111 Hz ·Bölüm 66 ·13 Mart 2023 ·23 dk ·1.931 kelime

Yüksek Hızda Bir Tutku: Formula 1

Hız, rekabet, adrenalin, teknoloji, iletişim, drama... Tüm bunlar dünyanın en ilgi gören yarış organizasyonu Formula 1'in kapsama alanında yer alıyor. 111 Hz'in yeni bölümünde Formula 1 dünyasında bir yolculuğa çıkıyor, bu organizasyonun yakaladığı popülerliğin sebeplerini inceliyoruz. İnsanoğlunun hız ve yarışma tutkusunun geçmişine göz atmayı da ihmal etmiyoruz.

0:00

Vay be, ne yarıştı ama! 3 aydır bunu bekliyordum. Beklediğime de değdiğini söyleyebilirim. Eski ve yeni şampiyonlar arasında da güzel bir rekabet izledik... Bu görmeyi fazlasıyla özlediğim bir aksiyondu. Şimdi neden bahsediyorsun diyeceksiniz… Dünyanın en hızlı arabalarının ve en iyi sürücülerinin yarıştığı Formula 1’den tabii ki.

Malum, dünyanın en hızlı ve teknolojik otomobillerinin rekabeti son yıllarda tekrar popülerleşti. Hala birçok insan tarafından, spor olup olmadığı tartışılsa da bu organizasyona duyulan ilgi artmaya devam ediyor. Ben de bu yarış atmosferini sizinle birlikte simüle edelim istedim. Şu an aracımız grid’de yarışa hazırlanıyor. Biz de o sırada bu hız tutkusunun geçmişinden konuşalım biraz. Bazılarınızın bildiği üzere, 70 küsur yıldır çok yüksek hızda giden bu araçları izliyoruz? Hmm… Sadece 70 küsur yıldır mı izliyoruz acaba? Bence bu hız tutkusu çok daha geniş bir süreyi kapsıyor. Nerede başladığını tahmin edebilir misiniz? Bence cevabı duyunca çok şaşıracaksınız.

Dördüncü yüzyılda, Bizans dönemindeki İstanbul’dayız. Evet, İstanbul’da! Bizans döneminde insanların eğlenebildiği sayılı etkinlikten birinin atlı araba yarışları olduğu biliniyor.

Ancak o dönem atlı araba yarışları rekabetçi birer müsabaka değildi. Hipodromda gerçekleşen yarışlara katılan sporcular aynı kıyafetleri giyiyordu. E bu da tribünlerde mücadeleyi izleyenlerin, kimin önde kimin arkada olduğunu anlayamamasına ve ilginin hipodromdan uzaklaşmasına neden oluyordu tabii ki. Bunun üzerine kritik bir karar alındı, yarışlarda yer alan takımlar farklı renklerde kıyafetler giyecekti… Seçilen ilk iki renk de kırmızı ve beyazdı. Eski Roma İmparatoru Augustus dönemindeyse iki takım daha rekabete dahil oldu, Maviler ve Yeşiller... Bu takımların renk seçimlerinin altında elbette bir sebep yer alıyor. Yeşiller toprağı, Maviler suyu, Kırmızılar ateşi, Beyazlar ise havayı simgeliyordu. Aslına bakarsanız Yeşiller ve Maviler dışında da kazanan olmuyordu. Bu iki takım yarışları adeta domine ediyorlardı. Artık yenilmekten sıkılan diğer takımlar da Yeşiller ve Maviler’e katıldı. Bu da tarihte bilinen ilk derbinin ortaya çıkmasını sağladı. Tıpkı ilerleyen yıllarda Formula 1’e yansıdığı gibi, bu takımlar sadece sporla anılmıyordu elbette. Doğu Roma'da zenginler tarafından finanse edilen bu takımlar üyelik sistemiyle aidat topladıkları için, ekonomik bir düzen de oluşturmuşlardı. En yüksek giderleriyse, popüler ve başarılı sporcuların transferleri için ödedikleri paralar oluşturuyordu.

