111 Hz ·Bölüm 86 ·31 Temmuz 2023 ·20 dk ·1.773 kelime

Barbie Land: Plastik ve Fantastik Bir Dünya

Son günlerde nereye baksak pembe bir şey görüyoruz, fark ettiniz mi? Bunun yegane sebebi Barbie elbette. Peki nasıl böylesine büyük bir ikon haline geldi bu oyuncak bebek? Yediden yetmişe herkesi nasıl bu kadar kendine hayran bıraktı? Yeni 111 Hz bölümünde bu soruların cevabını bulmak için Barbie'nin plastik ve fantastik dünyasında bir yolculuğa çıkıyoruz.

0:00

Bir süredir dünyanın büyük kısmı pembe bir rüyaya kaptırmış durumda kendisini. Bütün internet siteleri, sosyal medya mecraları, videolar… Hepsi pembeye büründü sanki. Hatta ne kadar doğrudur bilemem, ama pembe pigmentinin tükendiğine dair iddialar bile dolaşıyor ortalıkta. Sebebi hepinizin malumudur diye tahmin ediyorum… “Barbie”den bahsediyorum tabii ki! Greta Gerwig’in yönettiği film, daha vizyona girmeden son yılların en çok konuşulan yapımlarından biri oldu. Burada tabii ki filmin ardında yatan güçlü PR çalışmasının da etkisi var. Eh aynı gün Christopher Nolan’ın Oppenheimerı da gösterime girince, sinema salonları da doldu taştı haliyle. Birçok eleştirmen, bu iki film için “Sinemanın Rönesansı” ya da “Sinemanın Yeniden Doğuşu” gibi abartıya kaçan yorumlar bile yapıyor şu sıralar.

Ama biz bu hype trenine hemen atlamayalım bence. Barbie’nin sinema dünyası için yeniden doğuş anlamı taşıyıp taşımadığını, gelecek yıllarda yapılacak bir tartışmanın konusu olarak kenara not alalım. Ancak Barbie, üzerine konuşmayı kesinlikle hak eden bir yapım. Zira film önemli varoluşsal sorular da yöneltiyor bize. Hayal kurmak, var olmak, ataerkillik ve kadın temsili gibi birçok konuda bizi düşüncelere sürüklüyor bazı sahneleri. Ayrıca düşünsenize, şu an beni dinleyen kadın - erkek, genç - yaşlı demeden herkesin hayatına ufak da olsa dokunmuş bir oyuncağın filminden bahsediyoruz. Evet, plastik bir oyuncak bebeğin filminden… Böyle deyince de baya tuhaf oluyor aslında.

Sahi ya, nasıl böylesi büyük bir ikon oldu acaba Barbie? Neden onun filmi tüm dünyada ortak bir heyecan yarattı ki? Sonuçta çocukken oynadığımız, plastik bir bebekti bu alt tarafı… Hatta kesin sadece kız bebeği deyip geçenler de vardı aramızda. Umuyorum böyle cinsiyetçi yaklaşımlarda bulunanların sayısı da azaldı… Artık çoğumuz koskoca insanlarız ve hala Barbie hakkında konuşuyoruz. Bunu sadece bir PR başarısı olarak tanımlayamayız bence. Altında bir şey yatıyor olmalı bunun.

Madem öyle, birlikte keşfedeceğiz bu plastik ve fantastik dünyayı arkadaşlar! Öncelikle bu oyuncak bebeğin tarihini incelemekle koyulalım işe. Bunun için 9 Mart 1959 gününe, New York’a gitmemiz gerekiyor.

New York Oyuncak Fuarı’ndayız şu an. Charlotte Johnson’ın tasarladığı zebra desenli bir mayo giyen ilk Barbie oyuncağı işte bu fuarda görücüye çıktı. Onun sergilendiği standı bulana kadar size bu oyuncağın hikayesinden de bahsedeyim biraz. Oyuncağın yaratıcısı Ruth Handler, 1956’da çocuklarıyla yaptığı bir Avrupa gezisi esnasında, Bild Lili isimli Almanya üretimi bir bebeğe rastlıyor. Yetişkin bir kadın figürü olan bu oyuncak ona, tırnak içinde biraz ilham vermiş. Hatta biraz fazla ilham vermiş… Handler’ın kızı Barbara’nın da bebeklerine yetişkin rolleri vermesi, Barbie’nin ana fikrini oluşturuyor aslında. Lili’den üç tanesini çantasına atıp ABD’ye dönen Handler, soluğu eşinin ortağı olduğu oyuncak firması Mattel’de alıyor. Plan basit… Kız çocuklarına annelik dışında bir şey hayal edebilecekleri yeni bir oyuncak bebek tasarlamak. Bunun için Soğuk Savaş döneminde Pentagon’a roket tasarlayan -evet baya roket bu arada- Jack Ryan ile başlıyorlar çalışmalara. Mattel’e uzay çağı anlayışı ve materyal bilgisi tarafında geliştirme yapması için alınan Ryan, tasarım konusunda fazlasıyla ilginç fikirlere sahip birisi. Barbie için de standartların çok dışında fikirler çalışmış kendisi. Hatta tasarladığı Barbie prototipleri için hiper feminen diyenler bile var. Bu çalışmaların sonucunda Mattel’in piyasaya sürdüğü ilk Barbie tasarımı bu fuarda, New York’ta sergilendi ki biz de onun sergilendiği standa geldik nihayet.

