111 Hz ·Bölüm 60 ·30 Ocak 2023 ·19 dk ·1.773 kelime

Minimal Yaşama Rehberi

Hayatın kalabalığı karar alma süreçlerimizi olumsuz etkileyebilir. Hayatımızdaki seçenekleri azaltmak ve sadeleşmek bu noktada iyi bir alternatif olabilir. 111 Hz'in bu bölümünde, sade bir yaşam için hangi adımları atabileceğimizi konuşuyoruz.

0:00

Kalabalık bir dünyada yaşıyoruz. 15 Kasım 2022'de dünya nüfusu 8 milyarı aştı. Ama yalnızca üzerinde yaşadığımız dünya değil kalabalık olan. Dünya kadar, kendi dünyalarımız da kalabalık aslında.

Yetişkin bir insanın, bir günde ortalama kaç kez seçim yapmak zorunda olduğunu tahmin edebilir misiniz?

10? Tamam tamam, bu az oldu. 500? Hadi bilemedin 1000? “Yok canım, daha fazla değildir, olamaz” diyebilirsiniz. Ama araştırmalara göre, oldukça şaşırtıcı bir sayı karşımıza çıkıyor: 35 bin! Evet, yanlış değil. Tam 35 bin karar!

Kulağa inanılmaz geliyor ama, belki de sabah çalan ilk alarmımızı erteleme kararımızla başlayan ve gece telefonumuzun ekranını kapatıp, kafamızı yastığa koyma kararımızla biten sıradan bir günde, ortalama 35 bin konu hakkında seçim yapıyoruz. İrili ufaklı, bir ton karar.

Bir film izleyelim desek, izlenmeye hazır binlerce filmle; dışarıdan yemek sipariş etmeye kalksak yüzlerce farklı menüyle karşılaşıyoruz. Sadece yemekler hakkında bile, gün içinde 200’den fazla seçim yapıp karar vermek zorunda olduğumuz söyleniyor.

Ben, hızlı ve kalabalık dünyamızın bize sunduğu seçenekler arasında sağlıklı bir seçim yapabilmemiz için, bazı temel çizgilere ve ilkelere sahip olmamız gerektiğine inananlardanım. Çünkü bu temel ilkelere sahip olmadığımızda, çoğu zaman “seçim yaptığımızı” sansak bile, aslında seçimlerimizin pek de öyle farkında olmayabiliriz.

Bu bölümde seçimlerimizi ve dolayısıyla da hayatımızı sadeleştirecek bir takım metotlardan ve kavramlardan bahsedeceğiz. Bir kablo yığını gibi birbirine dolanmış hayatlarımızı biraz olsun sadeleştirebilmek için bakış açımızda neleri değiştirebileceğimizi konuşacağız.

Ama gelin öncesinde size bahsedeceğimiz metotları destekleyecek bir hikaye anlatayım.

Hikayemiz, Fransız Aydınlanmasının düşünürlerinden, dönemin en kapsamlı bilgi bankası olan Encyclopédie'nin yazarı olan Denis Diderot’ya ait. Diderot "Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık" adlı yazısında şöyle bir hikaye kaleme almış:

Düşünürümüz Diderot, neredeyse tüm hayatı boyunca yoksulluk içinde yaşar, ta ki 1765’e kadar.

O tarihte, Diderot 52 yaşındadır, kızını evlendirmek üzeredir ama yine yoksuldur. Düğün masraflarını karşılayacak kadar da parası yoktur.

Ama bir dakika. Diderot koskoca Ansiklopedi’nin yazarı. Namı Fransa sınırlarını aşmış ünlü bir Fransız düşünür.

E, haliyle haberler hızla yayılır. Ve nihayet Rus İmparatoriçesi Büyük Katerina’nın kulağına kadar ulaşır.

Katerina şunu bilir: Diderot para bağışını asla kabul etmeyecektir. Bu yüzden ona, reddedemeyeceği bir teklif götürür. Diderot’un kütüphanesini 1000 Pound’a satın almak. Ki 1000 pound deyip geçmeyin, bu o dönemin parasıyla, epey ama epey yüklü bir meblağ. Kızına 1 değil, siz deyin 11, ben diyeyim 21 düğün yaptırabilecek kadar büyük bir paradan söz ediyorum.

Alışveriş gerçekleştikten sonra

Diderot, kendisine ufak bir ödül verir. Şöyle kaliteli, şık, kırmızı kadife bir sabahlık satın alır. Masum bir lüks canııım, ne olacak? Ama işte, işler öyle pek de “masum” kalmaz.

