111 Hz ·Bölüm 7 ·7 Eylül 2021 ·20 dk ·1.596 kelime

Kelimelerin Gücü

Biz insanları, diğer tüm canlılardan ayıran en önemli farklardan biri dile sahip oluşumuz. Kelimeler sayesinde, birbirimizle anlaşıyoruz ve yine onlar sayesinde dünyayı yorumluyoruz. Hatta çoğu zaman, sözcükleri kullanarak düşünüyoruz. Peki ya hiç dil bilmeseydik? Sözcüklerimiz olmadan da düşünebilir miydik?

0:00

Şu an benim bu podcasti kaydetmemi, ve söylediklerimin sizlerin zihninde fikirlere denk düşmesini kelimelere borçluyuz. Düşüncelerimizi, duygularımızı başka birine anlatabiliyor ve bir başkasının zihnindekileri anlayabiliyor oluşumuz da ancak onlar sayesinde. Nesilden nesile aktarılan masallar ve destanlar, en zarif duyguları bir araya getiren şiirler, hikayeler, romanlar... Hepsinin varlığını mümkün kılan şey, yine onlar. Ne de olsa kelimeler sayesinde okuyor ve yine onlar sayesinde yazabiliyoruz.

Hatta bir konu hakkında düşünürken bile, çoğu zaman içimizde bir ses yine kelimeleriyle bize eşlik ediyor. Öyle ki, sanki fikirlerimiz, dünyadaki yönünü kelimeler sayesinde buluyor.

Acaba diye sormamak elde değil. Acaba kelimelerin olmadığı bir dünya, nasıl olurdu? Sözcükler, bu dünyadan bir bir silinse, nasıl yaşamlar sürer, nasıl anlaşır ve nasıl düşünürdük?

Bu soru, bana ister istemez, George Orwell'ın 1984 romanını hatırlatıyor.

Hatırlayın; 1984 romanı bir süperdevlet olan Okyanusya'da geçiyordu. Okyanusya'yı totaliter bir Parti yönetiyor, ve bu Parti, devleti ve vatandaşları çeşitli yollarla kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Öyle akılalmaz bir baskı düzeni kurulmuştu ki, insanlar durmadan gözetleniyor, bilgiye erişim kontrol altında tutuluyor, özgür düşünceye giden tüm yolların önü kesiliyordu.

Ama tüm bu kontol mekanizmalarının arasında biri vardı ki, bizi kelimelerin gücü meselesinin tam kalbine bırakıyor: Okyanusya'yı yöneten Parti, günlük konuşmalarda kullanılan "Eskisöylem" yani bildiğimiz İngilizce'nin yerini alacak, "Yenisöylem" adında yeni bir dil icat etmişti. Bu yeni dilin kelime dağarcığı, eskisine göre çok daha dardı; çünkü Parti'nin ideolojisini desteklemeyen her kelime birer birer o sözlükten çıkartılmıştı.

Yenisöylem'deki kelimeler o kadar törpülenmişti ki, "sıcak" diye bir kelime bile yoktu. Bunun yerine "soğuk-suz" kelimesi kullanılıyordu. "Çok soğuk" demek için "artı-soğuk", "dondurucu" demek içinse "çift-artı-soğuk" kullanılıyordu. Kısacası, hava durumuyla ilgili herhangi bir konuşma sadece "soğuk" kelimesi etrafında sürdürülebilirdi.

George Orwell'a göre, tasarlanmıştı. Parti yetkilileri, insanların kullandığı dilin sınırları daraldığında, düşüncelerinin ufkunun da daralacağına inanıyordu.

Aslında, bu düşünce yeni sayılmaz. George Orwell 1984'ü yazmadan 67 yıl önce demişti Oscar Wilde. Wilde'a göre dil düşünceden değil, düşünce dilden doğmuştu. Dil felsefesi alanında adeta çığır açan Ludwig Wittgenstein ise diye yazmıştı.

Peki ama, kelimelerimiz elimizden alındığında, düşüncelerimizin ve hayalgücümüzün sınırları gerçekten de daralır mı? Hatta biraz daha ileri gidip, bir soru daha sormama izin verin: Ya hiçbir dil bilmiyor olsaydık? Hiçbir kelimemiz olmasaydı, o zaman da düşünebilir miydik?