Eee popüler kültür ikonu dedik, ama kimse yok ki standın önünde? Bilmeyenleriniz şaşıracaktır tabii ama aslında bunun da çok basit bir sebebi var arkadaşlar… Bu yıllarda New York Oyuncak Fuarı’na hiçbir kadın ilgi duymuyormuş. E haliyle erkek egemen bir ortamda, kız çocuklarını hedefleyen bir oyuncağın ilgi çekmesi de fazalsıyla zor. Neyse biz de bir an evvel çıkalım buradan. Şimdi dinleyenler alamıyordur ama her tarafta plastik kokusu var, burası bastı biraz beni.

Oh be dünya varmış! Neyse ne diyorduk? Tamam zebra desenli mayo giyen ilk Barbie, başta pek ilgi görmemişti. Ama Ruth Handler bu bebeğin bir fenomen olacağına epey inanıyormuş. Bu prototipin kız çocuklarına ilham verdiği iddiasını daha ilk günden beri savunuyormuş kendisi.

Hiçbir pazar araştırması yapmadan bu oyuncak bebeğin üretimi için Japonya’da bir fabrikayla bile anlaşmış. Böylece sarışın ve esmer olmak üzere iki versiyonu olan ilk Barbie modeli, “Teen-age Fashion Model” adıyla satışa sunulmuş. Sonrası tartışmalı bir peri masalı… Uzun boylu, incecik bu bebek, büyük bir ticari başarı yakalıyor.

Sadece üretildiği yılda 350 bin adet satış yapıyor Barbie! Tabii bu kadar popüler bir şeyin eleştirilmemesi de olanaksız. En çok da ilk günlerinden beri idealize ettiği gerçek dışı beden ölçüleriyle eleştiriliyor Barbie. Çünkü bu figürün ya da oyuncağın oranları, dünya üzerindeki her 100 bin kadından birinin beden ölçülerine denk geliyor. Barbie güçlü kadını temsil ederken, gerçek dışı bir stereotip de oluşturuyordu kısacası. Yıllar içerisinde farklı vücut tiplerine uygun Barbie’ler tasarlansa da, orijinal Barbie bu ölçülere hep bağlı kaldı. Diğer taraftan Barbie’yle oynayan birçok çocuğun, bu mükemmellik karşısında özgüven problemleri ve depresyon yaşadığına dair de birçok araştırma yapıldı. Yine de ya evimizdeki arkadaşımız ya da arkadaşımızın arkadaşı olmayı başardı bu oyuncak.

Peki insanlar nasıl bir takıntı haline getirdi, nasıl hayran oldu bu abartılı hatta tuhaf derecede kusursuz figüre? Hayal gücüne hitap ediyor olması olabilir mi? Siz ne dersiniz?

Sevelim ya da sevmeyelim, kabul etmek gerek… Barbie her zaman güncel kalabilmiş bir ikon. Dünyadaki değişimlere hemen adapte olabiliyor. Mesela Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki uzay yarışlarının kızıştığı yıllarda, “Uzaya Çıkan İlk Kadın” sloganıyla Astronot Barbie’yi piyasaya sürdü Mattel. Onunla oynayan çocuklara “istersen astronot bile olabilirsin” mesajı verdiler bu sayede.

