Turing Testi: Makineler Düşünebilir mi?
Cep telefonlarımızın asistan uygulamaları sayesinde, yapay zeka gün geçtikçe hayatımızın bir parçası haline geliyor. Ama kullandığımız bu asistan uygulamaları, gerçek manada düşünebilen zeka olmaktan henüz uzak. Peki ama insanlık bugüne dek gerçek anlamda düşünebilen bir yapay zeka geliştirebildi mi? Ya da daha büyük ve felsefi bir soru soralım: Makineler düşünebilir mi?
"Sevgili dinleyiciler. Bugünkü 111 Hertz bölümünü, Barış Özcan'ın yerine ben sunacağım. Zaten sizce de yapay zeka konulu bir podkestin, yine bir yapay zeka tarafından sunulması işin doğrusu değil mi? Endişelenmeyin, sizler için harika bir bölüm hazırladım. Barış Özcan'ın bölümlerinden aşağı kalır bir tarafı yok, çünkü bu bölüm mükemmel bir zihnin ürünü. Hatta aramızda kalsın, Barış Özcan'ın bölümlerini bile geride bırakacak bir bölüm bu."
Hop hop! Görüyorsunuz değil mi, 23 Nisan misali, iki dakika o otursun sunucu koltuğuna dedim, demez olaydım, hemen kendini övmeye başladı. Mükemmel zekanın ürünü bir bölüm hazırlamışmış, bak bak laflara bak! Yahu bölüm yazmak için yaratıcılık gerekli, anlamak ve anlatabilmek gerekli. Yani kısacası düşünebilmek gerekli. Oysa bilgisayar programları düşünemez ki!
Bir dakika, yoksa düşünebilir mi?
Bu soru, bugüne dek pek çok kez soruldu aslında. Ama tarihte ilk kez gerçek manada, henüz ortada "Yapay Zeka" kavramının bile olmadığı bir dönemde, taa 1950 yılında bir dehanın aklına gelmişti. Bahsettiğim deha, Alan Turing'den başkası değil. Turing, aslında bir matematikçiydi ve iki dünya savaşının çalkaladığı 20. yüzyılın ilk yarısında yaşamak gibi bir talihsizliğe sahipti. Ama insanlık tarihinin bu talihsiz dönemi, Turing'in yıldızının parlaması için bir şans oldu. The Imitation Game filminden hatırlarsanız: Turing, İngiliz hükümeti tarafından Alman ordusunun şifreleme cihazı Enigma'yı kırmak için kurulan ekibe seçilmişti. Bu ekibin icat ettiği Bombe adlı şifre kırıcı makine, ikinci dünya savaşını 2 yıl kadar kısaltmış ve 21 milyondan fazla insanın hayatını kurtlarmıştı. Bu aynı zamanda Alan Turing'in ilgisini ve çalışmalarını bilgisayar bilimine kaydırmasına neden oldu. Hatta bu dönem yaptığı çalışmalarından ötürü Alan Turing, bugün bilgisayar biliminin temellerini atan kişi olarak kabul görüyor.
Daha ilerleyen dönemlerde ise, Turing, daha soyut ve teorik konular üzerine düşünmeye başlamıştı. Bilgisayar bilimi emekleme dönemindeyken, yapay zekanın "y"si bile yokken, o sanki geleceği görüyordu. Gelecekte makinelerin satranç oynayabileceklerini, insanlarla konuşabileceklerini tahmin daha o dönemden tahmin etmişti. Ama bu düşüncelerin tümü, Turing'in zihninde tek bir soruya çıkıyordu. Büyük, nihai soruya.
1950 yılında yazdığı, Yapay Zeka tarihindeki en önemli çalışmalardan biri olan başlıklı makalesinde de, yine bu soruyu sormuştu:
Bir dakikalığına durup düşünelim, bu soru tam olarak ne anlama geliyor? "Düşünmek" kelimesiyle kastettiğimiz, makinelerin bilinç sahibi olup olamayacakları mı? Ya da "makineler aşık olabilir mi?" diye mi soruyoruz? Veya makinelerin müzik, şiir, resim veya bir podcast bölümü yaratıp yaratamayacağını soruyor da olabiliriz. Hatta "makineler lezzetli bir yemekten, mesela bir çikolatalı kekten benim aldığım keyifi alabilir mi?" bile uygun bir soru gibi görünüyor. Turing'e göre bu soruların hiçbiri önemsiz değil, ama hepsi de test edilmesi, gözlemlenmesi ve deneye tabi tutulması oldukça zor, neredeyse imkansız sorular.