Üzerinde kırmızı sabahlık— çalışma masasına oturan Diderot’nun gözü bir uyumsuzluğa takılır durur. Sabahlık öylesine güzeldir ki, çalışma masası yanında sönük kalmıştır. Diderot sandalyesinde doğrulur, etrafına bakar. Ve “Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık” yazısında şöyle yazar:

“Her şeyin ahengi bozuldu şimdi. Uyum yok artık, birlik yok, güzellik yok.”

Diderot, yavaş yavaş, muhteşem sabahlığına uygun yeni şeyler satın almaya başlar. Eski halısını değiştirir.

Şam’dan getirttiği bir halı koyar yerine.

Yeni bir yemek masası alır mesela, şöminenin üzerine yerleştirmek için de yeni bir ayna. Bir duvar halısı, gardrop, yeni tablolar, heykelcikler biblolar derken… Diderot’nun evi tamamen yenilenir ve değişir.

Tabii, kütüphane satışından cebine giren para da suyunu çeker. Tüm bu olan bitenin üzerine, Diderot nihayet şu satırları yazar:

“Eski sabahlığımın mutlak efendisiydim. Yenisinin ise kölesi oldum.”

Bu hikaye bir tüketim sarmalını betimlediğinden, genelde tüketim toplumunu eleştirmek için anlatılır. Ama benim hikayede dikkat çekmek istediğim nokta, Diderot’un son cümlesinde.

Hatırlayın, mealen şöyleydi: “Eski sabahlığımın sahibiydim, yenisi ise bana sahip oldu”

Konuyu seçim yapmaktan açmıştık. O halde şunu sormam gerek: Diderot, tüm bu süreç boyunca, gerçek anlamda bir seçim yapmış mıydı? Kararlarını alırken, ne denli bilinçliydi? Kontrol ne kadar kendisindeydi?

Bana pek de kontrol sahibi olamamış gibi geliyor. Daha çok kendisini kalabalık bir akışın içine kaptırmış ve bu akışın içinde düşünmeye çok da vakit ayırmadan, bir irade belirtisi de göstermeden çeşitli eylemlerde bulunmuş gibi, sizce de öyle değil mi?

Diderot’un başından geçen bu anekdot, aslına bakarsanız hepimizin başına gelebilir. Çünkü Onun yaşadığı sorun yalnızca “bir eşya satın almanın, onu sonsuz bir tüketim sarmalına sürüklemesi” değil. Aynı zamanda (en azından bu hikayede) “ilkelerinin olmayışında”.

Diderot gibi bu tuzağa düşmemek için, seçimlerimiz konusunda bazı temel çizgilerimizin olması işimize yarayabilir. Ve bu çizgileri çizmek için ilham alabileceğimiz, adını sık sık duyduğumuz, sadeliği ön planda tutan bir akım da var: Minimalizm.

Yanlış anlamayın. Diderot’nun sarmalına düşmemek için, “hepimiz minimalist olmalıyız, minimalist bir yaşam sürmeliyiz” gibi bir önerim yok. Benim bahsettiğim şey, minimalizmin kararlarımızı verirken hayatımızı kolaylaştırabilecek bir perspektife sahip olduğu...

Ama önce biraz tarihle başlayalım:

Minimalizm, özünde bir tasarım hareketi. 1960’ların sonlarında ve 1970’lerin başlarında, özellikle Amerikan görsel sanatlarında ve avangart müziğinde ortaya çıkmış bir hareket. En sade tanımıyla; tasarımcının –ki bu bir müzisyen de olabilir– bir ürün veya konunun yalnızca en temel ve gerekli unsurlarını kullanması, aşırı ve gereksiz bileşen ve özelliklerden kurtulması anlamına geliyor.

Minimalistler, bir ürünü, resmi veya konuyu özüne kadar damıtarak, onun gerçek biçimini sergilemeye çalışırlar. Biçimi, rengi ve alanı ele alırlar ve tasarımın temel doğasına ulaşmak için tüm bu elementleri olabildiğince basite indirgerler. Tüm aşırılıkları ortadan kaldırarak bir tasarım nirvanası yakalamak gibi bir şey bu. Yani huzuru ve ahengi sadelikte bulmak.

Zaten bu akımın dayandığı nokta da, hepimizin malumu olan bir cümle: “Az, çoktan fazladır”.

Bu, sıklıkla duyduğumuz, ama anlamı üzerine ne kadar düşündüğümüzden emin olamadığım bir söz.

Peki bu paradoksal ifade ne anlatıyor bize? Az, çoktan nasıl daha fazla olabiliyor? Daha da önemlisi bize hayata dair ne öğretebilir?