Cevabı aramak için, hiçbir kelimesi olmayan sıradışı bir adamın, bir o kadar sıradışı yaşamına misafir olmamız gerek.

İşaret dili eğitmeni olan Susan Schaller, sağır insanlara işaret dili öğretilen bir okulda çalışmaya başlamıştı. İşinin daha ilk gününde, diğer herkesten ayrı bir şekilde sınıfın kapısında dikilen bir adam, Susan'ın dikkatini çekti. Gördüğü bu adam 27 yaşında, doğuştan sağır bir Meksikalıydı.

Susan, dersten hemen sonra, herkesten ayrı duran bu adamın yanına gitti ve işaret dili kullanarak ona selam verdi:

"Merhaba, benim adım Susan"

Böyle bir ifadenin karşılığında, adamın da kendi adını söylemesini beklersiniz değil mi? Ama adamın işaret diliyle verdiği karşılık

"Merhaba, benim adım Susan" oldu.

Susan, başta ne olduğunu anlamadı

"Hayır hayır, ben Susan'ım" dediyse de, aldığı karşılık yine aynı oldu.

"Hayır hayır, ben Susan'ım" .

Karşısındaki bu garip adam, cevap vermek yerine, Susan'ın iletişime geçmek için kullandığı tüm bu işaret dili hareketlerini, birebir kopyalıyordu.

Barış Özcan: Hani çocuklar bazen...

Sufi Özcan: Hani çocuklar bazen

Barış Özcan: birazcık sinirinizi bozmak için...

Sufi Özcan: birazcık sinirinizi bozmak için

Barış Özcan: tıpkı Sufi'nin de şu an yaptığı gibi...

Sufi Özcan: tıpkı benim de şu an yaptığım gibi (veya "tıpkı Sufi'nin de şu an yaptığı gibi", tercih sizin)

Barış Özcan: her söylediğinizi aynen tekrar eder ya...

Sufi Özcan: her söylediğinizi aynen tekrar eder ya

Barış Özcan: adam da tıpkı böyle tepkiler veriyordu.

Sufi Özcan: adam da tıpkı böyle tepkiler veriyordu.

Susan, kendisinin tüm hareketlerini tekrarlayan bu adamın gözlerinin içine baktı, ve onun deli olmadığını anladı. "Eğer bu adam, işaret diliyle yaptığım her hareketi kopyalıyorsa, o zaman benim ne söylediğimi anlamıyor olmalı" diye düşündü ve işte o an neler olup bittiğini kavradı.

27 yaşındaki bu adam dilin ne demek olduğunu bilmiyordu! Susan'ın ona ne söylediğini anlamıyordu, çünkü 27 yıl boyunca kimse ona işaret dili öğretmemişti. Hatta kendisinin sağır olduğunu bile bilmiyordu, çünkü ses diye bir şeyin varlığından da habersizdi. İnsanların ağızlarını kıpırtadıp birbirleriyle anlaştıklarını farketmişti, ama ses diye bir şeyin varlığından haberi olmadığı için, herkesin dudak okuduğunu zannediyor, hatta kendisi dudak okuyamadığı için de, aptal olduğunu sanıyordu.

Susan, Ildefonso adını verdiği bu adama, işaret dili öğretmeye karar verdi ve hemen işe koyuldu. Ama Ildefonso, Susan'ın ona dil öğretmek için yaptığı hiçbir hareketi anlamıyordu. Sadece hareketleri tekrar edip duruyordu. İşaret dili bilmeyen birine, işaretleri kullanarak, işaret dili öğretmek. Adeta çok bilinmeyenli bir denklem gibi, öyle değil mi? Zaten Susan ile Ildefonso, günlerce en ufak bir mesafe bile katedemediler. Aradan haftalar geçti... Aylar geçti... Ama Ildefonso hiçbir şey öğrenemiyordu.

Ama bir gün, bir şey oldu.

Susan, o günkü derste, Ildefonso'nun birdenbire kaskatı kesildiğini farketti. Sandalyesinde doğrulmuş, dikkatli gözlerle etraftaki her şeyi bir bir süzüyordu.

Susan çok şaşırmıştı. diye anlatıyor. Ve birdenbire, Ildefonso'nun gözlerinin içi parladı.

