geçmemiş. Bir dava da ona açmış.

Dava dosyasında şöyle ifadeler var:

Google Maps beni otoyola sürükledi, canıma kast etti Sayın Yargıç.

— İtiraz ediyorum Sayın Yargıç! Google Maps kullanan her insan, kendi güvenliğinden sorumludur. Google, bir insanın yol tarifindeki direktifleri etrafına hiç dikkat etmeden, gözlerini ekrandan ayırmadan harfiyen uygulayacağını tahmin etmek zorunda değildir.

Google böyle demiş. Davalı olan motosikletçi ise şöyle yanıt vermiş:

— Yemin ederim benim bir suçum yok Sayın Yargıç. Hanımefendi bir anda önüme fırlayıverdi.

Hmm, olay biraz karıştı şimdi. İşin içinde Google var, motosikletçi var, kaza var. Davanın sonucu ne oldu dersiniz?

Yargıç kararını verirken çok da zorlanmadı aslında. Davayı çok da vakit ayırmaya gerek duymadan reddetti. Lauren’ın iddiası mahkeme heyeti tarafından gülünç bulunmuştu.

Ama bence burada asıl mesele, davalı olan Google’ın, bir insan değil, bir şirket oluşu. Üstelik dünyanın en büyük şirketlerinden biri ve yıllık milyarlarca dolar cirosu var. Haliyle Lauren’ın davası gibi davaların örneği de oldukça fazla. Büyük şirketler, kolay para kazanma düşüncesiyle ufak tefek veya gerçekten gülünç sebeplerle sıklıkla mahkemelik oluyorlar. Bu da mahkemenin kararını hızlıca almasında etkili olmuş olabilir.

Motosikletçiyi merak ediyorsanız, o da kendi davasından yırtmış bu arada.

Bu davayı da kapattığımıza göre, sıradaki davamıza geçebiliriz.

— Davacı! Robert Lee Brock! Davalı! Robert Lee… Brock? Nasıl ya?

Mübaşirin şaşırmasına şaşmamalı. Davacı ile davalının isimleri aynı. Öyle garip davalar gördük ki şimdiye dek, davanın gerekçesinin “sen benim ismimi kullanıyorsun, bu durum karışıklık yaratıyor, öyleyse mahkemede görüşürüz” falan olduğunu düşünebilirsiniz. Yani bir Robert’ın, aynı ad ve soyada sahip bir başka Robert’a açtığı dava zannedebilirsiniz.

Ama hayır. Mesele çok daha garip. Çünkü bu davanın tarafları, yalnızca aynı ismi paylaşan iki farklı kişi değil. Aynı bedeni ve aynı zihni de paylaşıyorlar. Davacı Robert ile davalı Robert, aynı kişiler.

Durun anlatayım.

Olay 1995 yılında geçiyor. Robert Lee Brock, Virginia’da, bir eve zorla girme ve hırsızlık suçundan aldığı 23 yıllık hapis cezasını çekiyor. Ama Robert’a sorsanız, pek de suçlu sayılmaz, çünkü suçu işlerken aklı başında değil. Şöyle cevap veriyor soranlara:

— Yahu yedik bir nane de, şimdi ben o gece çok içmiştim. Kafam yerinde değildi. Aşırı sarhoştum. Tamam, eve girdim de yani, e girmişken bişeyler de çaldım, ama ben ben değildim ki o gece.

Ben, ben değildim diyor Robert. İşte tam da bu yüzden, kendisine dava açmaya karar veriyor. Nasıl bir düşünce sürecinin sonunda bu kararı aldı, tahmin etmek güç.

– Tazminat alma hakkın olabilir.

– Kimin, benim mi?

– Evet evet, senin. Yani benim. Ya da, neyse, senin işte. Tazminat alabilirsin diyorum.

– Kimden alıcam tazminatı? Kimi dava edeceğim?

– Beni. Yani… Seni. Anla işte, kendini.

Vallahi tam olarak nasıl bir mantık kurdu bilmiyorum, ama Robert muhtemelen buna benzer bir düşünce akışının sonunda, 7 sayfalık bir şikayet dilekçesi yazdı. Dilekçesinde, dini inancının alkol almayı yasakladığını, sarhoş olmanın suç işlemesine ve kendi dini haklarını ihlal etmesine yol açtığını savundu. “Kendini yargılamak” kavramına yeni bir boyut kazandırdı. Dilekçe aynen şöyleydi:

5 milyon dolar! 2 milyonu 23 yıllık cezası boyunca kendisini maddi anlamda desteklemek için; 3 milyonu ise bu süre boyunca onu bekleyecek eşi ve çocuklarının “acıları, ıstırapları ve üniversite harçları” için. Üstelik Robert bu parayı kendisi de ödemeyecek, çünkü hapiste ve çalışamıyor.