Takımlar şehrin farklı bölgelerini kendilerine ev belirlemiş, rakiplerinin bölgesinde vakit geçirmektense çekinir olmuştu. Bu rekabet hali müsabakaların seviyesini yükseltiyor, heyecan arttıkça da sporun popülerleşmesi hızlanıyordu. İşte bu Yeşiller ve Maviler’in ezeli rekabetini, Formula 1’in başını çekeceği motor sporlarının atası olarak da değerlendirebiliriz.

Eveeet, işin tarihsel kökeninde böyle bir hikaye var. Ancak teknolojinin gelişmesiyle birlikte, yarış organizasyonları da bir değişim gösterdi. Hikayenin bu kısmını anlayabilmek içinse 4. yüzyıldan 20. yüzyıla, yani Formula 1’in başlangıç dönemine bakmak gerekiyor.

Ne diyorduk? Bugün bildiğimiz Formula 1’den önceki Formula 1’i görmek için 20. yüzyıla, 1930’lara gitmemiz lazım dedik değil mi? Avrupa Motor Yarışları Şampiyonası adı verilen bu organizasyonu dönemdaşlarından ayıran net bir kural vardı. O kural da her aracın benzer güce sahip olma zorunluluğu... Hiçbir takım istediği gibi harcama yapamayacak, araçlar aynı prensiple tasarlanacak; kısacası bir standart belirlenecekti. Böylelikle pilotlar arası rekabet artacak ve 1. Dünya Savaşı sonrasında yeni yeni hayata dönmeye çalışan Avrupalıların ilgisi çekilecekti.

1939’a kadar bu planın fena gitmediğini kabul etmek lazım. Ancak kısa bir süre sonra dünya ikinci kez bir savaş çemberinin içine düştü.

İkinci Dünya Savaşı esnasında Avrupa Motor Yarışları Şampiyonası devam etmedi elbette. Yarışların gerçekleştiği dönemde gördüğü ilgiyi ve bitmesiyle birlikte oluşan boşluğu fark eden hız tutkunları ancak 1945’te, savaşın sonlandığı dönemde bir araya gelebildiler. Ertesi sene ilk Formula 1 yarışını düzenlemek için İtalya’nın Torino kentindeki Valentino Park pistini seçtiler. Fakat burada yapılan yarış, puan ya da ödül verilmediği için resmi sayılmadı. İlk resmi yarışsa 4 sene sonra, Birleşik Krallığın tarihi pisti Silverstone’da gerçekleşti.

The First F1 Race | F1 70th Anniversary 13 Mayıs 1950’de gerçekleşen ilk yarış eski bir hava üssü olan Silverstone’da yapılırken Kraliçe Elizabeth’ten, başbakan Clement Attlee’ye kadar Birleşik Krallık’ın önde gelen tüm simaları, pistin tribünlerinde yerlerini almıştı. Bunun yanında tribünler ve pisti gören her bir boşlukta yüzlerce insan vardı. Orada olanlar tarihi bir organizasyonun ilkine tanıklık ettiklerinin farkındalar mıydı bilinmez, ancak uluslararası büyük markalar Formula 1’in ayak seslerini çoktaaan duymuştu.

Formula 1’in büyük otomobil markalarının ötesinde pilotların da yarışı olduğu gerçeği, olumlu ve olumsuz örneklerle kısa sürede anlaşıldı. Mesela Juan Manuel Fangio’nun kazandığı 5 şampiyonluğun en ayırt edici noktası bu şampiyonlukları 4 farklı takımda kazanması. 2 kere Maserati, birer kez Alfa Romeo, Mercedes ve Ferrari’de kazandığı şampiyonluklar “yıldız pilot” kavramının ortaya çıkışını sağlarken, pilotların en az takımlar kadar önemli olduğunu da gösteriyordu. Bu durum günümüzde dile getirilen tezini, yaklaşık 70 sene önceden çürütüyor aslında. Ancak az önce de söylediğim gibi tüm örnekler olumlu değil tabii ki... Maalesef kazanılan ekonomik avantajlar, sadece araçların hızlanması için teknolojik gelişmelere ve patronların cebine gidiyordu. Bu da pilotların güvenliği için hiçbir şey yapılmadığı gerçeğiyle yüzleşmemize sebep oluyordu. Size bunu şöyle acı bir örnekle izah etmek istiyorum… Formula 1’in ilk 20 yılında şampiyonluğa ulaşan pilot sayısı 12. Bu 12 pilottan tam 5 tanesi pistte, yarışırken hayatını kaybetti…