O halde nasıl anlayabiliriz bir yapay zekanın gerçekten düşünüp düşünmediğini?
Hatırlarsanız, bir önceki podcast bölümünde, kelimelerin gücünü konuşmuştuk. Dilin, düşüncelerimizi ifade edebilmemizi sağladığından, hatta bazı konularda düşünebilmek için bile kelimelere muhtaç olduğumuzdan söz etmiştik. İşte Alan Turing de, dil ile düşünce arasındaki bu ilişkiyi, "makineler düşünebilir mi?" sorusunun merkezine koymaya karar verdi. Öyle ki, eğer bir makine, tıpkı insan gibi konuşabiliyor, sorulan sorulara uygun cevaplar verebiliyor, ve bir diyaloğu devam ettirebiliyorsa, insan gibi düşünebiliyor demekti. Alan Turing, bugün bile yapay zeka çalışmalarında adeta bir turnusol kağıdı işlevi gören gören Turing Testi'ni, taa 1950 yılında işte bu düşünce üzerine temellendirmişti.
Karşınızda iki tabure olduğunu hayal edin.
Şimdi bu taburelerin önüne bir de kalın bir perde çekelim.
Artık perdenin ardını göremiyoruz. Şimdi bu taburelerden birine bir insan otursun, diğerine de sohbet edebilen bir programa sahip bir bilgisayar yerleştirelim. Elbette hangi taburede insan, hangisinde bilgisayar olduğunu, önümüzdeki perdeden ötürü göremiyoruz. Turing'in bize sorduğu soru ise şu: Yalnızca yazışarak, hangisinin insan veya bilgisayar olduğunu tespit edebilir misiniz?
Eğer başarabilirseniz, tebrikler, insanlığın daha daha zeki olduğunu ispatladınız. Ama eğer başaramazsanız, karşınızda sizi bir insanla konuştuğunuza ikna edebilen bir bilgisayar var demektir.
Alan Turing, bu testi gerçekleştiren jürinin en az %30'unu, bir insanla konuştuklarına ikna edebilen bir bilgisayarın, gerçek manada zekaya sahip olduğunu öne sürmüştü. Yüzde otuz. Bu oran sizce de biraz az değil mi? Sanki bir makinenin Testi geçmek için jürinin %50'sini, hatta %51'ini ikna etmesi gerekmez mi?
Aslında düşünürseniz, bir bilgisayarın jürinin yarısından fazkasını kendisinin insan olduğuna ikna etmesi, Turing Testi koşullarında korkunç bir oran. Bu, bir bilgisayarın, gerçek bir insandan bile daha iyi insan taklidi yapması demek. Bu yüzden bir makinenin zeki kabul edilmesi için, Alan Turing jürinin %30'unun ikna olmasını yeterli bulmuştu.
Bu testi önerdiği makaleyi yazdıktan 4 yıl sonra yani 1954 yılında intihar eden Alan Turing'in ömrü, ne yazık ki Turing testine girebilecek herhangi bir bilgisayar programı görmeye yetmedi. Konuşabilen bilgisayarların ortaya çıkması için ise 10 yıl daha gerekecekti.
Ne olduysa 1964 yılında şu meşhur MIT yani Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde oldu. Bilgisayar bilimi üzerine çalışan profesör Joseph Weizenbaum, insanlarla konuşabilen, onların sorularına yanıt verebilen bir bilgisayar programı yazmaya koyuldu. Weizenbaum'un ELIZA adını verdiği bu program, tarihin ilk chatbotu yani sohbet robotuydu. ELIZA'yı kendine has yapan şey ise, bir psikoterapistin karakterine sahip olmasıydı. İnsanların ona yazdıkları cümlelerdeki "depresyon" "anksiyete" gibi anahtar kelimeleri yakalayıp, bu kelimeleri farklı cümleler içine yerleştirip karşısındakine soruyordu.