Davanın yargıcı, dilekçeden hiç mi hiç etkilenmedi ve davayı anlamsız bulduğu için hemen reddetti.

“Davacı, medeni haklar davalarına orijinal bir yaklaşım sundu, kabul. Ama iddiası ve talep ettiği yardım sadece gülünç.”

Ama Robert yine rahat durmadı. Başka davalar da açtı.

İlk davası da dahil olmak üzere açtığı pek çok davayı tam 29 kez temyize taşıdı ve yeniden değerlendirmelerini istedi. Bu davalarda kimi zaman kahve fiyatının çok pahalı olmasından şikayetçi oldu, kimi zamansa dilekçesinde hapishane görevlilerinin akşam yemeğinde fazladan yemek isteğini reddetmelerini “zihinsel zulüm” olarak yazdı. Hatta Robert, hapishaneye girmesine neden olan olayı bile dava konusu etti. Evine girip hırsızlık yaptığı kişiye, “bana dava açarak hapse girmeme neden oldun” diyerek dava açtı.

Neden olduğu dosya yığının sonrasında mahkeme, Robert’ın devlet kaynaklarını gereksiz yere meşgul ettiği düşüncesine vardı. Ve bundan sonra yazacağı dilekçelerin saçma olmadığına dair başka bir yargıcın onayı olmadan yeni bir dava açmasını yasakladı. Robert’ın kendisine açtığı davayla başlayan serüven, onun hak arama hakkını kaybetmesine neden oldu.

Böyle gariplikler sadece ABD’de yaşanmıyor tabii. Bazı insanlar dertsizlikten dert çıkarmayı çok seviyorlar. Hatta Türkiye’de de, Robert’ınkine benzer bir dava, haberlere konu olmuştu geçtiğimiz yıllarda. Hatırladınız mı?

Fıkra gibi, değil mi? Ama gerçek. Anlattığım bu davaların tamamının kayıtları yazılı olarak var. O halde bu noktada artık şunu sorgulamak gerek: Hukuk ve mahkemeler tam olarak ne için var? Cevabı basit: Adaleti sağlamak.

Bölümün başında, ilk medeniyetlerden ve ilk yazılı hukuk metinlerinden bahsetmiştim. Yer yer böyle garip, kimi zaman saçma davalar var olsa da, toplum olarak yaşamaya başladığımızdan beri hukuka ihtiyaç duymuşuz ve hukuk aslında çok temel bir insani ihtiyaca cevap vermiş: Hepimizin içinde var olan vicdana ve adalet duygusuna.

Bu duygu, insanların doğru ve yanlışı ayırt etmelerine ve eşitliği savunmalarına yol açan bir duygu. Bizleri, kendimiz veya bir başkası haksızlığa uğradığında harekete geçiriyor, ve bu sayede haksızlığı önleyebiliyor veya giderebiliyoruz. Adalet duygusu, ayrıca sosyal sorumluluklarımızı kabul etmemizi, ve çevremizdeki insanlara karşı da sorumlu olduğumuzu fark etmemizi sağlıyor. Ve bu, birlikte yaşayabilmenin bir gerekliliği.

Zaten Platon’a göre, insanların bir toplumda barış içinde yaşayabilmelerinin temelinde adalet duygusu var. Bu sayede aramızda güven ve saygı oluşabiliyor. Ama kabul edersiniz ki toplum dediğimiz yapı, birçok insandan ve dolayısıyla bir çok farklı fikir ve perspektiften meydana geliyor.

Her insanın adalet duygusu olduğu doğru. Ama her birimizin adaletin nasıl sağlanacağı konusunda farklı fikirleri olabileceğini de göz ardı etmemek gerek. Hatta belki de, bölüm boyunca konuştuğumuz davacılar bile, haksızlığa uğradıklarını samimiyetle hissetmiş ve davalarını da bu sebeple açmış olabilirler.

İşte hukuka bu yüzden ihtiyacımız var. Hukukun temel görevi birbirinden farklı adalet anlayışlarını, ortak bir akıl çerçevesinde buluşturmak. Herkesin adaletini kendince sağlamasını önüne geçip, bunu rasyonel bir temele oturtmak.

Bu temelin sarsılmaması, birlikte barış içinde yaşayabilmemiz için önemli. Çünkü hepimizin bildiği gibi…

Adalet mülkün temelidir.

Künye
  • YazanOğulcan Ayan, Berkant Gültekin
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (7)