Wuhu! Beklediğimden çok daha iyi bir kalkış oldu! Biz bu arada hikayemize devam edelim. Yarışırken hikaye anlatamayacağımı zannediyorsanız, yanılıyorsanız. Geçmişte yetersiz kalan güvenlik önlemlerinden bahsediyordum… Günümüzde Ayrton Senna ya da Niki Lauda kadar çok hatırlanmıyor belki… Ancak araç güvenliğinin yetersiz olması sonucu gerçekleşen kazaların arasında belki de en acısı, 1970’te şampiyonluğa ulaşan Jochen Rindt’in başına gelenlerdi.

Jochen Rindt 1964’te başladığı Formula 1 kariyerinde 1969’a kadar mücadeleci araçlarla yarışamadığı için pek de bilinen bir isim değil. Ancak 1969’da tulumlarını giydiği Lotus, ona çok hızlı bir araç verdi ve sezonu dördüncü sırada tamamladı.

Lotus’un aracı çok hızlı olsa da pek dayanıklı değildi ve birkaç kez riskli kazalar yaparak yarış dışı kalmıştı. Ancak Avusturyalı pilot için ertesi sezon harika başladı. Aldığı arka arkaya galibiyetlerle sezonu daha başında bitirmişti. Araç yine dayanıklılık ve yol tutuşu problemlerine neden olsa da iyi sonuç aldığı için kimse bu sorunları çözmeyi düşünmüyordu. Formula 1 tarafı zaten güvenliğe dair “sözde” önlemler aldığı için pilotlar birbirleri kadar ölüme karşı da yarışıyordu.

Bu doğrultuda sezonun sondan dördüncü yarışı için İtalya’nın hız tapınağı olarak bilinen Monza’ya gelindi. Rindt antrenman turlarında hızlı gözükse de bir türlü aracından istediğini alamıyor ve pist üstünde durmakta zorlanıyordu. Attığı son turla 12. sıraya oturan Rindt’e telsizden gelen talimatın sonucu fazlasıyla ağır olacaktı. Rindt fena atmadığı turunu tamamlamak için son virajı geçmeye hazırlanıyordu ki… birdenbire aracının sol tarafının kontrolünü kaybetti ve bariyerlere çarptı. Çarpışma esnasındaki hızı saatte yaklaşık olarak 250km’ydi.

Bu kaza sonrası Rindt hayatını kaybetti. Sezonun ilk yarısında kazandığı yarışlar kendisine şampiyonluğu getirmişti, ama o maalesef bunu görememişti… Formula 1’de kendi şampiyonluğunu göremeyen tek pilot olarak tarihteki yerini aldı.

Rindt’in ölümü, Formula 1’in teknoloji kadar güvenliğe de yatırım yapmasının ilk adımı oldu. Zaman içinde çok yüksek sıcaklıklara dayanabilen yarış tulumları, 75 G kuvvetine kadar dayanabilen kasklar ve halo gibi koruyucu parçalar tasarlandı. Böylece saatte 300 - 350 kilometrelere çıkabilen bu araçlar, hızlı giden birer tabuta dönüşmekten kurtuldular.

Bu arada ben de pist üstünde durmakta zorlanıyorum. Galiba lastiklerim aşındı ve aracın ön kanadında bir sorun var. Yol tutuşumda bir şeyler yolunda değil gibi. Hemen pite gelmem lazım.