Weizenbaum ELIZA'yı kodlamayı bitirdiğinde, MIT'deki çalışma arkadaşlarını odasına davet etti ve onlardan programla konuşmalarını istedi. Amacı, makinelerle insanlar arasındaki iletişimin ne kadar yapay ve eğreti olduğunu göstermekti. Sonuçta söylediklerinizi farklı yollarla size geri söyleyen bir programla yapılacak sıkıcı sohbeti uzun uzadıya sürdürmek mümkün olmayacaktı.
Ama işler hiç de Weizenbaum'um tahmin ettiği gibi gitmedi. ELIZA'yı kodlamakta Weizenbaum'a yardımcı olan asistanları bile, programla konuştukça daha fazla konuşmak, daha fazla konuşmak, durmadan konuşmak istiyorlardı.
— Erkeklerin hepsi aynı.
— Bizi sürekli bir şeyler için rahatsız edip duruyorlar.
— Mesela buraya erkek arkadaşımın ısrarıyla geldim.
— Evet, benim depresyonda olduğumu düşünüyor.
— Aslında doğru, mutsuzum.
— Biraz yardıma ihtiyacım var. Orası kesin.
— Böylelikle belki annemle aramı düzeltebilirim.
Bu konuşma, Weizenbaum'un sekreteri ile ELIZA arasında geçen sohbetin bir bölümü. Aslına bakarsanız sohbet oldukça uzun. İşte sekreteri ELIZA ile böyle uzun uzadıya konuşurken, Weizenbaum da aynı odadaydı ve bu olayı hayretler içinde izliyordu. Başlarda Weizenbaum bir bilgisayar programıyla bu kadar uzun konuşmanın komik olduğunu düşünüyordu, ta ki sekreteri Weizenbaum'a odadan çıkmasını, ELIZA ile yalnız kalmak istediğini söyleyene kadar.
Bu kadın, hepi topu 100 satır koddan oluşan bir bilgisayar programıyla sohbetini derinleştirmiş ve ona hayatının öyle noktalarını açmaya başlamıştı ki, odada bir başkasının varlığından rahatsız olmuştu. İşte bu noktada, Weizenbaum'un hayret ve gülüşünün yerini, endişe ve can sıkıntısı aldı.
Weizenbaum'un ELIZA'yı yazma amacının, insan ile makine arasındaki iletişimin yüzeyselliğini göstermek olduğunu söylemiştim. Ama ELIZA ile konuşan kimi insanlar, sohbetlerinde gittikçe derine iniyor, hatta bazıları nihayet onları anlayan birini bulduğunu söylüyordu. Öyle ki, ELIZA ile ilgili haberler halk arasında da duyulduğunda, tıp camiası bunun psikoterapide yeni bir devrim olacağını, terapistlerin yerini bilgisayar programlarının alacağını ve herkesin evinde bir bilgisayar/terapist olacağını bile iddia etti. Kamuoyundan gelen bu tepkiler, Weisenbaum için bardağı taşıran son damla oldu ve Weizenbaum ELIZA programını sonlandırmaya karar verdi. Ve dünyanın ilk sohbet robotunu ve ilk yapay zekasını kodlayan Joseph Weizenbaum, yapay zekanın ana savunucularından biri olmayı bırakıp, hayatının geri kalanını yapay zekaya karşı savaşmaya adadı.
Weizenbaum'a göre, insanlar yapay zekayı yanlış anlama ve canlı bile olmayan bir şeye insani özellikler atfetme eğilimindeydi. Kendisiyle 2008 yılında yapılan bir röportajda, programın fişini çekme kararını neden aldığını şöyle anlatmış:
"Benim asıl itirazım, bir bilgisayar size "Anlıyorum" dediğinde, bunu söyleyen birinin aslında olmaması. Yani bu bir yalan. Ve duygusal olarak dengesini kaybetmiş insanların, sistematik bir şekilde yalan söyleyerek tedavi edilebileceğine inanmıyorum"
Yarattığı ilk yapay zeka örneği ELIZA ise, pek çok insanla sohbet etmiş olmasına rağmen, resmi olarak Turing testine hiç girmedi. Zaten girse de testi geçemezdi, çünkü verdiği yanıtların hepsi, bir bakıma önceden kodlanmıştı. Bu yüzden verecek yeni bir yanıtı bulamadığında, genellikle kendini tekrar ediyor, sohbet yeni yerlere açıldığında, deyim yerindeyse saçmalıyordu.