Eh ne demişler Amerikan rüyası işte. Barbie’nin pazarlamasındaki esas başarı da buydu aslında. Çocukları kendi küçük dünyalarında, uzaya bile gönderebiliyordu… Onlarla oynayan çocukların kendi hayallerini simüle edebilecekleri, geleceğe ya da o güne dair hikayeler oluşturabilecekleri bir oyuncak olabilmesiydi esas başarısı. İsterseniz bir moda ikonu, isterseniz bir astronot, isterseniz ülke başkanı, isterseniz bir gazeteci olabilir Barbie. Uzun lafın kısası aklınıza gelebilecek her karakteri Barbie ile temsil edebilirsiniz. Bu noktada plastiğe ruh katan da bizim çocukluk hayallerimiz oluyor. Hadi biraz iddialı olalım, bir zamanlar hepimiz biraz Barbie’ydik bile diyebiliriz. Ki boomer’ından X’ine, Z’sinden alfasına beş kuşak eskitmiş bir oyuncak için fazla da iddialı olmaz bu söylediğim.

Şimdi fark ettiniz mi bilmiyorum, plastik bir oyuncağa karakter atamaktan bahsettim az önce. Sosyoloji profesörü Mary F. Rodgers, diyor Barbie için. Bu Barbie’nin popülerliğini çok güzel özetleyen bir şey aslında. Gerçek ya da fanatazi, kendi hikayelerimizi bu oyuncakta canlandırabiliyoruz. Ki Greta Gerwig de filminde böyle bir Barbie’yi taşımış başrole. Sahibi tarafından selülitli, ağzı kokan, topukları yere basan bir oyuncak bebek olarak hayal ediliyor. Sürekli gülümseyen ve partilerde eğlenen Barbie’miz, artık ölüm üzerine de düşünmeye başlıyor. Bu durum Margot Robbie’nin canlandırdığı Barbie’nin de mükemmelliğini bozan, onu kusurlu bir hale getirmeye çalışan, deyim yerindeyse gerçek kılan bir etki yaratıyor. Açıkçası ben biraz o Barbie’nin de ne hissettiğini merak ediyorum. Varoluşsal arayışında buldukları ona ne düşündürüyor acaba? Hepsini geçtim, bir plastik bebeğin varoluşsal krizi mi olurmuş yahu!

Bir dakika ya! Neden bunu doğrudan kendisine sormuyorum ki? Madem fantastik bir dünyadan, hayal gücünden falan bahsediyoruz... Bunun bir sınırı yok sonuçta. İstersek hep birlikte Barbie Land’e gidebiliriz. E hadi öyleyse, atlayın arabaya istikamet Barbie Land!

İşte geldik, Barbie Land! Çalan müzikten de anlamış olanlarınız vardır zaten… Bu arada burası biraz The Truman Show’u hatırlattı bana.

Her yerde gözetleniyormuşum gibi hissediyorum.

Teşekkürler Barbie. Evet, nerede acaba bu orijinal ya da stereotip Barbie’nin Dream House’u? Hepsi de birbirine benziyor…

Merhaba Barbie…

Filmde izlediğimiz Barbie bir noktada mükemmellikten kopup gerçek hayatla yüzleşiyordu. Barbie Land’deki kadın egemen dünyadan çıkıp, gerçek dünyadaki ataerkil yaşamla yüzleşmek, kendi varoluşunu ya da üretilme amacını da düşünmesine yol açıyordu. Neler hissetti acaba o sırada. Ya da şimdi nasıl birisi oldu? Gerçekten merak ediyorum bunu.

Merhaba B… Barbie.

Öfff amma tuhafmış herkesin adının Barbie olması yahu. Acaba az önce selam verdiğim hangi Barbie’ydi. Gazeteci olandı galiba… Avukat olan mıydı yoksa… Neyse neyse, sanırım orijinal Barbie’nin evini de buldum.

Hoş bulduuum Barbieee! Film için tebrik ederim bu arada. Sana ufak bir sorum olacak, onun için taa gerçek dünyadan geldim buraya.

Filmde yaşadığın aydınlanmayı sormak istiyordum… Burada kız çocuklarına güçlü ve mükemmel kadın örneği teşkil ettiğini düşünüyordun, fakat gerçek dünyada işin aslının tam da böyle olmadığı çıktı ortaya. Meğer seni eleştiren, hatta sevmeyen de çokmuş? Seni baya varoluşunun aksinde algılayanlar da oluyormuş… Bunu öğrendiğinde ne hissettin, merak ediyorum?

Sanırım biraz daha topukları yere basan mesajlar vermeliyim. Güçlü olmayı ya da iyiliği plastik bir kalıba sokmamak gerek değil mi? Benimle vakit geçiren çocukların hayallerini bana yansıtmaları çok tatlı, fakat artık onlara nasıl bir şey hayal etmeleri gerektiğini dayatmamalıyım. Ayrıca gelecekte onların bu hayalleri altında ezilmelerini istemem. Bir fikri dayatmaktansa, yaşadıkları andan keyif almalarını sağlamam gerekiyor.