Konu özellikle hayatta yaptığımız seçimler olduğunda, azın çoktan fazla olduğunu iddia etmek mümkün arkadaşlar. Üstelik bilimin de bu iddiayı desteklediğini söylemem gerek. “Az çoktan fazladır” diyen iki bilim insanıyla tanıştırmama izin verin şimdi sizi: Edmund Hick ve Ray Hymen.

Biri İngiliz, diğeri Amerikan bu iki psikolog 1950’li yıllarda bir insanın önüne konulan seçeneklerin sayısıyla, o insanın seçim yapma süresi arasında logaritmik bir ilişki keşfettiler. Ve buna Hick Yasası adını verdiler. Yasaya göre seçenekler arttıkça, karar verme süremiz de artıyordu.

Bu fenomeni ispatlamak adına bir sosyal deney de yapıldı. Hem de, seçim yapmanın bir mecburiyet olduğu, bize yüzlerce seçeneğin sunulduğu bir yerde…

…bir süpermarkette.

Süpermarketin bir köşesine…

…üzerinde 24 farklı çeşit reçel bulunan bir stand yerleştirildi. Envai seçenek. Seç beğen al. Diğer köşesine ise…

…üzerinde yalnızca 6 kavanoz olan bir stand. Peki ne mi oldu? 24 seçenek bulunan standa uğrayan 100 kişiden yalnız 3’ü bir reçel satın aldı. 6 kavanoz olan standa ise nispeten daha az insan uğradı ama, uğrayanların %30’u reçel satın aldı.

Yani yapılacak seçimler azaldığında, insanların karar verme süreci hızlanmış ve bu da satın alma sayısını artırmıştı. Seçeneklerin “seç-beğen-al” mantığıyla bol bol sunuldu standa uğrayanlar ise, “seçememiş, beğenememiş ve alamamıştı”.

Zaten “az, çoktan fazladır” öğretisinin bize anlattığı şey şu:

Hayattaki seçimlerin çokluğu, bizi kafa karışıklığına ve kararsızlık sarmalına itebilir. Bu, yaşamda yaptığımız tüm seçimlerde geçerli olabilecek bir önerme. Seçenekleri azaltmak, karar verme sürecimizi hızlandırabilir. Yani “az, çoktan gerçekten de fazla” olabilir.

Az, çoktan fazladır önermesinden söz etmişken, sizlere bölümün sponsoru olan Alternatif SuperApp’ten bahsetmek istiyorum. Çünkü bu önermeyi doğrudan karşılayan bir takım özelliklere sahip bir uygulama bu.

Alternatif SuperApp bir dijital cüzdan pazar yeri uygulaması. Ama sıradan bir uygulama değil, bir Süper Uygulama. Farklı markaların dijital cüzdanlarını tek bir noktada topluyor ve telefonunuzdaki uygulama kalabalığına son veriyor. Üye iş yerlerinde (ki epeyce fazla) cüzdan taşımaya gerek duymadan ödeme yapmak, telefonunuzdan bir QR okutmak kadar basitleşiyor.

Diğer yandan anlaşmalı markaların yaptığı kampanyalar hakkında da sizi bilgilendiriyor. Böylece sadece tek bir uygulamayı, yani Alternatif SuperApp’i kullanarak, onlarca markanın kampanyasından haberdar olabiliyorsunuz.

Üstelik tüm bu karmaşık süreci, kullanıcılarına hiç sezdirmeden, arka planda gerçekleştiriyor. Kullanıcılar ise oldukça sade ve kullanımı basit bir arayüzle, sisteme bir kez giriş yaptıktan sonra, kredi kartlarını kolayca ekleyip alışveriş işlemlerini rahatça halledebiliyor. Telefonunuzdaki uygulama kalabalığını ortadan kaldırmasıyla, gerçek bir sadeleştirme örneği.”

Yaşam tarzı olarak Minimalizm çoğu zaman “daha az eşyaya sahip olmak” şeklinde özetlenir. Cevap: Hem evet, hem de hayır.

Evet çünkü: Sahip olduğumuz eşyaların veya yaşamdaki seçeneklerimizin bolluğu, bizi gerçekten de asıl hedeflerimizi belirlemekten alıkoyabilir. Burası doğru.

Ama minimalizmin önemini, yalnızca daha az nesneye sahip olmakla kısıtlayamayız. Hayır, bu sadece bir sonuç. Minimalizm, daha çok, neyin gerekli olup, neyin olmadığına dair bir netliğe sahip olmakla ilgili. Gerekli olanları hayatımızda tutup, gerekli olmayanlara ve vaktimizi harcayanlara veda etmeye de ilişkin bir yaklaşım.