Nihayet anlamıştı: Her şeyin bir adı vardı!

27 yılını dil diye bir şeyin varlığından habersiz geçiren bu adam, sanki yepyeni bir kapıdan içeri girmiş, bir eşiği atlamıştı. Susan'ın gözlerinin içine bakarak, birer birer etraftaki eşyaları parmağıyla göstermeye başladı. Her gösterdiği eşyadan sonra, Susan ona bunların işaret dilindeki karşılıklarını gösteriyordu.

Barış Özcan: Tıpkı çocukların...

Sufi Özcan: Baba bu ne?

Barış Özcan: .... Suficiğim.

Sufi Özcan: Peki bunun adı ne?

Barış Özcan: O da (üstteki örneğe benzer bir örnek) .

Sufi Özcan: Ya bu ne?

Barış Özcan: ...diye durmaksızın sorular sorması gibi, Ildefonso da odadaki her şeyin adını sorup duruyordu. Biraz sonra ise, ağlamaya başlamıştı.

Bir düşünün: 27 yılınızı, kimseyle iletişim kurmadan, bir nevi yapayalnız, herkesten izole geçirmişsiniz. Hatta bırakın iletişim kurmayı, algıladığınız dünya bile zihninizde tam manasıyla bir düzene oturmamış. Kapkaranlık bir odada, yolunuzu el yordamıyla bulmaya çalışıyormuşsunuz da, biri gelip sanki birdenbire ışıkları yakmış gibi. İşte bu yüzden ağlıyordu Ildefonso: 27 yıl boyunca, dilden mahrum kaldığı; hiçbir şeyin adını, hatta kendi adını bile bilmediği için ağlıyordu. Şimdiyse her şeyi öğrenmenin vakti gelmişti.

Yıllar sonra, Ildefonso işaret dilini iyiden iyiye öğrendiğinde, Susan onu bir kez daha ziyaret etti. Aklında sormak istediği bir soru vardı: Kelimeler olmadan düşünmek, nasıl bir şeydi?

Ama bu konu ne zaman açılsa, Ildefonso kendisini ifade etmekte zorlanıyordu. Onun için, işaret dili öğrenmeden önceki dönem karanlıktı. Yalnızca "Bilmiyorum, hatırlamıyorum. Tek bildiğim şey, artık farklı düşündüğüm" diyebiliyordu.

Bu cevabı anlayışla karşılamak gerek, çünkü Ildefonso, işaret dilini çok geç öğrendiği için, soyut düşünceleri anlamakta ve ifade etmekte zorlanıyordu. Ve tahmin edersiniz ki, dil öğrenmeden önce nasıl düşündüğünü anlatmaya çalışmak, dünyadaki en soyut şeylerden biri.

Ama dil ile biraz daha erken yaşta tanışan sıradışı bir başka isim, Helen Keller, bize bu konuda yardımcı olabilir. Kendisi 19. yüzyılda yaşamış bir pedagog ve yazar. Onu diğer meslektaşlarından ayıran ise, daha 19 aylıkken geçirdiği bir hastalık sonucu, görme, duyma ve konuşma yetilerini kaybetmiş olması. Ta ki, altı yaşındayken, ona bir çeşit işaret dili öğretecek olan Anne Sullivan ile tanışana dek.

Keller, otobiyografik eseri "Her Şey Su İle Başladı"da, öğrendiği ilk kelimenin ruhunu uyandırdığını, ona ışık, umut, neşe ve özgürlük verdiğini söylüyor. Dil öğrenmeden önceki dönemini ise, aynı kitapta, aynen şöyle anlatmış:

"Hiç kalın bir sisin içinde denizde bulundunuz mu? Hani beyaz karanlık her yeri kaplamıştır ve endişe dolu büyük gemi kıyıya doğru sesle yolunu bulmaya uğraşır ve siz kalbiniz çarparak bir şeyler olmasını beklersiniz? Eğitimime başlamadan önce ben işte o gemiye benziyordum, ne pusulam ne de beni sesle yönlendiren bir aletim vardı ve limanın ne kadar yakın olduğunu bilmeme imkan yoktu. Ruhum, "Işık! Bana ışık verin!" diye haykırıyordu."