Anlıyorum. Teşekkürler zaman ayırdığın için. Ben müsaadeni isteyeyim öyleyse.

Teşekkürler, iyi düşünmüşsün. Bye Barbie!

Ne oldu, plastik bir bebekle konuşmama şaşırdınız mı? İşte hikaye anlatmayı bu yüzden seviyorum arkadaşlar. Ne demiştik, hayal etmenin bir sınırı yok. Her şeyi lineer bir şekilde anlatmak da sıkıcı olabiliyor bazen. Arada bir böyle fantastik anlatılar yapmayı denemekten de kendimizi alıkoymamamız gerekiyor. Az önce dinlediğiniz bir kurmacaydı tabii ki. Henüz ne ben ne de Podbee’deki arkadaşlarım plastik bir oyuncakla konuşabileceğimizi düşünecek kadar delirmedik!

Fakat bu mizansende tıpkı filmde olduğu gibi bir şeyi simüle etmek istedim size… Barbie her ne kadar hayal kurmakta sizi ya da çocukları teşvik eden bir figür olsa da, geçmişte kurduğunuz o hayalleri birer saplantı haline getirmemeniz gerekiyor. Unutmayın Barbie gibi bebeklerle oynadığınız yaşlarda çok küçüktünüz. Odanızda, küçük fanusunuzda kendinizle ve kendinize biçtiğiniz hayallerle bir başınaydınız. Her şey toz pembeydi o zamanlar. Ne zaman ki sokağa çıktınız, düştünüz ve dizleriniz kanadı, işte o zaman hayatın gerçekleriyle yüzleşmeye başladınız. Daha sonra kalbiniz kırıldı, kalp kırdınız, motivasyonunuz söndü, enerjiniz bitti, performansınız düştü, tükenmişlikle sınandınız, yendiniz, yenildiniz…. Yaşadığınız her tecrübe size yeni bir şeyler kattı. Dolayısıyla çocukken hayal ettikleriniz, yani Barbie üzerinden temsil etmeye çalıştığınız şeyler geride kaldı. Belki de hayal etmiyorsunuz artık onları. Bu hayal etmekten vazgeçeceğiz anlamına gelmiyor. O yüzden sizi heyecanlandıran yeni hayallere sarılın hemen.

Bölümün başlarında sorduğum bir soru vardı size: Neden Barbie’yi gördüğümüzde farklı bir heyecan duyuyoruz diye… Aslında bunun temelinde nostalji duygusu da yatıyor. Biz insanlar nostaljiyi çok seviyoruz malum. Bizi daha mutlu hissettiren bir etkisi var nostaljik şeylerin. Tabii ki çocukluk zamanlarınızdaki o dertsiz, neşeli, tatlı ve güzel zamanları hatırlamak bize iyi hissettiriyor. Bakın mesela anksiyete ve depresyon üzerine çalışmalar yapan bir terapist olan Nathan Feiles, nostaljinin insanlara motivasyon kaynağı olduğunu söylüyor. Geçmişteki güzel anıları tekrar hissetmemiz, geleceğe de yön vermemizi sağlıyormuş ona göre. Ancak nostaljinin de karanlık bir tarafı olduğunu hatırlatıyor Feiles. Eğer bu duyguya çok fazla takılırsak şimdiyi yaşamakta zorlanıp, depresyona da düşebiliriz. Barbie de bize bu duyguları rahatlıkla hissettirebilir aslında. Ona bakınca, eski güzel günleri hatırlayıp mutlu oluyor bazılarımız. Kimimiz içinse bir kabus belki de… Yani Barbie ilham da verebilir, özgüvenimizi de kırabilir…

Bölümü kaparken son bir şey söylemek isterim sizlere… Evet, insan olmak bazen fazla sıkıcı olabiliyor. Gerçek hayat şartları, içinizi tüketebiliyor. Böyle anlarda gerçekleştiremediğiniz çocukluk ya da eski hayallerinize saplanıp kalmayın. İçinizdeki çocukla barışıp, onu rahat bırakın. Kendinizi gerçekleştirmek için değil, kendinizi anlamak için çaba gösterin. Yine kendinize, kendiniz olmak için izin verin. Daha da önemlisi filmde Barbie’nin de dediği gibi “Bir hayalin ta kendisi olmayı değil, hayal kurmayı daha sık deneyin.

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (22)