Örneğin iPad’iniz sizin için vazgeçilmez olabilir veya telefonunuz ya da bilgisayarınız. Mesele, tüm bunlardan kurtulmak değil. Teknolojiden arınmış, dünyadan kopuk, kuru bir yaşam seçin demiyorum size.

Ama minimalist bir yaşama atılan ilk adım, sahip olduklarımızın hangilerinin bizim için önemli olduğunu belirlemekle başlıyor. Asıl olan, ilkeleri ve öncelikleri belirlemek. Çünkü bizim için önemli olan şeyleri belirlemezsek, seçenekler havuzunda boğulabiliriz. Tıpkı Diderot gibi doğru kararları verdiğimizi sanırken, bir anda kontrolü kaybedebiliriz.

“Peki o halde ne yapmamız lazım?” dediğinizi duyar gibiyim.

Bu sorunun cevabını, yine minimalizmi ilke edinmiş birinden, Marie Kondo’dan alabiliriz.

Marie Kondo, Japonyalı bir yaşam alanı düzenleme uzmanı. Kendisi, uzun süre global çoksatanlar listelerinden inmemiş “Hayatı Sadeleştirmek İçin Derle Topla Rahatla” kitabının da yazarı. Ev düzenleme metodu öyle çok insan tarafından uygulanmış ki, Times Dergisi’nin 2015 yılında yaptığı “En Etkili 100 İnsan” listesinde onun da adı var.

Kondo’nun ev düzenleme yönteminin temelinde eşyaların bize verdiği neşeye odaklanmak var. Ona göre, düzenli bir yaşam alanına sahip olmak, hayattan ne istediğimizi dinleyebilmek ve bu isteklere alan açabilmek için önemli.

Kondo’ya göre hayatımızı keyif vermeyen şeylerle geçirmemiz ve bunu asla fark etmememiz bir trajedi. Ona göre düzenlemek, yalnızca dağınıklığı ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor. Düzenlemenin esas amacı, gerçekten sevdiğimiz şeyleri bulmak ve saklamak. Minimalizm tanımına ne kadar benziyor, değil mi?

Kondo’ya göre fazlalıklardan kurtulmanın ilk adımı, “nasıl bir yaşam istiyorum” üzerine düşünmekle başlıyor. Bu ona göre olmazsa olmaz bir adım. Ancak evimizde geçireceğimiz ideal bir günü hayal ettiğimizde; neden düzenli olmayı istediğimizi, vaktimizi nelere ayırmayı arzuladığımızı ve neleri saklayıp neleri hayatımızdan çıkarabileceğimizi de bulabiliriz diyor Kondo.

Ardından ne mi yapıyoruz? Eşyalarımızı tek tek elimize alıyoruz ve az önce hayal ettiğimiz ideal yaşamda yerleri olup olmadığını sorguluyoruz. Bizde bir mutluluk ve neşe yaratan eşyaları tutuyor, kalan eşyalara ise veda edip bir başkasına bağışlıyoruz.

Bence denemeye değer.

Marie Kondo, kitabını başından sonuna yaşam alanımızı düzenlemek üzerine yazmış olsa da, onun minimalist tavrından ve önerilerinden hayatın tamamına uygulanabilecek dersler çıkarmamız mümkün. Çünkü hayatımızı ve zihnimizi düzenlemek, bir evi düzenlemeye benzer. Dağınıklık, kararlarımızı almamızda önümüzü kesebilir ve minimalizm, işte bize tam da bu konuda yardımcı olabilir.

Bu yüzden ben, Kondo’nun önerilerini, daha geniş anlamda ele almamız gerektiğini düşünüyorum. “Nasıl bir yaşam istiyorum” sorusu, yalnızca evimizi düşünürken değil, hayatımızdaki pek çok alanı değerlendirirken kullanabileceğimiz bir soru. Nelerin bizim için önemli, veya nelerin vazgeçilebilir olduğunu belirlerken kullanacağımız ilkeler için bir gelecek vizyonuna sahip olmak önemli.

Düşünün şimdi: Eğer Diderot’nun, birkaç minimalist ilkesi ve değeri olsaydı, kırmızı sabahlığının büyüsüne bu denli kapılır mıydı dersiniz? Sanmıyorum.

Tamam, kabul minimalizm bir tasarım felsefesi. Ama biz de kendi dünyamızı bir tasarım olarak ele alabilir, hayatımızdaki seçimlere de minimalist bir yaklaşımda bulunabiliriz.

Çünkü bir tasarımı geliştirmek, sadece ona bir şeyler eklemek değildir. Bazı şeyleri azaltarak da geliştirmek mümkün.

Künye
  • YazanBerkant Gültekin
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (10)