Kalın bir sis bulutunun ortasında, denizin akıntılarına kapılmış, pusulasız bir gemi. Keller, işte böyle tarif ediyordu dil öncesi dönemini. Rüzgarın esişini, suyun serinliğini, çileğin tadını ve çiçeklerin kokusunu herkes kadar, Keller de deneyimliyordu elbette, ama zihninde bunları ifade edebileceği kelimeler yoktu. Bu yüzden de karanlıkta yaşadığını söylüyordu Keller.

Peki ama, karanlıkta yaşamak, hiç düşünememek anlamına mı geliyor? Aslına bakarsanız, bu cevap oldukça yüzeysel. Çünkü zihnimiz, kelimeler olmadan, imajlarla düşünebilme yeteneğine de sahip. Hatta pek çok sanatçı, özellikle de ressamlar, düşünme süreçlerinin kelimelerden çok görüntüler üzerine kurulu olduğunu söylüyor. Bilim insanları da, tek bir kelime bile bilmeyen insanların görsel düşündüğü konusunda neredeyse hemfikir.

Yine de, kelimeler ile düşünce arasında çok önemli bir ilişki var. Hiç dil bilmediğinizi hayal edin. Gökyüzüne, Ay'a baktığınızda ne düşünürdünüz? İşaret dilini 15 yaşında öğrenmiş, doğuştan sağır biri, eskiden gökyüzüne baktığında ne gördüğünü şöyle tarif etmiş:

“Ay, her an bana saldırabilirdi. Ve ben annemle babamın güçlü olduğunu, beni Ay'ın saldırısından koruyacaklarını düşünüyordum. Ay başarısız olacaktı, ve ben de Ay'la dalga geçecektim."

Bu çocuk, kendisinden yüzbinlerce kilometre uzaklıktaki dünyanın uydusunu, her an ona saldırabilecek bir canavar zannediyordu. Gerçekten, çıplak gözle aya baktığımızda, onu dünyaya gerçek uzaklığından çok yakındaymış gibi görmüyor muyuz? Dil ile düşünce arasındaki garip ilişkinin en kritik noktası da, tam burada yatıyor: Kelimeler bizi, yanılgılarımızdan uzakşatırıp, gerçeğe/hakikate yaklaştırma gücüne sahip.

Gökyüzüne baktığımızda, Ay'ı sanki bizden en fazla 10 kilometre uzaklıktaymış gibi görsek bile; kelimeleri kullanarak, Ay'ın dünyanın uydusu olduğunu ve dünyaya uzaklığının 384,400 kilometre olduğunu söyleyebiliyoruz. Çünkü kelimeler sayesinde, bizzat deneyimlemediğimiz şeyleri de öğrenebiliyoruz. Zihnimizdeki düşünceleri bir başkasına, kelimeler sayesinde aktarabiliyoruz: tıpkı şu anda düşüncelerimi size aktardığım gibi. Yani dil aslında biz insanları birbirimize bağlayan bir tutkal.

Hatta dil yalnızca biz yaşayanları değil, geçmişte yaşamış olanlarla gelecek nesilleri de birbirine bağlıyor. Bir düşünün, kelimelerin olmadığı dünyada, Kopernik keşiflerini yazamamış, Gelileo fikirlerini haykıramamış veya Newton o gözle görülemeyen kuvvete "yerçekimi" adını verememiş olsa, biz de belki Ay'ın her an bize saldırabilecek bir canavar olduğunu düşünüyor olurduk.

Çünkü kelimeler olmadığında, yalnızca kendi aklımızın dört duvarı arasına sıkışırız; ve zihnimiz tıpkı, George Orwell'ın 1984'ünün açık hapishaneye dönmüş dünyası gibi, bir hapishaneye dönüşür. Zaten Büyük Birader'in yapmaya çalıştığı da bu değil miydi? İnsanları akıllarının dört duvarı arasına sıkıştırmak; hatta odanın tüm pencerelerini tahtayla örtmek ve dışarıya açılan kapıyı da üstlerine kilitlemek. Ta ki odanın içi Helen Keller'in sözünü ettiği karanlığa bürünene dek.

Künye
  • YazanBerkant Gültekin
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
  • Müzik SeçimleriUmut Barış Genç
Kaynaklar (8)