Aslına bakılırsa, vereceği yanıtlar önceden programlanmış hiçbir sohbet robotunun, Turing testini geçmesi mümkün değil. Öyle ya, böyle bir chat robotunun testi geçebilmesi için, dünyadaki sorulabilecek tüm soruları ve bunların cevaplarını kod satırına önceden yazmak gerekir.
Peki ama, herhangi bir soruya insani bir cevap verecek bir yapay zeka, nasıl olmalı?
Sizi Cleverbot ile tanıştırayım.
Aslında benim tanıştırmama da gerek yok. Cleverbot.com adresine gidip, kendisiyle bizzat tanışabilirsiniz.
Kendisi, Turing testini geçmeyi gözüne kestirmiş bir sohbet robotu. Ama onu diğer sohbet robotlarından ayıran bir özelliği var. Diğer sohbet robotlarının kuracağı cümleler, önceden kodlarına yazılan algoritmalar tarafından belirleniyordu. Oysa Cleverbot tıpkı bir bebek gibi sıfırdan başlayıp, onunla her konuşulduğunda yeni şeyler öğrenebilme kapasitesine sahip bir robot. Tıpkı bir çocuğun dili etrafıyla girdiği etkileşimler sonucu öğrenmesi gibi, Cleverbot da dilini sosyalleştirerek geliştiriyor. Öyle ki, ortaya çıktığı 1997 yılında, tek bir kelime bile bilmezken, bugün Cleverbot.com adresinde ayda yaklaşık 4 milyon kişiyle sohbet ediyor ve her sohbetinde bir öncekinden biiirazcık daha fazla şey biliyor.
Siz Cleverbot'a bir soru sorduğunuzda da, geçmişte milyonlarca insanla yaptığı sohbetlere erişip kendisine "İnsanlar genelde bu soruyu nasıl yanıtlıyor?" diye soruyor. Daha sonra geçmişte gerçekleştirdiği sohbetler arasından uygun bir cevabı olarak, size gönderiyor. Yani geçmişte başka birinin cümlesini, size verdiği cevapta kullanıyor. diye soruyorsanız, aslında ortada gerçekten bir zeka var. Hem de doğrudan insan zekası. Çünkü Cleverbot ile konuşurken aslında Cleverbot'un geçmişte sohbet ettiği milyonlarca insandan ödünç aldığı bir zeka ile konuşuyorsunuz.
Buna rağmen, ödünç alınmış bu zekalar, henüz Cleverbot'un Turing Testini geçmesi için yeterli değil. Çünkü daha öğrenmesi gereken bir dünya bilgi var. Onu güçlü yapan özelliği, yani insanlardan öğrenmesi, aynı zamanda zayıflıklarının da temeli. Çünkü Cleverbot'a "bugün gökkuşağının üzerinden kaydım" gibi absürt bir şey söylediğinizde; daha önce kimse ona böyle bir şey söylemediği için, uygun cevap bulamayıp, saçmalıyor. Zaten absürt sorular, Turing Testinde, makinelerin cevaplamakta en çok zorlandıkları, ve genellikle yakayı ele verdikleri sorular oluyor.
Peki ama şimdiye dek hiçbir robot geçemedi yani bu Turing Testini?
Aslında bir istisna var.
İsmi Eugene Goostman. Kendisi 2014 yılında jürinin %33'ünü insan olduğuna ikna etmeyi başardı ve hatırlarsanız Alan Turing için %30'u aşan bir makine, testi geçmiş sayılıyordu. Öyle ki, Eugene Goostman'ın bu başarısı, o dönemde teknoloji haber sitelerinde oldukça ses getirdi, nihayet tam 64 yıl sonra, bir yapay zeka Turing Testini geçmeyi başarmıştı!
Aslında... O iş pek de öyle değil.