Heh tamam. Red Bull Racing gibi 1.8 saniyede pitstop yapıp rekor kırmak fazlasıyla zor elbette, ama bu yarışları devam ettiren şey de sponsorlar... Bugünkü stratejimiz olan tek pit stopu tamamladık. Şimdi yumuşak lastikleri taktığımıza göre hızlanıp şu yarışı kazanalım!

Hızlanmak demişken Formula 1’i önce hızlandırıp milyar dolarlık bir endüstriye dönüştüren sonrasında da büyük bir güç kaybı yaşamasına neden olan Bernie Ecclestone gerçeğinden de bahsetmek gerekiyor… Bir süre organizasyonda farklı görevler alan Ecclestone, en nihayetinde Formula 1 Markalar Birliği’ne, yani FOCA’ya başkan olup takımları ve takım sahiplerini örgütlemeye başladı. Planı basit ama etkiliydi. Güvenlik önlemlerini arttıracak, pilotların rekabetini en üst düzeye çıkartacaktı. Böylece takımlarını da gelirini arttıracaktı. Bunun yanında yarış organizasyonları konusunda kendisine tam yetki verilmesini sağlayıp Formula 1’in gelir kalemlerini çalışır hale getirmişti. Kısacası şu anki Formula 1’de arşa çıkan “parayı veren düdüğü çalar” fikrinin atası Bernie Ecclestone’dı.

Tabii ki Formula 1’den bahsedip, işin teknoloji kısmındaki gelişmelere değinmezsek olmaz. Kinetik enerjiyi yeniden yakalamayı sağlayan KERS, sürüklemeyi azaltan DRS, aktif süspansiyonlar, karbon fiber kaplamar ve daha birçok teknolojik gelişme, uzman mühendisler tarafından bu araçlara entegre ediliyor. Ancak yakın gelecekte daha da önemli bir teknolojik gelişmeyi göreceğiz bu araçlarda. Şu an kullanılan turbo V6 motorların yerini, önümüzdeki on yıl içinde elektrik ya da hidrojenle çalışan tasarımlara bırakılacağı düşünülüyor. Bu doğrultuda Formula 1, 2030’a kadar sıfır karbon ayak izine sahip bir organizasyon olmayı planlıyor. Ancak bu çalışmalara erkenden başlayanlar da var. Örneğin Redbull Racing takımı, Gold Standart isimli bir kuruluşla işbirliği yapıp, "No Bull" adında bir projeye start vermişti. Bu projeyle hızlıca sıfır karbonlu bir araç tasarlamayı istediklerini ve ilk etapta sezon başına CO2 emisyonunu 5000 ton azaltmayı hedeflediklerini duyurdular.

Teknolojik gelişmeler bu organizasyonun en önemli unsurlarından biri elbette. Fakat en az onun kadar önemli bir şey de var… İletişim. Ve az önce ismini andığım Ecclestone’ın bu alanda pek de mahiretli biri olduğu söylenemez. Mesela demiş kendisi. Bunun pek de doğru bir iletişim yöntemi olmadığını söyleyebiliriz, değil mi?

Eh hikayenin gidişatı da biraz bunu gösteriyor… Zira Ecclestone’ın kullandığı iletişim yöntemi, onun Formula 1’i satmak zorunda kalmasıyla sonuçlandı. 2017’de ABD’li bir medya kuruluşu Liberty Media, 4.4 milyar Dolar karşılığında bu organizasyonu satın aldı. Liberty Media, Formula 1’i satın aldığı gibi Ecclestone’ın zengin yaşlı beyaz erkek sporu fikrinin dışında kendilerini konumlandırmak istediklerini belli edip, Formula 1’in YouTube ve sosyal medya hesaplarını aktifleştirdiler. Daha gençlik odaklı bir iletişim kurmayı tercih ettiler… Ki bu da son derece başarılı oldu. Sosyal medyadaki etkileşimleri, 2020 - 2022 arasında %99 oranında artarken, tam 810 milyon tekil kullanıcıya ulaştılar. Dedik ya son yılların en popüler konularından biri Formula 1… İşte ana sebeplerinden biri de bu. Ama daha da önemli bir sebebi var: Drive to Survive!