Her şeyden önce, Eugene Goostman'ın teste katıldığı yıl, kendisini yalnızca üç jüri test etmişti. Yani Eugene Goostman, hepi topu bir kişiyi insan olduğuna ikna edebilmişti.
Asıl sorun ise, Eugene Goostman'ın jüriyi ikna etmek için, hokus pokusa, yani yanıtlıcı tekniklere başvurmasıydı. Çünkü bu bot, ona kendisiyle ilgili soru sorulduğunda, 13 yaşında olduğunu ve aslen Ukraynalı olduğunu söylüyordu. Haliyle konuştuğu kişinin 13 yaşında Ukraynalı bir çocuk olduğunu düşünen jüri de, aldığı saçma cevapları çocuğun yaşına ve İngilizcesinin yetersizliğine veriyordu.
Yine de bu tarz botlar, Turing Testini gerçekten güçlü bir yapay zeka yerine, şaşırtmaca kullanarak geçmeye çalıştıkları için, pek çok kişi tarafından uygun görülmüyor. Bu yüzden Eugene Goostman'ın 2014'te elde ettiği başarının da, otoritelere göre öyle pek de abartılacak bir yanı yok.
O halde hâlâ aynı yerdeyiz. Alan Turing'in taaa 1950'te makinelerin düşünüp düşünemediğini sorgulamak için tasarladığı testi, henüz hiçbir makine geçebilmiş değil. Oysa Turing'in tahmini, yaklaşık 2000'li yıllarda, bilgisayarların hafızası 100 megabaytı aştığında kolaylıkla testi geçebileceklerini öne sürmüştü. Oysa aradan 71 yıl geçmesine rağmen, ve günümüzde 100 megabayt bir YouTube videosunun boyutundan bile azken, hiçbir makine Turing'in kehanetini haklı çıkaramadı.
Yine de bazı uzmanlar, Turing Testini geçebilecek bir sohbet robotunun, 2030 civarında yazılabileceğini iddia ediyor. Kimilerine göre ise bunun 2040'a yakın bir zamanda olması daha muhtemel. Çoğu insan, Turing Testini geçebilen makineyi, bizler hayattayken göreceğimiz konusunda hemfikir.
Benim ise, tabloya biraz da tersten bakma niyetim var.
Oxfordlu filozof John Lucas'a göre, eğer makineler bir gün Turing Testini geçerse bunun nedeni yalnızca makinelerin giderek artan zekası olmayacak. Çünkü madalyonun bir de öteki yüzü var, yani testi gerçekleştiren biz insanlar. Lucas'a göre, makinelerin kapasitesinin arttığı her gün, biz insanlar da git gide ruhsuzlaşıyor, tabiri yerindeyse makineleşiyoruz.
Düşünsenize, önce telefon konuşmasını, yüz yüze iletişimin yerine koyduk ve konuştuğumuz kişinin karşımızdaki görüntüsünü iletişimin dışında bıraktık. Ardından, telefon konuşmasının yerine e-posta'yı geçirdik ve bu kez de konuştuğumuz kişinin sesini iletişimin dışına ittik. Zaman geçtikçe e-posta'nın da yerini kısa mesajlar aldı, yazıyla söylediğimiz şeyler de daraldı. Bugün ise bazen mesaj bile yazma gereği duymuyoruz, çünkü ne kadar mutlu, üzgün veya kızgın olduğumuzu bizim yerimize ifade eden emojiler var! Sizce de tarih boyunca birbirimizle etkileşim yöntemlerimizin —deyim yerindeyse— bant genişliği, daraldıkça daralmış gibi görünmüyor mu?
Teste giren robotlar her gün giderek güçlenirken ve testi gerçekleştiren jüri ise giderek zayıflarken Turing Testi, daha ne kadar dayanabilir? Birbirimizle etkileşimimizin gün geçtikçe mekanikleştiği, insanlar olarak iletişim konusunda makinelerle yavaş yavaş ortada buluştuğumuz bir çağda, makineyle insanı birbirinden, daha ne kadar ayırt edebiliriz?
Künye
- YazanBerkant Gültekin
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
- Müzik SeçimleriUmut Barış Genç