Geçtiğimiz günlerde Netflix’te beşinci sezonu yayınlanan seri, Formula 1’e adeta hayat öpücüğü verdi. Her yarış sezonunun ardından, o sezonda yaşananları 10 bölümde anlatan seri, 2019’dan beri bu motor sporuna duyulan ilgiyi büyüten bir etki yaratıyor. Seri sayesinde organizasyon, eski izleyicilerini geri kazandığı gibi yeni nesilden hayranlar da elde etti. Ancak Drive to Survive’a eleştiriler de gelmiyor değil. Nasıl mı? Açayım hemen.

Drive to Survive için Formula 1’e yeni başlayanlar için iyi bir başlangıç noktası denebilir. Ancak geride bıraktığımız hafta sonu başlayan yeni yarış sezonu, yarışları Drive to Survive ile izlemeye başlayanlar için aslında beşinci sezonu ifade ediyor. Bu da demek oluyor ki ilk sezonla izlemeye başlamış kişiler için Drive to Survive artık yeterli bir içerik değil. Çünkü sezonu anlatmak ya da hikayeleştirmeyi bilgi temelli yapmaktansa, hibrit rekabetler yaratıp onun üzerinden çatışmalar kuruyor seri. Bunu sadece ben veya izleyenler de söylemiyor üstelik... Mercedes takımının patronu Toto Wolff de, dizinin beşinci sezonunda bundan yakınıyor. Seriyle ilgili hislerini,

Dizi tartışmalara neden olsa da hala bu organizasyona yeni izleyiciler kazandırıyor. Zaten Formula 1, doğası gereği de son derece ilgi çekici. Hızlı arabalar, kazalar, teknoloji, rekabet, iletişim, drama… Hepsinin yer aldığı bir cümbüş adeta. Bu hız tutkusu Bizans’ta yapılan atlı araba yarışlarından günümüze Formula 1 ile gelmeyi başarırken, Formula 1 de gelecekte aynı ilgiyi görmeye devam edecek mi, yoksa dönüşecek mi… Bunu birlikte göreceğiz elbette.

Ancak iletişimin altını daha bir kalın çizmek gerekiyor. Motor sporları denince tüm dünyada akla gelen ilk şeyin Formula 1 olması için, Liberty Media’nın yaptığı hamleler çok önemli. Çünkü hayatın her alanında olduğu gibi Formula 1’de de temel olgu iletişim. Bu artık salt bir yarış organizasyonu değil, bir mesaj verme platformu da… Lewis Hamilton ve Sebastian Vettel gibi aktivist pilotların toplumsal farkındalık oluşturmak adına ilettiği mesajlar da bunun en özel örnekleri. Mesela 4 kez Formula 1 dünya şampiyonluğu yaşamış Sebastian Vettel’in, son Miami yarışından önce giydiği “2060 Miami: Tarihin İlk Su Altı Yarışı” yazılı tişörtü çok önemli bir sorunu hatırlatıyor bizlere. Formula 1, sürdürülebilirliği sadece ekonomiden ibaret görmeyip doğaya, insana ve azınlıklara değer vermeyi başarabilirse edindiği geniş kitleyi büyüterek yolculuğuna devam edebilir… Bu hızı sadece pistte değil, gezegenin ve toplumların sorunlarını çözmekte de kullanabilir.

Evet, şimdi ben ekibimle bu galibiyeti kutlamaya gidiyorum. Güzelliklerin, birlikteliğin ve gülümsemenin gaz pedalından ayağınızı çekmemeniz dileğiyle.

Künye
  • YazanAnt Arın Şermet
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (19)